Bosna'ya Saraybosna'dan Gelenlere...

Bosna "börek" değildir... Bosna "cevapi" değildir... Bosna "Sarajevska" değildir... Bosna falanca cemaatin okullarının olduğu yer değildir... Bosna, üniversite sınavını kazanamayan gençlerin kapağı attığı ucuz eğitim ülkesi değildir... Bosna uzun bacaklı sarışın kızların ülkesi değildir...

Bosna kış olimpiyatları ülkesi değildir... Bosna yerin altından gürül gürül suların kaynadığı, göllerinde, nehirlerinde alabalıkların oynadığı bir ülke değildir... Bosna nehirlerinde rafting, dağlarında yürüyüş, kışlarında kayak yapılan bir ülke değildir... Bosna Baliç'in, Boliç'in, Halilhodziç'in, Dzeko'nun ülkesi değildir... Bosna Avrupa'ya en yakın coğrafyada müslüman olmanın bedelini ödeyen insanların ülkesidir benim için...




Bundan çok değil, tam 20 sene evvel Avrupası Amerikası Rusyası toplandı, bir oldu Bosna'da olup bitenler konusunda. Sırplar ve Hırvatlar Boşnaklar'ı katlederken Paris arkasını döndü, Londra gözlerini kapadı, Washington görmezden geldi, Rusya - Yunanistan keskin nişancılar (Hristiyan cihatçılar mı demeliydik yoksa?) gönderdi, Hollanda silahsızlandırdığı Boşnak sivilleri temizlemeleri (!) için Sırplar'a teslim etti, Vatikan öldürülen Boşnak sayılarına inceledi, ziyadesiyle memnun oldu...
Batı bir blok oldu... Avrupa'nın en büyük 3. ordusu olan Yugoslav ordusunun silahları ile teçhiz edilen Sırplar'ın Boşnaklar'ı etnik bir temizliğe tabi tutmalarına seyirci kaldı... Boşnaklar, bu irrasyonel insanlar tesisat borularından filan silahlar yaptı... Düşüp de patlamayan bombaları tamir edip sahiplerine geri gönderdi. Dişleriyle, tırnaklarıyla, bedenleriyle korumaya çalıştılar namuslarını, topraklarını... Başardılar da...

Ne vakit ki Boşnaklar kendini toparlayıp savaşın başında kaybettikleri toprakları geri almaya başladı, o vakit ABD harekete geçerek Bosna topraklarına barış (!) getirdi... Miloşeviç, Tudjman ve rahmetli Alija Izetbegovic'i Dayton'da bir askerî üsse kapatıp bir barış anlaşması imzalattılar. Sırplar'ın etnik temizlik yaparak ele geçirdikleri tüm yerleri Sırplar'a verdiren ve Boşnaklar'ın yaşadıkları toprakları bağımsız olarak yönetebilme ihtimalini ortadan kaldıran bir anlaşmaydı bu...


Öyle ki, Bosna'da 1992-95 arasında yapılan etnik temizliğin ve Sırplar tarafından müslümanlara karşı duyulan nefretin en bilinen örneği ve de sembolü olan Srebrenica bile, Dayton Barış Anlaşması ile "Republika Sırpska (Bosna Sırp Cumhuriyeti)"ya ver(dir)ilmiştir... İnanılır gibi değil ama yukarıdaki haritaya bakın, Srebrenica'nın nerede olduğunu gözlerinizle görün...


Bosna bir turnusol kağıdıdır. "Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın", yani Batı medeniyetinin sinsiliğinin, acımasızlığının, menfaatperestliğinin, gaddarlığının, vahşiliğinin, bizden nefretinin en bariz bir şekilde ortaya çıktığı bir turnusol kağıdıdır... 

Bugün Srebrenica Soykırımı'nın 20. seneyi devriyyesi...
Bu vesileyle Başbakanımız Bosna'da... Gidin... Siz de gidin... Dinleyin... Görün... Üzerine ölüm sinen Potocari'de, Srebrenica'da neler olduğunu hissedin... Hâlâ ölüm kokan o topraklarda ürperin...


Amsterdam'ına, peynirlerine, şaraplarına, futbolcularına meftûn olduğunuz Hollandalılar'ın orada neler yaptığını, ailesindeki tüm erkekleri Srebrenica'da kaybeden kadınlardan dinleyin!

BM üniformalı Hollandalı askerlerin silahsızlandırarak Potoçari'de kampta koruma (!) altına aldığı 10.000'den fazla Boşnağı "burayı Türkler'den temizledik" diye şehre giren Sırp komutan Radko Mladiç'e şampanya patlatarak nasıl da teslim ettiklerini bir de o insanlardan dinleyin...

***

Bosna'da güneyde, Hersek bölgesinde Poçitelj diye tarihi bir şehir var... Hırvatlar ile içiçeler. O yüzden şehir ve ahalisi Bosna Savaşı'nda büyük bir Hırvat zulmü ve katliamını tecrübe etmişler... 2012 senesinde Poticelj’e gittiğimizde, orada üzerinde ay-yıldızlı yağmurluk olan manav bir hanımefendi ile sohbet imkanımız olmuştu... İsmi Alma’ydı...
 



"Türkiye'den gelenler ikiye ayrılıyor: Dubrovnik'ten gelenler ve Saraybosna'dan gelenler... Dubrovnik'ten gelenler hiç bizim bildiğimiz Türkler'e benzemiyor..." demişti bize...

***

Sözüm Dubrovnik'ten Bosna'ya girenlere değil... Onlara söyleyerek sözümü israf etmek istemem...

Ama siz Bosna'ya Saraybosna'dan girenler... Siz ey Türkiye'nin "seljak"ları...

Bosna "börek" değildir... Bosna "cevapi" değildir... Bosna "Sarajevska" değildir... Bosna falanca cemaatin okullarının olduğu yer değildir... Bosna, üniversite sınavını kazanamayan gençlerin kapağı attığı eğitim ülkesi değildir... Bosna uzun bacaklı sarışın kızların ülkesi değildir... Bosna kış olimpiyatları ülkesi değildir... Bosna yerin altından gürül gürül suların kaynadığı, nehirlerinde alabalıkların oynadığı bir ülke değildir... Bosna nehirlerinde rafting, dağlarında yürüyüş, kışlarında kayak yapılan bir ülke değildir... 

Bosna bir turnusol kağıdıdır...

Siz ey Bosna'ya Saraybosna üzerinden gidenler...

Bosna'ya gidip de Srebrenica'ya gitmeye zahmet etmiyorsanız, rol yapmayın... "Busines" için, "itibar" devşirmek için, adam yerine konma hissinizi tatmin etmek için lütfedip gidiyorsunuz siz oraya... Bosna'ya dair hakikatli bir cümle kurmanız mümkün olamaz sizin... Rol yapmayın, ahkâm kesmeyin Bosna hakkında... Hem hamile hem bakire olunmaz... Cesaretinizi toplayın... Koparın iplerinizi... Tamamlayın Batılılaşma serüveninizi... Çıkın muasır medeniyyet seviyenize...

Gelecek sefere siz de Dubrovnik yolunu kullanın...

Boykot, Tarih, Siyaset ve Millet

Tarihi olmayan bir topluluğun millet olabilmesi mümkün müdür? Sanmıyorum... Yalanlar, hurafeler, sayıklamalar ve hayal gücü ile dolu bir “ulusal tarih yalanı” ile de bir topluluğun millet olamadığını tecrübe ediyoruz yüz senedir. Projektörler, büyüteçler hassasiyetle bir yerlere tutuluyor, gayrıda kalanlar karartılıyor, ortaya çıkan ve adına “ulusal tarih” denilen hikâye bırakın bir “millet” yaratmayı, bir “ulus” bile yaratamıyor... 

Biraz evvel Ahmed Râsim’in “Muharrir Bu Ya” isimli kitabını aldım elime... Kitabın ilk yazısı 1908’de Avusturya mallarına uyguladığımız boykota ve o zamanlardaki millî şapkamız fese dair. Satırlarda ilerledikçe, tarihsiz bir topluluğun yakın tarihine hasbelkader şahitlik ettiğimizi düşündüm. Trajedilerine, sevinçlerine ve kitlesel olarak gaza gelişlerine... Boş amellerine... Tarihsiz Türkler’in kitle hâlinde gerçekleştirdiği sığ ama ateşli boykotlar doldu zihnime... 

Bu boykot işiyle ilk olarak 28 Şubat sürecinde tanıştığımızı hatırlıyordum. “Yeşil Sermaye” olarak yaftalanan markalara karşı bir boykot kampanyası başlatılmıştı. O zamanlar çalıştığım şirketin faks makinasına “MGK toplantısında alınan karardır” diye başlayan  boykot listeleri gönderiliyordu. Hedef tahtasına Ülker, Emin Otomotiv AŞ, Kar Yatırım Hizmetleri AŞ, Assan Hyundai Otomotiv AŞ, Uzay Gıda Sanayi, Huzur Giyim Sanayi, Gencallar Giyim Sanayi, Çetinkaya Mağazaları, Saray Muhallebicileri, Net Turizm, Uzteks Gömlek, Emin Sigorta, Albaraka Türk, Tokai Çakmak gibi bildik firmaların yanısıra Merve Pastanesi, Sahan Kebap Salonları, Doyuran Lokantası (Karşıyaka), Balık Çeyiz (Bornova), Katibim Cafe, Süsler Halı Mobilya, Memba Sürücü Kursu (Çankaya), Oygur Sürücü Kursu (Karabağlar), Altınbalık Restoran (Bostanlı), Sahil Restoran (Karataş) gibi mikro hedefler de dahil edilmişti.

Kasım – Aralık 1998 İtalyan mallarını boykotla geçti. Zira Apo’yu iade etmiyordu İtalyanlar... Makarna yemeyi bırakmıştık, bazı yerlerde FIAT arabalar yakılmaya başlanmıştı hatta.. Bellona bir İtalyan markası olmadığını anlatmak için kriz yönetimine geçmişti o zamanlarda... Pirelli gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar vermişti...





ABD ve İngiltere koalisyonu Irak’ı işgal etti, 1.5 milyon insanın ölümüne sebep oldu. Nisan 2003’te Amerikan ve İngiliz mallarına boykot kampanyaları başlatıldı... Listeler gönderiliyordu emaillerimize...




İsrail 2006’da Gazze’ye saldırdığında İsrail ve Yahudi sermayesi boykotun yeni hedefi oluyordu... 

      




Ocak 2007’de karikatür krizi sebebiyle Danimarka ürünleri boykot ediyorduk milletçe. 

Temmuz 2010’da Mavi Marmara katliamı sebebiyle gündemde yine İsrail ve Yahudi sermayesini boykot vardı yine.  

Aralık 2011’de Fransız mallarını boykota yöneldik Fransa Meclisi’nin 1915’e dair Ermeni iddialarını kabul etmesi sebebiyle...

Mutfaklarımızda lavabo açtığımız pompalara kadar Çin'den sayısız ürün ithal ettiğimiz düşüncesiyle birkaç senedir Doğu Türkistan'daki zulüm sebebiyle Çin'e boykota davetleri yayılmaya başladı.. 


***

Vakti zamanında “Ekşi Sözlük”te rastladığım bir yazı geldi aklıma, onu bulup tekrar okudum bu düşünceler arasında:

Özel bir şirkette çalışan Asım Efendi Pazartesi günü uyanır. Türk malı Yataş firmasından aldığı yatağından kalkar. Banyoya gider. Amerikan yapımı Colgate diş macunu ve diş fırçasıyla dişlerini fırçalar. Amerikan yapımı Palmolive sabun ile yüzünü yıkar. İtalyan markası Armani'den aldığı takımları giyer, çocuklarının Amerikan yapımı Levi's kot pantolonlarını ve Nike ayakkabıları giymelerini izler. Alman yapımı AEG buzdolabından çıkardığı İtalyan yapımı Nutella'yı Vakfıkebir fırınından aldığı ekmeğe sürer ve İngiliz yapımı Earl Grey çayla beraber kahvaltısını yapar. Bu sırada Güney Kore yapımı Samsung televizyonunu izler, derken Japon yapımı Casio saati çalar. İşte gitmesi lazımdır. Fransız yapımı arabası Peugeot’ya atlar. İşe koyulur. Yolda Sırp Goran Bregovic'in Türk Sezen Aksu ile verdiği konserin CD’sini dinler. Arabasını garaja çeker. Hollanda bankası ING Bank'ın satın aldığı Oyakbank'a girer. Girmeden önce Yunan bankası National Bank of Greece'in hissesinin büyük bölümünü satın aldığı Finansbank'tan para çeker. Amerikan malı IBM bilgisayarında öğle tatiline kadar çalışır. Öğle yemeğinde Amerikan McDonalds'tan bir big mac yer. Öğleden sonra çalışmaya devam eder. Fransız peugeot arabasına binip eve döner. Yolda Slovenya yapımı elektrik saatinin gösterdiği elektrik parasını öder, Fransız marketi Carrefour'dan meyve sebze alır. Eve gider. Karısını da alıp İsveç marketler zinciri IKEA'nın mağazasına gider. Alışveriş yapar. Eve döner. Amerikan kaynaklı “Deal or no deal”in Türkiye versiyonu “Var mısın yok musun”u izler. Türk malı Yataş yatağına girer. Uyur... 

Özel bir şirkette çalışan Asım Efendi Salı günü uyanır. Türk malı Yataş firmasından aldığı yatağından kalkar. Banyoya gider. Amerikan yapımı Colgate diş macunu ve diş fırçasıyla dişlerini fırçalar. (.....) 

İşe geldiğinde bilgisayarında bir mail vardır: ‘Boykot edeceğimiz X ülkesi malları’ yazıyordur.”

***

"Rutin hayat alışkanlıklarımızı değiştirmedikçe herhangi bir boykotun tesirinin olamayacağını" anlatan nefis bir yazdır bu... Siyasî, iktisadî ve askerî  yetersizliklerin üstünün gürültüyle örtülmeye çalışılmasından başka bir şey değildir olan. Eğer biraz tarih bilseydik, 1908’de Avusturya mallarını boykot ederek Bosna – Hersek’i ilhâktan koruyamadığımız anlardık. 

Dilerseniz önce Ahmed Rasim’in biraz hamasî, epeyce de safça yazısını iktibâs edelim (yeniyetmeler için “alıntılayalım”) öncelikle, daha sonra da hikâyeyi geri sarıp aslında o vakitler neler olup bittiğini anlamaya çalışalım hep birlikte... 

Ahmed Rasim’in yazısının ilgili bölümleri şöyle:

Fes Hakkında 
24 Ekim 1908 (11 Teşrinievvel 1324)
(İstişâre mecmuasının 6. sayısından)

Bosna-Hersek'in Avusturya'ya katılması, bize külahları değiştirtti. Hürriyet aylarının daha üçüncüsün tamamladığımız bir sırada başımıza Bulgaristan istiklâli, Bosna – Hersek’in ilhâkı, Girit Meselesi adlarıyle çıkan bu üç püsküllü belânın Avusturya entrikası olduğunda şüphe kalmayınca, aleyhlerine bir ekonomik savaş açarak, mallarını keçe – külâh ettik (...)


Bu âna kadar millî başlık gözüyle baktığımız feslerin Avusturya fabrikalarında yapılmış olması yüzünden aleyhine, hemen hemen umumîye yakın bir cereyan belirterek keçe külâh, arakıyye, kalpak giymek hevesine düştük. (...)

Boykotajın, yani iktisadî farkın Avusturya’dan yapılan ithâlât leyhine yöneltilmiş en tesirli bir intikâm teşebbüsü olduğunda şüphe yoktur.
(Muharrir Bu Ya, MEB Yayınları, İstanbul – 1990, Sayfa: 17-18)

***

Şimdi bir bakalım Ahmed Rasim'e bu satırları yazdıran gelişmelerin arka planına...

Devir Sultan Abdülaziz devridir (Haziran 1861 – Mayıs 1876). İngiltere ve Fransa ile birlikte girdiğimiz ve Rusya’nın mağlup edildiği  1853-56 Kırım Harbi dış ilişkilerde büyük bir rahatlama getirmemiştir. Rumeli’de Romen, Sırp, Karadağ ve Rum isyanları İngiltere ve Fransa tarafından desteklenmektedir. Lübnan ve Girit kaynamaktadır. Kırım Harbi’nin getirdiği borç yükü ağırdır. Buna karşılık donanma başta olmak üzere bir modernizasyon ve gelişme hamlesi yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak devlet idaresinde  kargaşa had safhadadır. Bürokrasi içinde çekişme, iktidar mücadelesi, Fransa yanlısı, İngiliz yanlısı, Rus yanlısı siyasî tavırlar çatışmaktadır. Yusuf Kamil Paşa, Keçecizade Mehmed Emin Fuad Paşa, Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa, Mahmud Nedim Paşa, Mithat Paşa, Sakızlı Ahmed Esad Paşa, Şirvanlızade Mehmed Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa ardarda ve defalarca sadrazamlığa getirilip – azledilir, siyasî istikrâr bir türlü sağlanamaz. Derken 1876’da bir saray darbesi ile Sultan Abdülaziz katledilir ve ardından Avrupa’ya şirin görünmek ve Rusya’ya karşı desteklerini alabilmek için Meşrutiyet ilân edilir. Ancak devlet idaresinde muazzam bir boşluk vardır. Diplomasi kanalları işlememektedir. Ordu da savaşa hazır değildir. Fırsatı ganimet bilen Rusya 1877’de “Meşrutiyet” idaresi altındaki Devlet-i Aliyye’ye harp ilan eder. 

Osmanlı Devleti 1877-78’de Rusya ile giriştiği bu savaşta (93 Harbi) tam bir hezimete uğrar. Fransa ve İngiltere Rusya’nın Osmanlı’ya saldırmasına bu sefer izin vermiştir. Ancak savaşta Yeşilköy’e kadar (o günkü ismiyle Aya Stefanos) gelen Rus birliklerinin İstanbul’u işgâline, İstanbul’a gelen İngiliz donanması mâni olur. Böylece Ruslar’a nerede durmaları gerektiği söylenir İngiltere ve Fransa tarafından. Önce Ayastefanos, daha sonra da onun düzeltildiği Berlin Anlaşmaları ile Osmanlı Devleti çok şey kaybeder. Kaybettikleri arasında doğuda Kars, Ardahan, Batum vardır. Desteklerinden dolayı (!) Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanır. Teselya Yunanistan’a, Dobruca Romanya’ya, Niş Sırbistan’a bırakılır. Bulgaristan Prensliği kurulur. Bosna – Hersek hukukî olarak Osmanlı toprağı olarak kalacak olmakla beraber Avusturya-Macaristan tarafından yönetilmeye başlanacaktır. Bu anlaşma bahane gösterilerek 1881’de Tunus Fransızlar tarafından işgâl edilir. Anlaşma fecidir. Karlofça’dan bu yana yapılan en kötü anlaşmadır Berlin Anlaşması. “Hasta Adam”ın fişi çekilmek üzeredir. 

Derken başa geçen genç padişah II.Abdülhamid’in devri başlar. Meşrutiyeti ilgâ eden Abdülhamid, kendine has yöntemlerle ülkede kontrolü eline alır. Ancak durum çok nâziktir. Ermeniler devlet kurma hazırlığındadır. Zeytun ve Sason’da Ermeni isyanları patlak verir. Girit’te Rumlar isyan hâlindedir. Makedonya bir kör yumağı şeklindedir. Batılı devletlerin eli her şeyin üstündedir. Her problemli alanda batılı bir komiser görevlendirilmiştir. Ama iyi giden şeyler de olur memlekette. 1897’de Yunanistan ile bir savaşa girişilmiş ve kazanılmıştır. Eğitim hamlesi yapılır, memleketin dört bir yanında okullar açılır. Ülke toprakları dört yandan demir ağlar ile örülmektedir.


Devir, karışıklıkların hâd safhada olduğu bir devirdir. Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki rekabet de hızla artmaktadır.
Aynı zamanda Osmanlı devleti içinde Batı’dan etkilenen, Batı terbiyesi almış, Batılı ideolojilerle düşünen bir idareci sınıfı ortaya çıkmıştır bu dönemde. İsmine önce Jön Türkler denilen, ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ülke idaresine talip olan bu kitle, bu zorlu dönemde ülkeyi ilân edilecek olan bir meşrutiyetin kurtaracağı hülyasındadır. Tezlerine iman etmişlerdir. Kızıl Sultan’ın, zorba padişahın, diktatörün, tek adamın gitmesiyle tüm sorunlar çözülecektir.

Türkler, Ermeniler, Arnavutlar, Kürtler, Araplar vd’den oluşan bu heterojen kitlenin ortak bir gelecek projeksiyonu yoktur. Ortak bir nefretin güdülediği bir hareket söz konusudur. Öyle ki, ayrılıkçı Ermeni partileri ile milliyetçi Türkler, Sultan Abdülhamid’e karşı bir araya gelmiş, bir cephede buluşmuşlardır. Öyle ki 1905’te Sultan Abdülhamid’e karşı Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaklar tarafından girişilen suikast girişimi Tevfik Fikret tarafından “Ey Şanlı Avcı!” diye övülecek kadar obsesif bir ruh hâli Batı eğitimli bu kitleyi sarmıştır. Ateşli Türk, Arnavut, Kürt, Arap, Ermeni milliyetçileri, koyu İslamcılar, liberaller, mutlak Batılılaşmacılar, ayrılıkçılar birliktedir. Toplantılar genellikle Sultan Abdülhamid’in ulaşamayacağı yerlerde, mason localarında veya Batılı ülkelerin elçiliklerinde yapılmaktadır. Batı medyası da Sultan Abdülhamid’e karşı koordineli kampanyalar yürütmekte, onu “Kızıl Sultan” ilân etmekte, Türkiye’deki her türlü muhalif hareketi desteklemektedir. 



***


Konuyu çok daha fazla uzatıp sizi yormak istemiyorum. Bu kısmı kısaca toparlayayım. Meşrutiyetin ilân dilmesi için Sultan Abdülhamid’e karşı, İttihat ve Terakki Partisi öncülüğünde isyanlar çıkmaya başlar. 

Bir Firzovik Olayı vardır ki, neredeyse Gezi Parkı Olayları’nın birebir aynısıdır. Arnavutlar bağımsızlık / özerklik talepleri arasında gidip gelmektedir. 

Derken Rumeli’ndeki Osmanlı ordusundan bir kısım subay ordunun cephaneliğini basıp, silahları aldıkları gibi dağa çıkar. Başlarında birkaç sene sonra “ne şehittir ne gazi / bok yoluna gitti Niyazi”diye anılacak olan Resneli Niyazi vardır. Daha sonra Cumhuriyet’in Çanakkale mebusluğu ile ödüllendirilecek olan İttihat Terakki fedailerinden Mülazım Atıf (Kamçıl), Osmanlı ordusunun generallerinden Arnavut Şemsi Paşa’yı Rumeli’de Manastır’da (Bitola) şehid eder. 

Bu gelişmeler üzerine Sultan Abdülhamid devletin bu çok nazik döneminde, bir iç savaşın telafi edilemeyecek maliyetini hesaplayarak isyancıların isteklerine boyun eğer, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’i ilan eder. Bugün Şişli’deki Abide-i Hürriyet o günlerin hatırasıdır. Sultan Abdülhamid devrilmiştir. İyi iş başarılmıştır. Devrimci bir haz ve gurur tüm ruhları sarhoş etmiştir. Her şeyin sorumlusu, Kızıl Sultan, diktatör, tek adam Sultan Abdülhamid devrilmiştir. Bu Batı’nın da nefret ettiği figürün temizlenmesiyle her şey temizlenecektir. Her kötü şeyin sorumlusu odur. Batı’nın bize bakışı değişecektir. Devrim umudun, devrim hürriyetin, devrim adaletin müjdecisidir. Öncelikle geçmişle hesaplaşmak gerekmektedir. 

Devrim ruhunun herkesi sarhoş ettiği o günlerde beklenmedik gelişmeler ardı ardına gelir. 5 Ekim 1908’de Bulgaristan bağımsızlığını ilân eder. Aynı gün Girit, Yunanistan’a katıldığını duyurur.  Bir gün sonra 6 Ekim 1908’de sıra Avusturya – Macaristan’dadır. Avusturya – Macaristan 1878’den beri idare ettiği Bosna – Hersek’i kendi topraklarına kattığını ilân eder. Nisan 1909’da bu sefer Ermeniler Adana’da isyan edecektir. Yeni kurulan hükûmetler, dışarıda meydana gelen bu gelişmelerin altında ezilmekte, ülkede kontrolü ve istikrarı sağlayamamaktadırlar. Süreç, Trablusgarp’ın (Libya) İtalyanlar’a kaybedilmesi; Arnavutluk, Kosova, Makedonya ve Batı Trakya’nın Balkan Savaşı sonucu elden çıkması; Birinci Dünya Savaşı’na girilerek hem muazzam miktarda toprağın, hem de milyonlarca insanın kırılması ile devam eder. Eldeki tek teselli 1924’te tutunmamıza müsade edilen bir avuç toprak parçası olacaktır...

Dilce susup 
bedence konuşulan bir çağda 
biliyorum kolay anlaşılmayacak 
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın 
yanık yağda boğulan yapıların arasında 
delirmek hakkını elde bulundurmak” diyor Şâir...

Kolay anlaşılmayacak yazdıklarımız. Her şeyi boykotla veya devrimle çözebilecek olduğumuzu; dahası boykot veya devrimin bir şeyleri daha iyiye götüreceğini düşünen ilkel zihinleri hatırlatıyor Ahmed Rasim bize... Bu sabah Ahmed Rasim’in saf / safiyâne yazısındaki boykotun bizim tarihsiz topluluğumuzun bir refleksi olarak devam ettiğini görünce, Abdülaziz ve Abdülhamid devirlerinin bu topraklara hayır getirmeyen devrimci ruhlarını hatırladım gayriihtiyari... O devrimci ruhların Şeytanla bile işbirliği yapabilecek kadar kendinden geçmiş nefret psikolojilerini hissettim derinden. Gelecek vizyonsuz bu kitlenin Abdülaziz ve Abdülhamid’in düşürülüşlerinden sonra bu topraklara ödettikleri bedelleri, bu topraklarda yaşayan insanlara kaybettirdiklerini düşündüm. 

Bu perspektifle günümüze bakınca irkildim...

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i  "tekerrür"  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
diyen millî şairimiz Arnavut Âkif’i andım...

Tarihin bize haykırarak anlattıklarını düşündüm...

Düşüncelerimde yanılmayı ümit ettim...

Mutlu Seneler (13)


On beşli dedemin ve
Rus muhaciri babaannemin
hatıralarına

Yeni bir senenin arefesindeyiz. Yeni seneye girişin patırtısını, bir sükûnet takip ediyor her sene… Biraz istirahat, biraz muhasebe… Daha dün gibi ama on üç sene olmuş bile yeni milenyuma gireli. Çocuklarımızın gözümüzün önünde büyümesinin etkisindeyim biraz. Biraz da kırk yaşı aşmış olmanın galiba. Ara ara çocukluğumun arkeolojisini yaparken buluyorum kendimi.

Her çocuğun ilk sosyal çevresi ailesi, komşuları ve okuludur. Biz kış aylarını İzmir’de geçirir, okulların kapanmasıyla beraber soluğu Trabzon’da, Merkez’e bağlı Hozemiya köyünde alırdık. Tam bir dualitenin içine doğmuştum. İzmir’den Trabzon’a, Ege’den Karadeniz’e, şehirden köye, köyden şehre gidip geliyorduk her sene. İzmir’deki sosyal çevremizle, Hozemiya’daki arasında muazzam farklar vardı. Türkçemizin aksanı, değerlerimiz, alışkanlıklarımız, adetlerimiz, kahramanlarımız başka başkaydı. Şehrin tekinsiz ortamından, köydeki sınırsız özgürlüğe uzanışımız baş döndürücü olurdu.

O çocukluk senelerimde hem İzmir hem de Trabzon’da, evin en hareketli nesnesi olduğunu hatırlıyorum takvimin. Yerinde duran dolap, masa, koltuklar ve halının yanında yaprakları her gün koparılan, her gün yeni bir içerik, yeni bir hatırlatmayla karşımız çıkan canlı bir nesneydi “Saatli Maarif Takvimi”.

Zamanı parçalara bölüp, düzenli bir sırayla bize gösteren bir çizelgeydi takvim. İnsanların kendi hayatlarını düzene koymalarına yardımcı olduğu kadar, insanların siyasî olarak örgütlenip bir arada yaşamalarını sağlayan “devlet” tarafından kullanılan temel düzenleyici araçlardan birisiydi aynı zamanda.

Okul hayatımızla birlikte kâh miladî – resmî takvimin formal bayramlarına, kâh hicrî – kamerî takvimin her sene on gün öne gelen kandil ve dinî bayramlarına denk gelmeye başladık. Sonraları, giderek artan bir şekilde gündemimize giren başka anma günlerini fark ettik: Doğum Günü, Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Öğretmenler Günü vb…

Evin duvarlarında asılı duran takvimleri okumayı öğrendiğimden beri miladî, rûmî, hicrî kelimelerinin kendi yörüngelerinde dönüp durduğunu hissettim takvimlerin içinde. Hayatımızı Miladî (Gregoryen) takvime göre düzenliyorduk. Ramazanlarda, ezan vakitlerinde kendini hatırlatan Hicrî bir takvimimiz vardı. Bir de Trabzon’da, bizim köylerde bir efsane gibi dolaşan, 13 gün geriden gelen bir başka takvimden bahsedilirdi büyükler kendi arasında konuşurken… Nenelerimiz “eski takvime göre” diye başladıkları cümlelerle başka hesaplar yapar, başka ay isimlerini kullanır ve kolay kolay anlayamadığımız genellemeler yaparlardı. Kırkikindi yağmurlarından, kocakarı soğuklarından, zemheriden, galandardan, kiraz ayından, Urum’un kışından, Abril’in beşinden bahsederlerdi sık sık...

Sonraları bu eski takvimin gizemini çözebilmek için yarı akademik bir gayret sarfetmeye başladığımızda, ümmî nenelerimizin kullanageldikleri eski takvimin; güneş ve ayın hareketleri, kamerî ve şemsî esaslı takvimler, Kitab-ı Mukaddes, Hz.Musa’nın kavmiyle Mısır’dan çıkışı, Yahudilerin Pesah (Hamursuz) Bayramı, Hz.İsa, Hıristiyanlık inancındaki Son Akşam Yemeği, Paskalya, Roma İmparatorluğu, Paganizm, Julius Caeser, I.Konstantin, Papa XIII. Gregorius, sömürgecilik tarihi gibi sayısız olay ve figürün tesiriyle meydana gelen, aslında izahı pek de kolay olmayan bir olgu olduğunu farkettik... Nenelerimizin kodlarını çözmek, hayatlarını, adetlerini, geleneklerini, irfanlarını anlamak bunların hepsinin hikâyesini anlamayı gerektiriyordu...

Daha sonraları ismi Akkaya diye değiştirilen köyümüzde, kocakarıların takvimi, tıpkı hicrî, miladî ve rûmî takvimler gibi oniki aydan oluşurdu:

1. Galandar
2. Küçuk ay
3. Mart
4. Abril
5. Mayıs
6. Kirez Ayı
7. Orak Ayı
8. Ağustos
9. İstavrit
10. İzim Ayı
11. Ayörit (Koç ayı)
12. Hıstiyanar

Bu isimlerin kökeni nedir? Nereden gelir? Hozemiya’nın bugün çoğu rahmetli olan o anıt kadınlarını, Havva Gari’yi, Asiye Anne’yi, Fikriye Hala’yı, Şevkiye Yenge’yi, Sabire Yenge’yi, Gufa Hanife’yi, Hayriye Tiyze’yi, Gara Nuriye’yi anlama merakımız bizi bu ayların kökenini incelemeye götürdü kendiliğinden...

***

1. Galandar

Romalılar devrinde ayın “calande” denilen ilk günlerinde, “calendarium” denilen hesap defterindeki borçlar ödenirmiş. Latince’de “calare” çağırmak anlamına gelir. “Calande” günlerinde rahipler, tellâllar vasıtasıyla ayın ilk gününün geldiğini ahaliye duyuyur, bunun üzerine ahali “calendarium”da kayıtlı olan borçlarını öderdi. Roma’dan yâdigâr olan bu kelime, İngilizce’de “calender”, Almanca’da “kalender”, Fransızca’da “calendrier”, Rusça’da “kalendar” olarak “takvim” manasında kullanılır olmuş.

Doğu Karadeniz’de yaşayan Rûmlar’ın (yani Romalılar’ın, Roma halkının) arasında da aynı manada kullanılır “kalendar” kelimesi ve zamanla yerli Rumlar’ın kullandığı Julyen Takvim’in ilk ayı da bu isimle anılmaya başlanır. Dahası Doğu Karadeniz’in kocakarı takvimine de “galandar” olarak girer. Ocak ayının karşılığı olarak kullanılır. Soğuğu Karadeniz türkülerine düşmüştür galandar ayının:

Garlanguş yuva yapar
Ağacun doruğunda
Vay olsun pekarlara
Galandar soğuğunda

Bir de bu aya has bir adet yaşar Doğu Karadeniz’in köylerinde: Galandara çıkmak. Galandara çıkmanın Rûmlar’dan yadigâr kalan bir adet olduğu biliniyor. Yani esasen bir Roma adetidir “Galandar’a Çıkmak”. Mâzide Trabzon’da yaşayan Roma bakiyesi Rûmlar’ın kapı kapı dolaşıp, Hz.İsa’nın doğum gününü duyurarak kutladığı “kalanta” isimli oyunun bir başka versiyonudur. Doğu Karadenizli müslümanlar, dinî manasını ihmal ederek,  komşularından transfer etmiş ve onlar göç edip gittikten sonra da yaşatmıştır bu adeti. Giderek daha az uygulansa da, “galandara çıkmak” hâlen yaşayan bir gelenektir Trabzon ve civarındaki köylerde.

Kocakarıların hesabına göre galandar ayının ilk günü çıkılır Galandar’a. Yani bizim şimdilerde kullanageldiğimiz Gregoryen takvimime göre Ocak ayının 14’üne karşılık gelen gecede...

Galandar'ın geldiği gece,yani  Hıstiyanar’ın son gecesi (eski takvimde Aralık ayının karşılığı) köyün gençleri ve çocukları cümbür cemaat "galandara çıkarmış" eskiden. Gece olunca ev ev dolaşılır, ip bağlanan çuval veya torbalar ya eski evlerin damdaki geniş bacalarından içeri salınır ya da kapıların altından evin içine gönderilirmiş maniler ve türküler eşliğinde...

Trabzon’da eskiden yaşadığımız ata evlerimiz iki cephede yer alan kapılardan girilen genişçe bir alana sahipti. Mutfak, salon, oturma odası, hatta zaman zaman leğen içinde çocukların yıkandığı bir banyo olarak kullanılırdı bu alan. Toprak zeminde duvara yakın bir yerde yer ocağı bulunurdu. Bu ocağın tam üzerinde kara büyük bir zincir sallanırdı tavandan ocağa doğru... Ocakta ateş yakıldı mı, derhal zincirden aşağıya içi su dolu bir dev kazan sallandırılır, ateş israf edilmezdi.

İşte o eski evlerde ocağın hemen üstündeki büyük baca deliğinden içeri atılırdı galandar torbası. Ucu bir iple sıkı sıkıya bağlı olurdu. Gençlerin torbalarına fındık, ceviz, şeker vb azıklar konur, galandara çıkanlar boş çevrilmezdi genellikle. “Genellikle” diyorum, zira bazı eski topraklar, Rûm adeti olduğu için tavrını koyar, "uğursuzluk getirir" diye, galandara gelen gençleri evine yaklaştırmaz idi...

Bizim köylerde hâlâ galandara çıkan gençler olur. Çocuklar, gençler galandarın gelişini takip eder, galandar torbalarını uzatırlar mahçup bir ümit ve muzip bir neşeyle... Galandar torbaları uzatılırken eskiden kemençe ile söylenen ama zamanla kemençesiz de icrâ edilen manilerimiz olurdu:

Galandaris gulandaris
Erkek uşak, dişi buzak
Ver Allah’ım ver
Dolsun bucak

Yeni sene geceleri
Devletin bacaları
Bana birşey vermeyenin
Tez gelmez kocaları

Galandariya, farfariya
Git kilere, gel kapiya
Ver deviye
Pestilden, dutdan
Elmadan, armuttan
Şekerden, çaydan
Külekteki yağdan
Bulgurdan, yarmadan
Gavurmadan, gıymadan
Dahasını saymadan
Ver bubam ver


***

2. Küçuk Ayı

Şubat  Mezapotomya kökenli, Sami dillerinden yadigâr bir kelime. Hâlen Şbot olarak kullanılmakta yaşayan Süryanice’de. İbranice’de de hâlâ senenin ikinci ayı Šəā(Şevat) diye isimlendirilmekte.Küçuk Ayı” ismi, Doğu Karadeniz’de yakışmış Şubat ayına.


***

3. Mart

Mart, Roma’dan yadigâr bir isim. Roma’nın savaş tanrısı Mars’ın ismi verilmiş bu aya. Mart, savaş mevsiminin başladığını bildirir insanlara. Roma’nın savaş tanrısının ismi, eski takvim vesilesiyle yaşardı bizim köylerde kocakarıların arasında...


***

4. Abril

Nisan da, Şubat gibi Sami dillerden gelen bir kelime. Batı Süryanice’de Nison; Keldanî ve Asurîlerin kullandığı Doğu Süryanicesi’nde hâlen Nisan olarak kullanılmakta. İbranî takviminde de Nīsān olarak geçiyor. Rumcası ise “aprilis”. Hâliyle Süryanicesini değil, etkileşimde olduğu Rumcasını kullanmış bizim nenelerimiz de.

Rahmetli babaannem Nisan’a Abril dediğinde ona “Uy bubanne, sen İngilizce de biliyormuşsun” dediğimizi hatırlarım çocukken. Rahmetlinin muhacirlik hatıralarını “Muhacir burdan çıktık. Abril’in 15’inde. Muhacir çıktık. Gidiyken yolda dediler ki Urus geldi. Urus geldi dediler. Herkes çocuğunu atsın dediler. Elettiği yiycekleri attilar. Bi zaman kaçtık.” diye anlattığı vâkidir.

Manilerimizde, o kıvrak, nüktedan Karadeniz manilerimizde de çıkar karşımıza “Abril” ayı:

Geceden esti ruzgar
Yıkildi  yiğunumuz
Abril ayından sonra
Olacak düğunumuz

Bir başka manimiz ise:

Şeftali çiçek açar
Girdik Abril ayina
Şeker olsam karişsam
E kiz senun çayuna

der.


***

5. Mayıs

Roma’da gelişme tanrıçası Maia’nın ismini alır bu ay. O da Roma’dan yadigâr kalmış bizlere...


***

6. Kirez Ayı

Altıncı ay “Kirez ayı” diye anılır. Hani şu Japonların neredeyse milli ağacı sayılan meyvenin adıyla. Kiraz’ın anavatanının Karadeniz olduğuna, Romalıların eliyle dünyaya yayıldığına, hatta Giresun’un adının “Kerassus”tan geldiğine dair rivâyetler tedâvüldedir. Manilerimizde yerini alır kirez ayı da:

Kirez ayın on beşi
Yakti beni güneşi
Maşallah boylaruna
Doldurdun yirmi beşi

***

7. Orak Ayı

Orak ayı” yedinci ayımız. Temmuz’un karşılığı. Bizimkiler “Kirez Ayı” gibi, zıraî faaliyetleri esas alan bir isimlendirmeyi tercih etmişler yedinci ay için.

Orak ayı, çayırların, otların biçildiği aydır. Makinalı tarıma hiç müzait olmayan engebeli Trabzon köylerinde günümüzde otlar “kerendi” denilen tırpanlarla biçilir. Ancak kerendi de nisbeten yeni yeni kullanılmaya başlanan bir tarım aletidir bölgede. Geçmişte Trabzon’da, köylerimizde otlar, orak ile biçilirdi. O yüzden yedinci ay “Orak Ayı” ismiyle anılır olmuş ve manilerde kendine yer bulmuş:

Hıdır Nebi kayasi
Ne bakayisun bağa
Orağun yedisine
Geleceğum ben sağa

Ayrıca Orak Ayı’nın son üç gününün (bir başka rivayete göre ise Ağustos’un ilk üç gününün) çürük günleri olduğu söylenirdi. Bu üç günde ağaç kesilse, tomruğu çürürmüş. “Tütün yapardık. Tütünü çürük günleri geçmeden evvel kırmazdık. Kıracak olsak çürürdü tütün. Çürük ayının o üç gününün geçmesini beklerdik. Hatta fasulyeyi filan da hep o üç günden sonra kuruturduk. Yoksa çürürdü.” diye anlatılırdı bize. O yüzden bu üç gün boyunca, zinhar toprağa ve mahsullere müdahale etmemeyi tercih edermiş büyüklerimiz.

***

8. Ağustos

Sekizinci ayın ismini anlamak, yedinci ayın isminin Roma takvimindeki kökenini bilmekten geçiyor. Roma’nın ünlü imparatoru Julius Caesar, MÖ.46 senesinde yaptığı takvim reformunda senenin yedinci ayına kendi ismini verir. Bu ay, Latince kökenli Batı dillerinde “July, Juli, Juillet, Julio” gibi isimlerle anılır ve aslen “Julius’un ayı” manasına gelir.

Julius Caesar’dan sonra imparator olan Augustus da, ondan aşağı kalmak istemez. Takip eden aya kendi ismini verir. Avrupa dillerinde “
August, Avgust, Agosto, Augusti” gibi isimlerle anılan Ağustos, “Augustus’un ayı” manasına gelir. Hatta Augustus, Jullius’un ayının 31, kendi ayının 30 gün olmasından dahi rahatsız olur. O zamanlar kullanılan Roma takviminde senenin son ayı olan zavallı Şubat’tan bir gün aldırıp, kendi takvimine ekletir.

Bizim köyler de sekizinci ay için Roma kökenli bu ismi kullanır...


***

9. İstavrit

Dokuzuncu ay, 1 Mart’ı yılbaşı kabul eden eski Roma takviminde yedinci aya karşılık gelirdi. Bu yüzden Roma’da “yedinci ay” manasına gelen “Septemvris” ile isimlendirilmişti. İbranice’de ise “Ĕlūl” diye anılan bu ayın bizim köylerdeki karşılığı “İstavrit”tir….

İstavrit”tir, zira Trabzon ve civarında yaşayan Hıristiyan Roma halkı, yani Rûmlar, her sene Eylül ayının 14’üne karşılık gelen günde, hasat döneminin kapandığını haber veren “Kutsal Haç Yortusu” düzenlerlerdi. Bu yortu halk arasında “İstavroz Yortusu” diye bilinirdi. Dokuzuncu ayın bu sebeple “İstavrit” adıyla anıldığı rivayet edilir.


***

10. İzim Ayı

Onuncu ay, “İzim ayı” diye anılır. Yani üzüm ayı. Türkiye’de üzüm zıraatinin en yaygın yapıldığı Ege Bölgesi’nde üzüm hasadı Ağustos ayının ortalarında başlasa da, iklimin daha serin seyrettiği Karadeniz’de, “kokulu üzüm” diye isimlendirilen ve mantarlanmadığı için kimyasal ilaç kullanmaksızın yetiştirilebilen bir üzüm çeşidi olan siyah kokulu üzümün hasat zamanı onuncu ayın başlarıdır. Antik Çağ'da Yunanistan ve Roma’ya ihraç edilen, hatta mübadele öncesine kadar yerli Rumlar tarafından küp küp şarabı yapılan bu üzüm, Müslüman köylüler tarafından daha çok pekmez ve köme yapılarak değerlendirilmektedir.

Büyük abimin "İzim Ayı"nın 8. gününde doğduğunu söyler annemler. Sonra ilave ederler “Ama bizim takvim 13 gün geriden gelir. Doğum tarihi şimdiki takvimde 21’ine denk gelir” derler.

***

11. Ayorit

On birinci ay köylerimizde “Ayorit” diye anılır. Yunanca’da rüzgâr manasına gelen “αέρας” kelimesi, Maçka Rumcası’nda “ayros” olarak geçer. “Ayorit” ise “rüzgârlı” manasına gelir. Zaman zaman fırtınaya dönüşen, yıldız ve poyraz rüzgârlarının Karadeniz’de en sert hissedildiği ay olduğu için bu isimle anılır. 

Ayorit ayı da kendine manilerde yer bulmuştur:

Gız kapinin oğunde
Tayi yukledum tayi

Esti, souk rüzgarlar

Geldi Ayorit ayi


***

12. Hıstiyanar

Senenin son ayı “Hıstiyanar” ismiyle anılır. Tıpkı “İstavrit” gibi, bölgede yaşayan Rhıristiyan Roma halkının adetleri ile ilgilidir bu isimlendirme. “Hristos” yerli Rumlar’ın Hz.İsa’ya verdiği isimdir. Bu ay Hristos’un, yani Hz.İsa’nın doğumu ile ilgilidir. Doğu Ortodoks Kiliseleri, Katolik ve Protestan ülkelerden farklı olarak Julyen takviminde 25 Aralık'a denk gelen 6 Ocak'ı Noel, yani Hz.İsa’nın doğum günü olarak kutlarlar. “Hıstiyanar”, Doğu Roma Ortodoksisi’nden mirastır.


***

 
İsmet Özel ne güzel anlatıyordu Amentü’sünde…
 
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
tokat
aklıma bile gelmezdi 
babam onbeşli olmasa

diye... Her ne kadar devletler, küresel takvimler ile birbirlerine entegre olup, geniş toplumlara nüfûz etseler de, insanlar Gregoryen takvimin belirlediği zamanların dışında bir araya gelerek kendilerini yeniden kuruyor… Nükleer, hidroelektrik, termoelektrik vb santrallerinden üretilip yayılan ışıklara karşı birer lüküs yakıyorlar sessiz sedâsız…


Rutgers Üniversitesi sosyoloji profesörlerinden Eviatar Zerubavel “Sebt günü olmasaydı Yahudi toplumu ayakta kalamazdı” der. Dedelerimizin, ninelerimizin dilini anlamak, bizim için de onların takvimini anlamayı gerektiriyor biraz... Bizi Karadeniz’e, Karadeniz’in vadilerine, yaklaşık iki bin senelik bir takvimin izine götüren bunca satırın, bunca kelimenin ardından bu yazıyı okuyan tüm okurlara mutlu bir sene temenni ediyoruz...

Mutlu Seneler (12)


“Mutlu Seneler (10)” yazısında Osmanlı Devleti’nin Hicrî yıldan 11 gün uzun, Miladî (Gregoryen) yıla eşit bir takvim yılı tasarladığını, yılbaşısı Mart ayı olan ve Miladî (Gregoryen) takvimi 13 gün geriden takip eden bir takvimi 1840’tan itibaren kullanmaya başladıklarını yazmıştık.

“Hasta Adam”ın bir yandan hastalığının ağırlaştığı, bir yandan da tedavi yollarının durmaksızın arandığı bir asırdır 19. asır… Değişerek başat Batı medeniyetine benzeme sürecimizin en keskin hamlelerinin yapıldığı asır… Yukarıdan aşağıya doğru inen Osmanlı modernleşmesi… Mağlup ve kararlı adımla Batı’ya doğru ilerlediğimiz asır. Yeni takvimin kullanılmaya başlandığı 1840 senesinden hemen evvel, 1838’de Balta Limanı Anlaşması’nın imzalandığını; 1839’da ise Tanzimat-ı Hayriye’nin ilan edildiğini hatırlatalım bu vesileyle...

***  
Osmanlı Devleti’nin Hicrî Kamerî takvim ile Rûmî Takvim arasındaki uyumsuzluğu gidermek için “sıvış senesi” uygulamasına gidildiğini belirtmiştik. Ancak Batı’da kullanılan Gregoryen takvim ile Osmanlı Rûmî takvimi arasında 584 senelik farkın haricinde, 13 günlük bir uyumsuzluk da süregelmektedir. Bu yüzden cihanın yeni hâkimlerinin takvimlerine göre bir kalibrasyon yapmak icap etmekteydi. Osmanlı Devleti, Gregoryen takvim kullanan Avrupa ülkeleri ile aradaki 13 günlük farkı kaldırmaya niyet eder.
İngiltere 1752’de takvimini 11 gün ileri almıştı. Osmanlı Devleti ise I.Dünya Harbi’nin devam ettiği senelerde yapılan değişiklikle 16 Şubat 1332 (29 Şubat 1917) tarihinde takvimi 13 gün ileriye alır, bugünkü ileri saat uygulaması gibi bir uygulama yapılır. 16 Şubat 1332 tarihini takip eden gün 1 Mart 1333 olarak tesbit olunur. Yılbaşı da 1 Mart’tan 1 Kanunîsâni’ye (1 Ocak) alınır. Böylece 1333 senesi sadece 10 ay sürer teorik olarak! 1 Kanunisani (Ocak) 1334 ile senenin ilk gününe geçilmiş olur.

Velhasılı 1918 senesinde Julyen Takvim Esaslı Rûmî takvim yürürlükten kaldırılarak, onun yerine Gregoryen Takvim Esaslı yeni Rûmî Takvim kullanılmaya başlanır.

***

Hayatımın ikinci döngüsünü yaşadığımı hissediyorum bu sıralar. Çocuklarımız sağolsun, onlarla beraber birer hayat daha yaşıyoruz adeta. Kendimizi hatırlıyoruz. Çocukların okul kitaplarına baktıkça kendi arkeolojimi yapıyorum bir yandan. Onlarla beraber bir yandan yeni şeyler öğreniyor, bir yandan unuttuklarımızı hatırlıyor, bir yandan nasıl biçimlendirildiğimiz üzerinde düşünüyorum.

Bunlardan biri de 26 Aralık 1925 tarihli Atatürk İnkılabı. Bu tarihte, günlerin 24 saate bölünmesi ve Miladî (Gregoryen) takvimin kullanımı  697 ve 698 numaralı kanunlarla kabul edilir. Böylece 1926 senesinden itibaren yeni takvimin kullanımına geçilecektir.

Çocukların sosyal bilgiler için yaptığı çalışmalara bakıyorum. Kullandıkları kaynaklar Hicrî takvim ile ilgili olarak “Türkiye Cumhuriyeti'nin batılılaşma ve çağdaşlaşma yolunda yaptığı inkılaplar sonucunda 25 Aralık 1925'te yürürlükten (uygulama tarihi:1 Ocak 1926) kaldırılmıştır.” diye yazıyor.  Öyle mi sahiden? Anlamak için  bizi “çağdaşlık” ve “batılılaşma” yoluna götüren ilgili kanunları ana metninden okuyalım:

26 Aralık 1925 tarih ve 698 sayılı "Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili" hakkındaki kanun

Kanun No: 698. Kabul tarihi: 26.12.1925.
Madde 1. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde resmi devlet takviminde tarih başlangıcı olarak uluslararası takvim (milâdî Gregorien) başlangıç kabul edilmiştir. 

Madde 2. 1341 senesi Kânûn-i evvelinin otuz birinci gününü takip eden gün, 1926 senesi Kânûn-i sânîsinin birinci günüdür.
 

Madde 3. Hicrî Kamerî takvim öteden beri olduğu üzere özel hallerde kullanılır. Hicrî Kamerî ayların başlangıcını rasathane resmen tesbit eder.
 

Madde 4. İşbu kanun neşri tarihinde muteberdir.
 

Madde 5. İşbu kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Hey'eti memurdur.

Bu kanun maddesinin gereği olarak 1341 Rûmî senesinin 10. ayı olan Kânunevvel (Aralık) ayının 31. gününü, 1 Kânunsâni (Ocak) 1926 gününün takip etmesi kararlaştırılır.  Böylece yılbaşı da mâlî işler hâriç olmak üzere, 1 Mart'tan 1 Ocak'a taşınır. Yani aslında bu düzenleme ile Rûmî takvim, Gregoryen takvim ile ikâme olunmuştur.

Çocuklarımın sosyal bilgiler notlarında yazanın aksine, Hicrî takvimin sahasında bir düzenleme yapılmamıştır. Bu manada yapılan Osmanlı Devleti’nin Batı dünyası ile ilişkilerinin yoğunlaşmaya başladığı günden bu yana yapılan düzenlemelerin bir başka halkasıdır. Yapılan Gregoryen takvime iyice yaklaşmış olan Rumî Şemsî Takvim’e ufak bir ince ayar yapılmasıdır aslında. 1341 senesi 1926’ya dönüştürülür. Diğer değişiklikler Osmanlı modernleşmesi sürecinde tamamlanmıştır zaten.

Osmanlı Devleti’nden kalan düzenin değişiminin daha çarpıcı olduğu düzenleme hafta tatilinin Pazar gününe alınmasıdır. Bu değişiklik toplum hayatını daha derinden etkilemiştir. 1925 senesinde yapılan düzenleme ile hafta tatili değiştirilmemiş, Cuma günü 1 Haziran 1935 tarihine kadar resmî tatil günü olmaya devam etmiştir. Bu tarihte yapılan değişiklikle hem hafta tatili Pazar gününe alınmış hem de Yılbaşı resmî tatil olarak kabul edilmiştir. Müslüman toplumun tatil günü, Hristiyan dünyanın tatil günü ile eşitlenmiştir. Mağlupların dünyasının galiplere intibâkı bu şekilde nihayetlenmişse de, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının geçmiş ile olan hesaplaşma iradeleri takvim üzerinde son bir değişiklik daha yapmayı gerektirmektedir.

Yapılan bütün düzenlemelere karşın Rûmî takvimdeki ay isimleri aynen muhafaza edilegelmişti. 10 Ocak 1945’e gelindiğinde takvimde yeni bir takım değişiklikler daha yapılması münasip görülür. O tarihte çıkartılan 4696 sayılı kanun ile Rûmî Takvim’den Miladî Takvim’e intikal eden Teşrinievvel, Teşrinisani, Kununuevvel, Kanunusani aylarının isimleri Ekim, Kasım, Aralık, Ocak şeklinde değiştirilir. Ancak Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül gibi Süryani, Roma, İbranî kökenli ay isimleri değil sadece Arapça kökenli ay isimlerinin değiştirilmesi uygun görülmüştür. Bu 1932’de başlayan Dil Devrimi’nin takvime ulaşmasıdır aslında.

***

Bu uygulamanın bir benzerine yakın tarihimizde şahit olmuşluğumuz var bizim de. Türkmenistan’ın kurucu devlet başkanı Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov 2002 senesinde ay ve gün isimlerini değiştirmiş, onları millî isimlerle şereflendirmişti.








Türkçe
Türkmence
Açıklama


Eski
Yeni


Ocak
İanwar
Türkmenbaşı
Türkmenistan'ın eski reisicumhuru Saparmurat Niyazov'un ünvanıdır.


Şubat
Fewral
Baýdak
Türkçe bayrak demektir.


Mart
Mart
Nowruz
Bu ay geleneksel Nevruz bayramının kutlandığı aydır.


Nisan
Aprel
Gurbansoltan
Gurbansoltan Eje, Türkmenbaşı'nın annesidir.


Mayıs
Mai
Magtımgulı
Magtımgulı Pıragı, Türkmen şairidir.


Haziran
Iiun
Oguz
Oğuz Han, Ruhname'ye göre, Türkmen milletinin kurucudur.


Temmuz
Iiul
Gorkut
Gorkut, Dede Korkut Destanında kahramandır.


Ağustos
Awgust
Alp Arslan
Selçuklu'nun kurucusudur. Ruhname'ye göre, Alp Arslan Türkmen'dir.


Eylül
Sentiabr
Ruhnama
Ruhname, Türkmenistan Eski Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov'un yazdığı kitaptır.


Ekim
Oktiabr
Garaşsızlık
Bağımsızlık - Türkmenistan'ın bağımsızlığı 27 Ekim tarihindedir.


Kasım
Noiabr
Ahmet Sancar
Selçuklu'nun son hanıdır.


Aralık
Dekabr
Bitaraplık
Bitaraflık - Bitaraflık Günü Aralık ayındadır.









2008 senesinde onun ölümünün ardından başa geçen Gurbanguli Berdimuhammedov’un ilk icraatlarından biri ise ay isimlerini eski hale getirmek olmuştu. Hürriyet’in aşağıdaki bağlantısında konuyu ele alış şekline bilhassa dikkat çekmek isteriz.