İstanbul (2), Ayasofya - Hem Papa'dan Önce Hem de Ondan Sonra...

Biri çarşaflı, öteki ise başı açık iki kadın Ayasofya Müzesi'ne girmek için kuyrukta beklemektedir. Kısa saçlı olanın üzerinde dizlerine kadar bir etek, bedenini saran bir bluz ve bir kısa ceket vardır. Çarşaf giyen kadına dönerek, bunun bilet kuyruğu olup olmadığını sorar.

Çarşaflı kadın çok şaşırır, hayretler içinde, "Türkçe biliyor musunuz?" diye sorar.

Sorudan biraz rahatsız olan kısa saçlı kadın, "Evet!" der, "Türk'üm!".

"Aaaa!" der çarşaflı kadın, "Hiç Türk'e benzemiyorsunuz. Ben yabancı sanmıştım sizi."

Öteki kadın cevap verir. "Siz de hiç Türk'e benzemiyorsunuz. Ben de sizi Arap sanmıştım."

Çarşaflı kadın cevap verir: "Elhamdülillah Türk'üz ve müslümanız."

Kısa saçlı kadın, "Biz de öyleyiz" der...

(Kültür Kehanetleri: Yerelliğin Toplumsal İnşası, Yael - Navaro YAŞIN)

5 yorum:

Ozan dedi ki...

tamda bu noktada belirgin Türk tipi var mıdır sorusuna gönderme niteliğinde bir hikaye.. Evet model bir Türk tipi olmadığı kesin ama bu kıssa bize en azından insanların birbirine bu ülkede ne kadar yabancı kaldığını gösteriyor belki de esasen ikisi de ne olunması gerektiğini değil ne olunmaması gerektiğine odaklanmış; velhasıl bu topraklarda ikisini de aynı anda aynı mekanda buluşturan güzelliklere de biz yoğunlaşalım...

KASIM dedi ki...

OO

H a l i l dedi ki...

Ozan'ım,

Zihinlerdeki kalıpları parçalamak en zoru... Bu topraklar asırlarca kervansaraylarda, limanlarda, çarşılarda pazarlarda başka başka lisanları konuşan, başka başka kültürlerden, başka başka dinlerden insanların bir araya geldiği bir coğrafya oldu...

Biz bu coğrafyada bir ulus-devlet kurmaya çalıştıkça, Türkçe'den başka lisan konuşan, herkesin düşündüğünden başka bir şey düşün(ebil)en insan kalmadı etrafımızda...

Biz içe döndükçe, içe kapandıkça, zihinsel açılımlarımız da daralmaya, anlayışımız kıtlaşmaya, düşüncelerimiz kalıplaşmaya başladı...

Bu içe kapanmış zihinlerin kalıplaşmış düşüncelerini kırmak en zoru... Ne diyeyim Allah yardımcımız olsun...

Adsız dedi ki...

Taklitçilik üzerine kurulmuş bir düzen bizimkisi. Zoraki ayakta tutulmaya çalışılıyor. Birbirimizin aynı olmamızı bekliyorlar. Ama ne kadar farklı olursak o kadar güçlü, o kadar yaratıcı, o kadar canlı olacağımızın farkına varmalıyız. Faklılıklarımızdan utanmak yerine onlarla övünmemiz gerektiğini de anlamalıyız. Yoksa, bölünerek sadece daha büyük balıklara lokma olmaktan öteye gidemeyiz. Ortak paydalarımızın bir an önce tanımlanması ve üstünde uzlaşacağımız değerlerimizi bir an oluşturmamız gerekiyor. Sanırım, hepimizin en çok istediği değerler de birbirinden çok farklı olmayacaktır. Netice de hepimiz insanız.
Belki de burdan başlamalıyız. İnsan olmanın bilincinden...

Ahmet

KASIM dedi ki...

aslında bu noktada "öteki" kavramı ortaya çıkıyor. Ötekinin de değlerine saygı göterebilirsek o zaman kendimize de saygı gostermiş oluruz zaten..