Fîrûze (*)

Kıskanır rengini baharda yeşiller,
Sevda büyüsü gibisin sen Fîrûze...
Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu,

Üzüm buğusu gibisin sen Fîrûze...

1982 senesinde,  Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı, Atilla Özdemiroğlu’nun düzenlemesini yaptığı bir şarkıydı Fîrûze... Su gibi akan, kalbin derinlerine nüfûz eden, beynin kıvrımlarını dolaşan,  insanı muhasebeye zorlayan, hâlsiz bırakıp teslim alan, on yıllar boyunca dillerden düşmeyen, bir kadına yazılabilecek en güzel şarkılardan biriydi, bir Sezen Aksu şarkısıydı Fîrûze... Kendimizden bir şeyler bulmasak bile, ileride bulabileceğimiz hissiyle dinledik Fîrûze’yi senelerce. Bir sihir, bir tılsım vardı sanki şarkının sözlerinde... Adeta bir sevda şarkısı değil de, gizem dolu bir “zaman” şarkısıydı dinlediğimiz...

Bu şarkının sözleri bir kavramın, bir şehrin, bir taşın, bir rengin içiçe geçtiği; “fîrûz”un “fîrûze”ye, “fîrûze”nin “turkuaz”a dönüştüğü bir hikâyenin içinden doğmuştu.

“Fîrûze”nin kökeni “Fîrûz” kelimesidir. Aryan kökenli bir kelimedir Fîrûz aslen. Sadece Farsça’da değil, “pirûz, piroz, firoz, feroz, peroz”  gibi farklı telaffuzlarla Arapça, Türkçe, Kürtçe, Hintçe, Urduca, Ermenice ve Gürcüce lisanlarında da ortak bir anlama taşır bizi. “Mutlu, sevinçli; uğurlu, talihli, bahtı açık, bahtiyâr; gâlip, muzaffer” mânâlarına  gelir kelime.


Fîrûze” meçhul bir kadının ismiydi şarkıda geçen ama bu ismin erkek versiyonu olan “Fîrûz” farklı asırlarda yaşayan üç Sasani imparatoruna isim olmuştu öte yandan. 

Sasanî impatorlarından I.Fîrûz, devletin başşehri olan Gûr’un ismini Fîrûzabad olarak değiştirir. Fars mitolojisine göre Fîrûzabad şehrinin, Zülkarneyn ve Büyük İskender tarafından dahi fethedilemeyen fevkalade muhkem bir kalesi vardı.


Ancak bütün şehirler Fîrûzabad kadar şanslı değildi tarih boyunca. Aysel Gürel’in şarkısının ismi, günümüzün İran coğrafyasında yer alan güzel ama talihsiz bir şehirde, Nişâbûr’da doğmuştu aslında.

Ortaçağ Horasanı’nın Merv, Herat ve Belh ile beraber en mühim şehirlerinden biriydi, hatta birincisiydi Nişâbûr. Orta Asya ile Hindistan’ı batıya ve İran körfezini Volga boylarına bağlayan tarihî doğu-batı ve güney-kuzey ticaret yollarının kesişiminde yer alırdı. Bu yüzden bir ticaret şehriydi. Sasanî devrinin en önemli dinî merkezlerindendi. Bir sanat şehriydi. Ömer Hayyam, Ferîdüddin Attâr, İmam Gazali, Hacı Bektaş-ı Velî gibi nice ismi madden veya manen doğuran şehirdi. Bir iddiaya göre ilk medresenin kurulduğu şehirdi. Bir ilim şehriydi. Aynı zamanda bir maden şehriydi Nişâbûr. Çevresinde bakır, gümüş, demir ve çok zengin fîrûze ocakları bulunmaktaydı.



 “Güzelin başından çile eksik olmaz” derler. Elburz Dağları’nın batısında, Binalûd Dağı’nın eteklerinde fay hatlarının üzerinde kuruludur Nişâbûr. Her güzel gibi, onun da başından çile eksik olmaz asırlar boyunca. 1145’te büyük bir deprem yaşar ama kısa sürede toparlanır. Öyle ki, şehri 1216’da ziyaret eden Yâkūt el-Hamevî gezdiği şehirler arasında onun benzerini görmediğini, faziletli ve âlim insanların kaynağı olduğunu anlatır. Nişâbûr, “küçük Bağdat” diye övülür.

Semerkand, Buhara, Otrar ve Merv gibi Nişâbûr da bütün Orta Asya ve Ortadoğu’yu viraneye çeviren Moğol istilâsına mâruz kalır 1221’de, yer ile yeksan olur. Ardından 1405 senesinde yaklaşık 30.00 kişinin hayatını kaybettiği bir deprem daha meydana gelir ve Moğol saldırılarının ardından toparlanan şehri yeniden altüst eder. Coğrafî keşifler sonucunda İpek Yolu’nun öneminin azalması ile biraz daha sarsılır Nişâbûr.

Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Nişâbûr’un bin yıllar boyunca önemini kaybetmeyen bir değeri vardır. Zira Nişâbûr’da çıkarılan madenlerden fîrûze, İran coğrafyasında en az iki bin senedir “de facto” olarak millî taş / millî mücevher olarak kabul edilmektedir.

Kimyevî olarak sulu bakır ve alüminyum fosfat minarelidir fîrûze. Opaktır, yani şeffaf değildir. Balmumu parlaklığındadır. Açık yeşil, dağ yeşili ve gök mavisi arasında bir renge sahiptir. Fîrûzenin oluştuğu ortamın çözeltisi bakır yönünden zenginse mavi, demir yönünden zengin ise yeşil, çinko yönünden zengin ise sarımtrak fîrûzeler oluşur.

Fîrûze sarıya çalan maviden gök mavisine kadar geniş bir renk aralığına sahip olsa da, yaklaşık son iki bin senedir kullanılan en nitelikli, en kıymetli fîrûzeler, tartışmasız Nişabur civârında çıkarılan ince damarlı gök mavisi renkte olanlarıdır. 

Sadece İran coğrafyasında değil, eski ve yeni dünyadaki birçok kültürde fîrûze mukaddes bir taş olarak kabul edilir. Fîrûzenin ölümü önlediğine, taşıyanı koruduğuna, taşıyana iyi şans ve uğur getireceğine, layık olmayan birinin eline geçmesi hâlinde rengini kaybedeceğine inanılır. Sel, deprem, yıldırım çarpması, boğulma gibi tabii olmayan yollarla ölümlere mani olacağı düşünülür. Hâl böyle olunca “mutlu, sevinçli; uğurlu, talihli, bahtı açık, bahtiyâr; gâlip, muzaffer” mânâlarına gelen “fîrûz” kelimesi isim olur bu değerli taşa, taşın ismi “fîrûze” olur da girer İpek Yolu üzerinde yaşayanların hayatına.

Fîrûzenin üzerinde siyah damarlar vardır. Rivayet odur ki, fîrûze yüzük takan kişinin sıkıntıları ile bu siyah damarlar belirginleşir, mutluluğu ile de azalır.



Hz. Ali’nin parmağına dört yüzük taktığına inanılır Alevî / Bektaşî geleneğinde: Yakut, hadid-i sini, akik ve fîrûze.

Ehli Beyt’ten Cafer-i Sadık’ın “Fîrûze yüzük taşıyan, fakirlik çekmez, insanlar arasında değer kazanır, zenginliğe ve mal celbine vesile olur, öldürülmekten emin olur. Fîrûze bulundurmak kalbi kuvvetlendirir. İnsandaki korkuyu alır. Üzerinde taşıyan suda boğularak ve yıldırım çarparak ölmez. Hasmını da mağlup eder. ” dediği rivayet edilir.

Basra doğumlu felsefeci, tacir, seyyah ve yazar olan Cahız (777- 869), İslam dünyasındaki iktisadî hayatı incelediği risalesi “Et-Tebessur Bi’tticare”de en değerli fîrûze taşlarının “süt renkli,  yeşil, gök mavi, saf ve eski taşlar” olduğunu anlatır.

17. asırda, Sultan IV. Mehmed devri tarihçilerinden Hezârfen Hüseyin Efendi’nin klasik tıp anlayışına dayalı bilgileri içeren kitabı “Tuhfetü’l-Erîbi’n-Nâfia li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb”de “Fîrûze taşı taşıyan kimseye yılan ve akrep gelmez. Yine fîrûze taşıyan kimseye nazar değmez.” diye yazar. 


Anadolu'da “atlı tılsım” olarak bilinir fîrûze. Türkler, fîrûze süslü bir atın binicisinin attan düşse zarar görmeyeceğine inanırlardı. Bu yüzden fîrûze rengin takı, silah, savaş kıyafetleri ve at koşum takımlarına tılsım amaçlı uygulanması yaygın bir gelenekti.


Farsça’da “pirûze” olarak anılırmış bu kıymetli taş. İran’ın 7. yüzyılda Araplar tarafından fethi, bu kadîm mücevherin ismini değil ama telaffuzunu değiştirmiş fîrûzenin. Alfabelerinde “p” harfi, dillerinde “p” sesi olmadığı için Araplar “pirûze”yi, “fîrûze” olarak anmaya başlamış. Türkler ise önce İran’da karşılaşmış “pirûze” ile, sonra Araplar’dan öğrenmiş “fîrûze” demeyi...

İran coğrafyasından doğan fîrûze, Doğu Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan yarımadasından Rusya steplerine kadar geniş bir sahaya yayılmıştır Türkler’in tarihteki hareketliliğiyle birlikte. “Ardına çil çil kubbeler” ile beraber fîrûze renkte nişanlar bırakmıştır Türkler de. Camiler, medreseler, kamu binaları, evler vb fîrûze ile tezyin edilmiştirTürkler’in ulaştığı veya kurduğu şehirlerde...


TEMA'nın yayınladığı “Ağaçlar” isimli kitapta alıçgillerden “geyik dikeni” anlatılır: Geyik dikeninin alıç adı verilen küremsi meyveleri Ekim ayında olgunlaşır. Kırmızımsı meyvesi saplı ve kümeler halindedir. Meyvenin sert tek bir çekirdeği vardır. Kışın kuşlar dallarda kalan meyvenin kabuğunu soyup, çekirdeğini yutarlar, midelerinde bir süre kalan, değişime uğrayan ama tamamen sindirilemeyen çekirdek, kuşun dışkısıyla beraber tabiata bırakılır. 18 ay sonra, yani iki bahar sonra filiz vermeye başlar alıç tohumları.”


Türkler geyik dikeni ağacından meyve yiyen ardıç kuşları gibi... İran coğrafyasından aldıklarını Rumeli’ne taşımış, Arap coğrafyasında öğrendiklerini Karadeniz’e, Çin’de tecrübe ettiklerini Kuzey Afrika kıyılarına... Ve tersi ve fazlası elbette... Tarihte birbirleriyle teması olmayan milletleri bir araya getirmiş “eski” medeniyetimiz...  Öğrendiği ve benimsediği ne varsa kendi kurnasında yıkayıp kendine maletmekle kalmamış, var olduğu coğrafyalara da taşımış. Şehirleri fîrûzelerle mamûr etmiş.



O kadar ki, Yahya Kemal “Kaybolan Şehir” şiirinde dünyaya geldiği ama sonra cebren ve mecburen uzağına düştüğü Üsküp şehrini hasretle anlatırken, hayalinde kalan en belirgin unsurlardan biri olarak şehrin fîrûze çinilerini hatırlar:

Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,
Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.

Fîrûze kubbelerle bizim şehrimizdi o
Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi o




Yahya Kemal, “Siste Söyleniş” şiirinde ise Boğaziçi’ni fîrûze bir nehre benzetir:

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Fîrûze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?


Dilâver Cebeci de fîrûze ile tezyin edilmiş şehirleri anar “Medine” şiirinde:

İçim göklerden geniş, içim süt beyaz bir nâr,
İçimde mâmureler, fîrûze şehirler var!


Osmanlı sultanları “fîrûze ile müzeyyen taht-ı şerifler ve taht minderleri” üzerinde âleme nizam vermişlerdir. Savaşçılar, fîrûze taşlarla bezeli miğferler ve kalkanlarla harp meydanlarında şecaat arz eylemişler. Kılıç ve hançer kabzalarını da süslemiş fîrûze bezemeler. Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler arasında yer alan, seyf-i saadet (Hz. Peygamber’in kılıcı) ve kını da fîrûze taşlarla süslüdür.

Kitap ciltlerinin en güzel örnekleri arasında fîrûze taşlarla süslenmiş olanlar vardı.



20. asır başlarına kadar yaygın bir şekilde kullanılan şahsî mühürler de altın, gümüş, pirinç, zümrüt, akik, inci veya fîrûze üzerine kazılırmış. 

Gelinlik kızların duvaklarında, yazmalarında bulunurmuş fîrûze. Kolye olur, küpe olur, yüzük, bilezik olurmuş. Broş olur yakaya takılır, tesbih olur ellerde sallanırmış.

Fîrûzenin en belirgin ve ihtişamlı kullanımı ise bu sayılanların dışında, çinicilik ve seramik işlemeciliğinde kendini göstermiştir. Çinicilik ve seramik sözkonusu olduğunda, fîrûze artık bir taş değil, o taşı hatırlatan rengin ismidir. Kan, altın, saman, kehribar, kül, bal, portakal, toprak, vişne, zümrüt, kiremit, çivit gibi renklere ismini veren, renklere sembol olan bir ayrınçtır fîrûze.

Milyonlarca senede yeraltında oluşan yakut, zümrüt, yeşim, akik, fîrûze gibi değerli taşların insana enerji verdiğine, insanı sakinleştirdiğine, ve rahatlamasını sağladığına inanılır. Bu kıymetli taşların renklerinin de insanda benzeri bir tesir meydana getirdiği düşünülür. Bu yüzden olsa gerek Osmanlı klasik dönem çiniciliğinde en yaygın kullanılan renklerin başında gelir fîrûze.

Bilhassa İznik çiniciliğinde kobalt mavi ve mercan kırmızısı ile birlikte kullanılmaktan usanılmayan, serinlik ve derinlik hissi veren, huzur veren bir renk olarak hüsnü rağbet görür uzun süre. Cami, medrese, saray, han, hamam, imarethâne, köprü gibi önemli mimarî eserlerin iç ve dış süslemelerinde bu inançla kullanılmıştır fîrûze.

İslam dünyasında ilk medreseler Karahanlılar ve Selçuklular devrinde tesis edilmiştir. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ilk medreselerin Nişâbûr’da açıldığını söyler. Belki de bu sebeple medreseler Nişâbûr’u hatırlatan fîrûzelerle tezyin edilmiştir çokça. Konya’da İnce Minareli Medrese’nin, Erzurum’da Yakutiye Medresesi’nin, Sivas’ta Gökmedrese’nin minarelerinde, Hiva’da İslam Hoca Medresesi’nin kubbesinde, Semerkant’ta Registan Meydanı’nda Tokat Gökmedrese ve Yağıbasan Medresesi’nin duvarlarında yer alır fîrûzeler... 

Ve camiilerde... İsfahân’da Büyük Selçuklular’dan yadigâr Mescid-i Cuma’ya girenleri selamlar fîrûze çiniler, İmam (Şah) Mescidi’nin kubbesinde bir devrin ihtişamı yansıtır. Malatya Ulu Camii’nin avlu süslemelerinde karşımıza çıkar. Buhara’da Çehar Minar’ın her bir minaresinin külahında parlar. İznik’te Yeşil Camii’de mütevazı bir iddiayı ortaya koyar. Tebriz’de Gök Medrese’nin tac kapısındadır. Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nin mihrabındadır. Yezd’de Emir Çakmak Külliyesi’nden şehre fîrûze bir gölge bırakır. Ayasofya Camii minarelerinin külahlarının altında bir hatıranın nişânesi olur, bir şerit, bant şeklinde kendini gösterir fîrûze...


Türbelerde ölümün soğukluğunu unutturur fîrûze. İstanbul’da Hürren Sultan’ın türbesini güzelleştirir, Yesi’de Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesinden Akdeniz’e doğru uzar, Yeşil Bursa’da Yeşil Türbe’ye ismini verir, Doğu Türkistan’da Tuğluk Timur Türbesi’nin duvararını tezyin eder, Konya’da Hz.Mevlana’nın kabrinden “Kubbetül Hadra” ismiyle yücelir, Semerkand’da Şah-ı Zinde’de çini bir sandukada sırlanır, Emir Timur’un türbesinin soğan formlu kubbesinde abidevî bir tesir sağlar, Üsküp’te İsa Bey Türbesi’nden Yahya Kemal’in şiirlerine taşar, Bursa Muradiye’de Şehzade Mustafa ve Cem Sultan türbelerinde “sabrın acı meyvası”nı tattırır, Erdebil’de Şeyh Sâfîyüddîn İshak Türbesi’ne cânları çağırır, İstanbul’da Mahmud Paşa Türbesi’nde adeta etrafını saran kalabalığı ve gürültüyü emer, Eyüp Sultan’da bir müjdeyi haykırır fîrûze...  




Şiraz’da Hafız’ın kabrinde fîrûze çinilerle süslü kubbenin altında “
ağaran vakte kadar ağlayan bülbül” nağmeleri dinlenir... Türbelerde “uhrevî bir sükûneti ve huzuru” yansıtır fîrûze. Ölüm ufkunu gösterirken müşfik bir türbedâr gibi bekler türbeleri. Türbelerin hayatı hatırlatan yeşil bahçeleri ve ölümü munisleştiren fîrûze çinileri içiçe geçer.


Ve şifahânelerde kullanılmıştır fîrûze... Saraylarda... Köşklerde... Köprülerde... Hanlarda... Modern dönemde hükûmet konaklarında...



Sultan Abdülaziz devrinin saray ressamı Polonyalı Stanisław Chlebowski’nin tablolarında yer alır firûze çiniler. Timur’un Yıldırım Bayezid’i esir aldığı sahneyi gösteren tabloda, fîrûze çinilerin ihtişamı Timur’un azametini de, Yıldırım Bayezid’in muazzam trajedisini de gölgede bırakır.


Fîrûze, bilinen en eski mücevherlerden biri sayılabilir aslında. Kadîm Mısır’da Tutankhamon’un altın defin maskesinde, lapis lazuris, akik ve renkli taşlarla birlikte pastel renklerde Sina fîrûzesinin de kullanıldığı görülür. Yine diğer kadîm medeniyet sahalarında Mezapotamya’da, Hindistan’da Indus Vadisi’nde ve Çin’de fîrûze ile süslenmiş takıların yaygın bir şekilde kullanımı sözkonusudur. Fîrûzenin Christoph Columb öncesi Amerika kıtasının gerçek sahipleri tarafından da kullanıldığı bilinmektedir.



 Fîrûze İpek Yolu coğrafyasında ve hinterlandında oldukça iyi bilinmesine ve itibarla kullanılmasına rağmen, uzun süre Avrupa’da önemli bir süs taşı / mücevher olarak kabul görmemiştir. Zira Orta Çağ boyunca ceberrut Roma Katolik Kilisesi fîrûzenin ancak seküler bir mücevher olarak kullanılmasına müsade etmiştir. 13. asırdan itibaren fîrûze Avrupa’da daha yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamıştır.
Türkler sırasıyla İpek Yolu’nun yağmacıları, gardiyanları, tüccarları ve  hâmisi olmuşlardır.

Avrupalı tüccarlar, Venedikliler, Cenevizliler, Floransalılar, Portekizliler, İspanyollar, Lehler, Franklar ve diğerleri Nişâbûr fîrûzesini Anadolu’dan, Türkiyeli tüccarlarından satın alır. Bu yüzden Fransızlar fîrûzeyi
Türk Taşı” mânâsına gelen “Pierre Turquoise” olarak anar. Bu isimlendirme hemen hemen bütün batı dillerinde kabul görür, yayılır. Fîrûze taşının ve renginin ismi artık İngilizce’de “turquoise”, İtalyanca’da “turchese”, İspanyolca ve Katalanca’da “turquesa”, Felemenkçe’de “turkoois”, Almanca’da “türkis”, Macarca’da “türkiz”, Sırpça’da “tirkiz”, Slovakça ve Çekçe’de “tyrkys”, Lehçe’de “turkus”, Romence’e “turcoaz”, Yunanca’da “tyrkouáz”, Fince’de “turkoosi”, İsveççe’de “turkos” diye anılır olmuştur.

Hâl böyleyken, Batı’dan geleni baş tacı yapan “yeni” Türkler’in ülkesinde, “kadîm” Türkler’in “fîrûze”si demode olur zamanla, fîrûze taşı da, fîrûze rengi de “turkuaz” ismiyle anılmaya başlanır 1950’lerden sonra.


Zaman geçer, devran döner, “kıskanılan rengini”, taşıdığı sihriyle, tılsımıyla, uğuruyla  beraber “bir orman kuytusu”na bırakır gibi şarkıların, şiirlerin içine saklar ve “ağlar, ağlar” fîrûze...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)  Bu yazı Yeşim Çoruh Çalışkan ile ortaklaşa hazırlanmış ve yayınlanmıştır... 

Tahran Kitap Fuarı'ndan

Bosna'ya ilk kez 2006 senesinin Şubat ayında gittim. Boşnaklar'a karşı yapılan katliamların üzerinden üzerinden 11 sene geçmişti.Ülke kendini toparlıyordu. Ona rağmen gördüklerim kanımı dondurmuştu, insan olmaktan utanmıştım. Mahcubiyet, üzüntü, öfke, çaresizlik vb hisler her yanımı kaplamıştı. Nefes alamaz olmuştum... Bosna'dan başka bir Halil olarak dönmüştüm... Bugün çoğu eski arkadaşımın tanıyamadığı bir Halil olmama yetmişti Bosna... Ve sonrasında şahit olduklarım: Afganistan, Irak, Myanmar, Lübnan, Mısır, Suriye... Her biri Bosna'da gördüğüm fotoğrafı teyid etmişti geçen seneler içinde... Ben bir ülkenin başına Bosna'nın başına gelenlerden daha fenasının gelemeyeceğini zannederdim safça. Bir şehir en çok Saraybosna kadar acımasızca yerle bir edilebilir diye düşünürdüm... Ve Şimdi Suriye'yi kavuruyor savaş. Kıyas yapmak istemesem de Suriye'de yaşayanların maruz kaldığı saldırıların Bosna'nın maruz kaldıklarını kat kat geçtiğini görüyorum acı içinde... Aramızda yaşayan ebleh zevat her konuda olduğu gibi bunu da iç siyasete dönük bir mesele olarak değerlendirdi senelerce. Suriye'deki savaşın sorumluları olarak bizim idarecilerimizi gördüler at gözlükleriyle. Yolda izde gördüğü Suriyeli mültecilere burnunu büktü bu zevat, şehirleri kirleten Suriyeliler'den iğrendi... Başlarını öteye çevirdiler, yollarını değiştirdiler Suriyeliler'i görünce... Bu zevatın çoğunun Suriyelileri hakir gören, aşağılayan, garipseyen paylaşımlarının ekran çıktılarını almışım, koymuşum köşeye vakti zamanında... Bakıp bakıp her seferinde lanet okuyorum onlara ve atalarına... Dün muhtemelen sıcak çaylarımızı içtik senenin bu soğuk günlerinde. Belki kestane koyduk fırına.... Kombilerimizin ayarlarını kontrol ettik yatmadan evvel... Çocuklarımızın üstünü örttük. Sabah sıcak suyla duşumuzu aldık, traşımızı olduk. Modal veya bambu elyafından yapılmış yumuşacık çamaşırlarımızı giydik. Ütülü kıyafetlerimizi giydik, ütülü değillerse ütüledik. Giyinip işlerimize gideceğiz birazdan. Geçen hafta grip aşısı olmuştuk ama neme lazım her gün bir de vitamin hapı almalıyız... Evden çıkmadan mutlaka multivitaminimizi almalıyız. Yüzümüzü gözümüzü dudağımızı kulağımızı soğuktan koruyacak kremlerimizi sürmeliyiz... Oysa milyonlarca insan, hele bugünlerde Halep'te yaklaşık 300.000 insan muazzam bir saldırının altında Suriye'de. Top, tank, uçak sistematik bir şekilde ateş ve ölüm yağdırıyor Halep'e... Adını açık seçik olarak koymak gerekiyor olanların. Tıpkı Afganistan'da, Irak'ta, Bosna'da, Filistin'de, Kafkaslar'da, Libya'da, Myanmar'da olduğu gibi bugün Suriye'de de bir "Sünni müslüman seyreltme operasyonu" yapılıyor... Senaryolar ve uygulayıcılar değişse de operasyonun muhtevası değişmiyor. Komplo teorisi gibi gelebilir belki size ama adım gibi eminim, sıra yavaş yavaş Türkiye'ye geliyor... Evet... Bir "Sünni müslüman seyreltme operasyonu" yapılıyor... Bu kez en acı olan, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya gibi olağan operatörlerin dışında İran'ın da sahne almış olması. İran asırlık kinlerini biriktirmiş, onu cesaretlendiren Batı dünyasının sessizliği ve "küçük Şeytan" Rusya'nın işbirliği ile bütün Ortadoğu'yu bir mezhep savaşının içine çekiyor kararlı bir şekilde. Suriye'deki savaşta Halepliler'e, Şamlılar'a, Humuslular'a, Hamalılar'a, İdlibliler'e, Rakkalılar'a saldıran sadece rejim güçleri ve Rusya değil, İran ve İran kontrolündeki Lübnan Hizbullah'ı da saldırıyor, hatta en çok onlar saldırıyor Suriyeliler'e. Suriyeliler'in kanını dökmekten haz alıyorlar. Sahada Suriyeliler'e karşı göğüs göğüse çarpışan en çok onlar. İran Devrim Muhafızları bünyesinde yaklaşık 10.000 asker ve milis Suriye'ye taşınmış durumda. Hizbullah'ın da 4.000 milisi de Suriye'de... Savaşın başından bu yana öldürülen İranlı asker ve milis sayısının 1.200, İranlı general sayısının 15 olduğunu hatırlatalım... Bu altyapının üzerine burada paylaştığım fotoğrafların ne mânâya geldiğini açıklayayım. Bu fotoğraflar İran'ın başşehri Tahran'da düzenlenen Tahran Kitap Fuarı'ndan. Fuara katılan İran Devrim Muhafızları / Şehit Muhafızlar standlarına bombarduman ile yerle bir edilmiş bir Halep fotoğrafını, gururla astılar. Ve gelen geçen Tahranlılar bu fonun önünde daha büyük bir gururla fotoğraf çektirdiler. Bu paylaştıklarımız o fotoğraflar... İbretle bakın yüzlerindeki psikopat ifadelere... İran'a dair bugüne kadar "mollalar İran'a" ve "Türkiye İran olmiycek" sloganlarını atmaktan başka bir algısı, kavrayışı, idrâki olmayanları kendi hâllerine bırakın. Ama İran'ın bu coğrafyalarda; Lübnan'da, Yemen'de, Irak'ta, Tacikistan'da, Afganistan'da, Pakistan'da, Suriye'de neler yaptığına dikkatle bakın... "Vatan" desem, "millet" desem, "namus" desem herkese hitap etmez söyleyeceklerim muhtemelen. O yüzden İran'ın neler yaptığını anlamanız "sizin ve çocuklarınızın" geleceği ile ilgili, hem de çok ilgili" diyeyim de bitireyim vesselam...






Kürtler'in İstiklâl Mücadelesi



Üç gün evvel Yenibosna'da, çalıştığım ofisin yakınlarında bomba yüklü bir motosiklet patlatıldı PKK tarafından. Biri ağır olmak üzere 10 kişi yaralandı.

Bu sabah biz İstanbul Caddebostan'da koşarken, PKK Şemdinli'de karakolumuza 5 ton bomba yüklenmiş bir kamyonla saldırdı. 9'u asker, 8'i sivil 17 kaybımız var.

Dün ise Ankara Haymana'da bomba yüklü bir araç Diyarbekir'den gelen bir ihbar üzerine takibe alındı güvenlik kuvvetleri tarafından. Araçlar şehre giremeden kuşatıldı. Teslim olmak istemeyen iki canlı bomba kendilerini havaya uçurdu

***

PKK iyice köşeye sıkışmış durumda bu sefer. Yaralı bir hayvan gibi şer adına, kötülük adına, ölüm adına, savaş adına ellerinden geleni ardına koymayacak bir köşeye sıkışmışlık hâli içindeler. 2 aydır sadece Şemdinli bölgesinde günde ortalama 6 PKKlı temizleniyor zira... 

***

Uzun süredir sık sık Anadolu'yu ziyaret ediyorum. Anadolu'nun orta, kuzey ve batısının büyük bir mesuliyetle davrandığını, bütün acılara ve kışkırtmalara rağmen güvenlik kuvvetlerinin kontrolündeki bu mücadeleye gayri nizamî bir şekilde müdahil olmamaya kararlı olduklarını görüyorum memnuniyetle... Boş değiller ama işin başa düşmediği kanaatindeler...

Memleketin terör yoğun coğrafyasında ve o coğrafyadan buraya taşanlar arasında ise bu mendeburlara "Kürtçülük" adına destek verenler olduğunu görüyoruz hâlâ. Şiddet, kan, ölüm, ayrımcılık, ayrışmadan başka bir şey vadetmeyen bu eli kanlı canilere lojistik / psikolojik destek veriliyor "Kürtçülük" adına... Kanı yere dökülen her askerimizden / polisimizden Elizabeth Bathory gibi sapık bir zevk alıyorlar. Bugünlerde daha yüksek sesle, daha büyük bir inatla, daha büyük bir kinle "Kürtçülük" yapıyorlar... 

Şemdinli'de öldürülen 8 sivil de Kürt... Van'da düğününde bomba patlayan insanlar da... Dürümlü'de cesetlerinin parçaları bulunamayan köylüler de Kürt'tü, evlerini terketmek zorunda kalan şehir sakinleri de... PKK tarafınan habire infaz edilen sayısız Kürt var, PKK'ya sesini çıkaran şakağına kurşunu yiyor... PKK şiddetine hedef olan daha nice Kürt, "Kürtçülük" adına PKK'ya verilen / verdikleri desteğin bedelini ödüyorlar. Canlarıyla, mallarıyla, hayatlarıyla...

Amerika'nın kurup kendilerine vereceğini bekledikleri devlette iktidar sahibi olmak için gözü dönen, bir daha bu toprakların üstünde yaşayan halklarının hiç birinin yüzüne bakamayacakları suçları işleyen PKKlılara destek verenler, onların suçlarına ortak oluyorlar... Ölümü, kanı, şeri çoğaltıyorlar... Bu topraklara, bu topraklarda beraber yaşadıkları komşularına ihanet ediyorlar... 

Diyeceğim o ki, Ankara'ya giden canlı bombaları ihbar eden vatandaşlar da Kürt'tü... Onlar sadece Ankara'da yaşayanların hayatlarını değil, kendi hayatlarını da kurtardılar bu ihbarları ile. Şiddet sarmalının kendilerine ulaşmasına mani olacak bir adım attılar... Bu yaşananların Kürtler için bir istiklal mücadelesi olduğunu düşünüyorum. İngiliz, Fransız, İtalyan, Kolombiyalı, Amerikan ve daha bilmem ne bela savaşçılarla beraber kendisine tasallut etmeye çalışan PKK'ya karşı yürütülen bir istiklal savaşıdır bu Kürtler'in... 

100 sene evvel Ermeni terör örgütlerinin bu toprakları zehirlediği gibi zehir saçıyor PKK da... Taşnak ve Hınçak idarecileri siyasî / askerî baronlar olmuştu, Ermen halkının kaderine ise tehcir kalmıştı. Senaryo tamamen aynı bugün... Akıbetin aynı olmasından korkarım... Biz öle öle sürdüreceğiz bu topraklardaki inadımızı... Bunun başka yolu, başka şekli yok bizim için... Ama terör bölgesinde yaşayanlar, kendileri belirleyecek akıbetlerini...

PKK cinayetlerini içselleştirenler, bu cinayetlere için için sevinenler, suyu zehirleyenler, bu şer ittifakına destek verenler, gün gelir karşılarında mesela yanlışlıkla ateş alan bir namlunun ucundan çıkan kurşunla yere serilen yeğenin cesedini bulur veya bir yakınını PKK bombasıyla kaybeder veya ne bileyim kurulu düzeni bozulur, terk-i diyar eylemek zorunda kalır... 

Suyu zehirleyenler, olan bitene içten içe sevinenler gün gelir Allah'ından bulur...



Bosna'ya Saraybosna'dan Gelenlere...

Bosna "börek" değildir... Bosna "cevapi" değildir... Bosna "Sarajevska" değildir... Bosna falanca cemaatin okullarının olduğu yer değildir... Bosna, üniversite sınavını kazanamayan gençlerin kapağı attığı ucuz eğitim ülkesi değildir... Bosna uzun bacaklı sarışın kızların ülkesi değildir...

Bosna kış olimpiyatları ülkesi değildir... Bosna yerin altından gürül gürül suların kaynadığı, göllerinde, nehirlerinde alabalıkların oynadığı bir ülke değildir... Bosna nehirlerinde rafting, dağlarında yürüyüş, kışlarında kayak yapılan bir ülke değildir... Bosna Baliç'in, Boliç'in, Halilhodziç'in, Dzeko'nun ülkesi değildir... Bosna Avrupa'ya en yakın coğrafyada müslüman olmanın bedelini ödeyen insanların ülkesidir benim için...




Bundan çok değil, tam 20 sene evvel Avrupası Amerikası Rusyası toplandı, bir oldu Bosna'da olup bitenler konusunda. Sırplar ve Hırvatlar Boşnaklar'ı katlederken Paris arkasını döndü, Londra gözlerini kapadı, Washington görmezden geldi, Rusya - Yunanistan keskin nişancılar (Hristiyan cihatçılar mı demeliydik yoksa?) gönderdi, Hollanda silahsızlandırdığı Boşnak sivilleri temizlemeleri (!) için Sırplar'a teslim etti, Vatikan öldürülen Boşnak sayılarına inceledi, ziyadesiyle memnun oldu...
Batı bir blok oldu... Avrupa'nın en büyük 3. ordusu olan Yugoslav ordusunun silahları ile teçhiz edilen Sırplar'ın Boşnaklar'ı etnik bir temizliğe tabi tutmalarına seyirci kaldı... Boşnaklar, bu irrasyonel insanlar tesisat borularından filan silahlar yaptı... Düşüp de patlamayan bombaları tamir edip sahiplerine geri gönderdi. Dişleriyle, tırnaklarıyla, bedenleriyle korumaya çalıştılar namuslarını, topraklarını... Başardılar da...

Ne vakit ki Boşnaklar kendini toparlayıp savaşın başında kaybettikleri toprakları geri almaya başladı, o vakit ABD harekete geçerek Bosna topraklarına barış (!) getirdi... Miloşeviç, Tudjman ve rahmetli Alija Izetbegovic'i Dayton'da bir askerî üsse kapatıp bir barış anlaşması imzalattılar. Sırplar'ın etnik temizlik yaparak ele geçirdikleri tüm yerleri Sırplar'a verdiren ve Boşnaklar'ın yaşadıkları toprakları bağımsız olarak yönetebilme ihtimalini ortadan kaldıran bir anlaşmaydı bu...


Öyle ki, Bosna'da 1992-95 arasında yapılan etnik temizliğin ve Sırplar tarafından müslümanlara karşı duyulan nefretin en bilinen örneği ve de sembolü olan Srebrenica bile, Dayton Barış Anlaşması ile "Republika Sırpska (Bosna Sırp Cumhuriyeti)"ya ver(dir)ilmiştir... İnanılır gibi değil ama yukarıdaki haritaya bakın, Srebrenica'nın nerede olduğunu gözlerinizle görün...


Bosna bir turnusol kağıdıdır. "Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın", yani Batı medeniyetinin sinsiliğinin, acımasızlığının, menfaatperestliğinin, gaddarlığının, vahşiliğinin, bizden nefretinin en bariz bir şekilde ortaya çıktığı bir turnusol kağıdıdır... 

Bugün Srebrenica Soykırımı'nın 20. seneyi devriyyesi...
Bu vesileyle Başbakanımız Bosna'da... Gidin... Siz de gidin... Dinleyin... Görün... Üzerine ölüm sinen Potocari'de, Srebrenica'da neler olduğunu hissedin... Hâlâ ölüm kokan o topraklarda ürperin...


Amsterdam'ına, peynirlerine, şaraplarına, futbolcularına meftûn olduğunuz Hollandalılar'ın orada neler yaptığını, ailesindeki tüm erkekleri Srebrenica'da kaybeden kadınlardan dinleyin!

BM üniformalı Hollandalı askerlerin silahsızlandırarak Potoçari'de kampta koruma (!) altına aldığı 10.000'den fazla Boşnağı "burayı Türkler'den temizledik" diye şehre giren Sırp komutan Radko Mladiç'e şampanya patlatarak nasıl da teslim ettiklerini bir de o insanlardan dinleyin...

***

Bosna'da güneyde, Hersek bölgesinde Poçitelj diye tarihi bir şehir var... Hırvatlar ile içiçeler. O yüzden şehir ve ahalisi Bosna Savaşı'nda büyük bir Hırvat zulmü ve katliamını tecrübe etmişler... 2012 senesinde Poticelj’e gittiğimizde, orada üzerinde ay-yıldızlı yağmurluk olan manav bir hanımefendi ile sohbet imkanımız olmuştu... İsmi Alma’ydı...
 



"Türkiye'den gelenler ikiye ayrılıyor: Dubrovnik'ten gelenler ve Saraybosna'dan gelenler... Dubrovnik'ten gelenler hiç bizim bildiğimiz Türkler'e benzemiyor..." demişti bize...

***

Sözüm Dubrovnik'ten Bosna'ya girenlere değil... Onlara söyleyerek sözümü israf etmek istemem...

Ama siz Bosna'ya Saraybosna'dan girenler... Siz ey Türkiye'nin "seljak"ları...

Bosna "börek" değildir... Bosna "cevapi" değildir... Bosna "Sarajevska" değildir... Bosna falanca cemaatin okullarının olduğu yer değildir... Bosna, üniversite sınavını kazanamayan gençlerin kapağı attığı eğitim ülkesi değildir... Bosna uzun bacaklı sarışın kızların ülkesi değildir... Bosna kış olimpiyatları ülkesi değildir... Bosna yerin altından gürül gürül suların kaynadığı, nehirlerinde alabalıkların oynadığı bir ülke değildir... Bosna nehirlerinde rafting, dağlarında yürüyüş, kışlarında kayak yapılan bir ülke değildir... 

Bosna bir turnusol kağıdıdır...

Siz ey Bosna'ya Saraybosna üzerinden gidenler...

Bosna'ya gidip de Srebrenica'ya gitmeye zahmet etmiyorsanız, rol yapmayın... "Busines" için, "itibar" devşirmek için, adam yerine konma hissinizi tatmin etmek için lütfedip gidiyorsunuz siz oraya... Bosna'ya dair hakikatli bir cümle kurmanız mümkün olamaz sizin... Rol yapmayın, ahkâm kesmeyin Bosna hakkında... Hem hamile hem bakire olunmaz... Cesaretinizi toplayın... Koparın iplerinizi... Tamamlayın Batılılaşma serüveninizi... Çıkın muasır medeniyyet seviyenize...

Gelecek sefere siz de Dubrovnik yolunu kullanın...

Boykot, Tarih, Siyaset ve Millet

Tarihi olmayan bir topluluğun millet olabilmesi mümkün müdür? Sanmıyorum... Yalanlar, hurafeler, sayıklamalar ve hayal gücü ile dolu bir “ulusal tarih yalanı” ile de bir topluluğun millet olamadığını tecrübe ediyoruz yüz senedir. Projektörler, büyüteçler hassasiyetle bir yerlere tutuluyor, gayrıda kalanlar karartılıyor, ortaya çıkan ve adına “ulusal tarih” denilen hikâye bırakın bir “millet” yaratmayı, bir “ulus” bile yaratamıyor... 

Biraz evvel Ahmed Râsim’in “Muharrir Bu Ya” isimli kitabını aldım elime... Kitabın ilk yazısı 1908’de Avusturya mallarına uyguladığımız boykota ve o zamanlardaki millî şapkamız fese dair. Satırlarda ilerledikçe, tarihsiz bir topluluğun yakın tarihine hasbelkader şahitlik ettiğimizi düşündüm. Trajedilerine, sevinçlerine ve kitlesel olarak gaza gelişlerine... Boş amellerine... Tarihsiz Türkler’in kitle hâlinde gerçekleştirdiği sığ ama ateşli boykotlar doldu zihnime... 

Bu boykot işiyle ilk olarak 28 Şubat sürecinde tanıştığımızı hatırlıyordum. “Yeşil Sermaye” olarak yaftalanan markalara karşı bir boykot kampanyası başlatılmıştı. O zamanlar çalıştığım şirketin faks makinasına “MGK toplantısında alınan karardır” diye başlayan  boykot listeleri gönderiliyordu. Hedef tahtasına Ülker, Emin Otomotiv AŞ, Kar Yatırım Hizmetleri AŞ, Assan Hyundai Otomotiv AŞ, Uzay Gıda Sanayi, Huzur Giyim Sanayi, Gencallar Giyim Sanayi, Çetinkaya Mağazaları, Saray Muhallebicileri, Net Turizm, Uzteks Gömlek, Emin Sigorta, Albaraka Türk, Tokai Çakmak gibi bildik firmaların yanısıra Merve Pastanesi, Sahan Kebap Salonları, Doyuran Lokantası (Karşıyaka), Balık Çeyiz (Bornova), Katibim Cafe, Süsler Halı Mobilya, Memba Sürücü Kursu (Çankaya), Oygur Sürücü Kursu (Karabağlar), Altınbalık Restoran (Bostanlı), Sahil Restoran (Karataş) gibi mikro hedefler de dahil edilmişti.

Kasım – Aralık 1998 İtalyan mallarını boykotla geçti. Zira Apo’yu iade etmiyordu İtalyanlar... Makarna yemeyi bırakmıştık, bazı yerlerde FIAT arabalar yakılmaya başlanmıştı hatta.. Bellona bir İtalyan markası olmadığını anlatmak için kriz yönetimine geçmişti o zamanlarda... Pirelli gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar vermişti...





ABD ve İngiltere koalisyonu Irak’ı işgal etti, 1.5 milyon insanın ölümüne sebep oldu. Nisan 2003’te Amerikan ve İngiliz mallarına boykot kampanyaları başlatıldı... Listeler gönderiliyordu emaillerimize...




İsrail 2006’da Gazze’ye saldırdığında İsrail ve Yahudi sermayesi boykotun yeni hedefi oluyordu... 

      




Ocak 2007’de karikatür krizi sebebiyle Danimarka ürünleri boykot ediyorduk milletçe. 

Temmuz 2010’da Mavi Marmara katliamı sebebiyle gündemde yine İsrail ve Yahudi sermayesini boykot vardı yine.  

Aralık 2011’de Fransız mallarını boykota yöneldik Fransa Meclisi’nin 1915’e dair Ermeni iddialarını kabul etmesi sebebiyle...

Mutfaklarımızda lavabo açtığımız pompalara kadar Çin'den sayısız ürün ithal ettiğimiz düşüncesiyle birkaç senedir Doğu Türkistan'daki zulüm sebebiyle Çin'e boykota davetleri yayılmaya başladı.. 


***

Vakti zamanında “Ekşi Sözlük”te rastladığım bir yazı geldi aklıma, onu bulup tekrar okudum bu düşünceler arasında:

Özel bir şirkette çalışan Asım Efendi Pazartesi günü uyanır. Türk malı Yataş firmasından aldığı yatağından kalkar. Banyoya gider. Amerikan yapımı Colgate diş macunu ve diş fırçasıyla dişlerini fırçalar. Amerikan yapımı Palmolive sabun ile yüzünü yıkar. İtalyan markası Armani'den aldığı takımları giyer, çocuklarının Amerikan yapımı Levi's kot pantolonlarını ve Nike ayakkabıları giymelerini izler. Alman yapımı AEG buzdolabından çıkardığı İtalyan yapımı Nutella'yı Vakfıkebir fırınından aldığı ekmeğe sürer ve İngiliz yapımı Earl Grey çayla beraber kahvaltısını yapar. Bu sırada Güney Kore yapımı Samsung televizyonunu izler, derken Japon yapımı Casio saati çalar. İşte gitmesi lazımdır. Fransız yapımı arabası Peugeot’ya atlar. İşe koyulur. Yolda Sırp Goran Bregovic'in Türk Sezen Aksu ile verdiği konserin CD’sini dinler. Arabasını garaja çeker. Hollanda bankası ING Bank'ın satın aldığı Oyakbank'a girer. Girmeden önce Yunan bankası National Bank of Greece'in hissesinin büyük bölümünü satın aldığı Finansbank'tan para çeker. Amerikan malı IBM bilgisayarında öğle tatiline kadar çalışır. Öğle yemeğinde Amerikan McDonalds'tan bir big mac yer. Öğleden sonra çalışmaya devam eder. Fransız peugeot arabasına binip eve döner. Yolda Slovenya yapımı elektrik saatinin gösterdiği elektrik parasını öder, Fransız marketi Carrefour'dan meyve sebze alır. Eve gider. Karısını da alıp İsveç marketler zinciri IKEA'nın mağazasına gider. Alışveriş yapar. Eve döner. Amerikan kaynaklı “Deal or no deal”in Türkiye versiyonu “Var mısın yok musun”u izler. Türk malı Yataş yatağına girer. Uyur... 

Özel bir şirkette çalışan Asım Efendi Salı günü uyanır. Türk malı Yataş firmasından aldığı yatağından kalkar. Banyoya gider. Amerikan yapımı Colgate diş macunu ve diş fırçasıyla dişlerini fırçalar. (.....) 

İşe geldiğinde bilgisayarında bir mail vardır: ‘Boykot edeceğimiz X ülkesi malları’ yazıyordur.”

***

"Rutin hayat alışkanlıklarımızı değiştirmedikçe herhangi bir boykotun tesirinin olamayacağını" anlatan nefis bir yazdır bu... Siyasî, iktisadî ve askerî  yetersizliklerin üstünün gürültüyle örtülmeye çalışılmasından başka bir şey değildir olan. Eğer biraz tarih bilseydik, 1908’de Avusturya mallarını boykot ederek Bosna – Hersek’i ilhâktan koruyamadığımız anlardık. 

Dilerseniz önce Ahmed Rasim’in biraz hamasî, epeyce de safça yazısını iktibâs edelim (yeniyetmeler için “alıntılayalım”) öncelikle, daha sonra da hikâyeyi geri sarıp aslında o vakitler neler olup bittiğini anlamaya çalışalım hep birlikte... 

Ahmed Rasim’in yazısının ilgili bölümleri şöyle:

Fes Hakkında 
24 Ekim 1908 (11 Teşrinievvel 1324)
(İstişâre mecmuasının 6. sayısından)

Bosna-Hersek'in Avusturya'ya katılması, bize külahları değiştirtti. Hürriyet aylarının daha üçüncüsün tamamladığımız bir sırada başımıza Bulgaristan istiklâli, Bosna – Hersek’in ilhâkı, Girit Meselesi adlarıyle çıkan bu üç püsküllü belânın Avusturya entrikası olduğunda şüphe kalmayınca, aleyhlerine bir ekonomik savaş açarak, mallarını keçe – külâh ettik (...)


Bu âna kadar millî başlık gözüyle baktığımız feslerin Avusturya fabrikalarında yapılmış olması yüzünden aleyhine, hemen hemen umumîye yakın bir cereyan belirterek keçe külâh, arakıyye, kalpak giymek hevesine düştük. (...)

Boykotajın, yani iktisadî farkın Avusturya’dan yapılan ithâlât leyhine yöneltilmiş en tesirli bir intikâm teşebbüsü olduğunda şüphe yoktur.
(Muharrir Bu Ya, MEB Yayınları, İstanbul – 1990, Sayfa: 17-18)

***

Şimdi bir bakalım Ahmed Rasim'e bu satırları yazdıran gelişmelerin arka planına...

Devir Sultan Abdülaziz devridir (Haziran 1861 – Mayıs 1876). İngiltere ve Fransa ile birlikte girdiğimiz ve Rusya’nın mağlup edildiği  1853-56 Kırım Harbi dış ilişkilerde büyük bir rahatlama getirmemiştir. Rumeli’de Romen, Sırp, Karadağ ve Rum isyanları İngiltere ve Fransa tarafından desteklenmektedir. Lübnan ve Girit kaynamaktadır. Kırım Harbi’nin getirdiği borç yükü ağırdır. Buna karşılık donanma başta olmak üzere bir modernizasyon ve gelişme hamlesi yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak devlet idaresinde  kargaşa had safhadadır. Bürokrasi içinde çekişme, iktidar mücadelesi, Fransa yanlısı, İngiliz yanlısı, Rus yanlısı siyasî tavırlar çatışmaktadır. Yusuf Kamil Paşa, Keçecizade Mehmed Emin Fuad Paşa, Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa, Mahmud Nedim Paşa, Mithat Paşa, Sakızlı Ahmed Esad Paşa, Şirvanlızade Mehmed Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa ardarda ve defalarca sadrazamlığa getirilip – azledilir, siyasî istikrâr bir türlü sağlanamaz. Derken 1876’da bir saray darbesi ile Sultan Abdülaziz katledilir ve ardından Avrupa’ya şirin görünmek ve Rusya’ya karşı desteklerini alabilmek için Meşrutiyet ilân edilir. Ancak devlet idaresinde muazzam bir boşluk vardır. Diplomasi kanalları işlememektedir. Ordu da savaşa hazır değildir. Fırsatı ganimet bilen Rusya 1877’de “Meşrutiyet” idaresi altındaki Devlet-i Aliyye’ye harp ilan eder. 

Osmanlı Devleti 1877-78’de Rusya ile giriştiği bu savaşta (93 Harbi) tam bir hezimete uğrar. Fransa ve İngiltere Rusya’nın Osmanlı’ya saldırmasına bu sefer izin vermiştir. Ancak savaşta Yeşilköy’e kadar (o günkü ismiyle Aya Stefanos) gelen Rus birliklerinin İstanbul’u işgâline, İstanbul’a gelen İngiliz donanması mâni olur. Böylece Ruslar’a nerede durmaları gerektiği söylenir İngiltere ve Fransa tarafından. Önce Ayastefanos, daha sonra da onun düzeltildiği Berlin Anlaşmaları ile Osmanlı Devleti çok şey kaybeder. Kaybettikleri arasında doğuda Kars, Ardahan, Batum vardır. Desteklerinden dolayı (!) Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanır. Teselya Yunanistan’a, Dobruca Romanya’ya, Niş Sırbistan’a bırakılır. Bulgaristan Prensliği kurulur. Bosna – Hersek hukukî olarak Osmanlı toprağı olarak kalacak olmakla beraber Avusturya-Macaristan tarafından yönetilmeye başlanacaktır. Bu anlaşma bahane gösterilerek 1881’de Tunus Fransızlar tarafından işgâl edilir. Anlaşma fecidir. Karlofça’dan bu yana yapılan en kötü anlaşmadır Berlin Anlaşması. “Hasta Adam”ın fişi çekilmek üzeredir. 

Derken başa geçen genç padişah II.Abdülhamid’in devri başlar. Meşrutiyeti ilgâ eden Abdülhamid, kendine has yöntemlerle ülkede kontrolü eline alır. Ancak durum çok nâziktir. Ermeniler devlet kurma hazırlığındadır. Zeytun ve Sason’da Ermeni isyanları patlak verir. Girit’te Rumlar isyan hâlindedir. Makedonya bir kör yumağı şeklindedir. Batılı devletlerin eli her şeyin üstündedir. Her problemli alanda batılı bir komiser görevlendirilmiştir. Ama iyi giden şeyler de olur memlekette. 1897’de Yunanistan ile bir savaşa girişilmiş ve kazanılmıştır. Eğitim hamlesi yapılır, memleketin dört bir yanında okullar açılır. Ülke toprakları dört yandan demir ağlar ile örülmektedir.


Devir, karışıklıkların hâd safhada olduğu bir devirdir. Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki rekabet de hızla artmaktadır.
Aynı zamanda Osmanlı devleti içinde Batı’dan etkilenen, Batı terbiyesi almış, Batılı ideolojilerle düşünen bir idareci sınıfı ortaya çıkmıştır bu dönemde. İsmine önce Jön Türkler denilen, ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ülke idaresine talip olan bu kitle, bu zorlu dönemde ülkeyi ilân edilecek olan bir meşrutiyetin kurtaracağı hülyasındadır. Tezlerine iman etmişlerdir. Kızıl Sultan’ın, zorba padişahın, diktatörün, tek adamın gitmesiyle tüm sorunlar çözülecektir.

Türkler, Ermeniler, Arnavutlar, Kürtler, Araplar vd’den oluşan bu heterojen kitlenin ortak bir gelecek projeksiyonu yoktur. Ortak bir nefretin güdülediği bir hareket söz konusudur. Öyle ki, ayrılıkçı Ermeni partileri ile milliyetçi Türkler, Sultan Abdülhamid’e karşı bir araya gelmiş, bir cephede buluşmuşlardır. Öyle ki 1905’te Sultan Abdülhamid’e karşı Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaklar tarafından girişilen suikast girişimi Tevfik Fikret tarafından “Ey Şanlı Avcı!” diye övülecek kadar obsesif bir ruh hâli Batı eğitimli bu kitleyi sarmıştır. Ateşli Türk, Arnavut, Kürt, Arap, Ermeni milliyetçileri, koyu İslamcılar, liberaller, mutlak Batılılaşmacılar, ayrılıkçılar birliktedir. Toplantılar genellikle Sultan Abdülhamid’in ulaşamayacağı yerlerde, mason localarında veya Batılı ülkelerin elçiliklerinde yapılmaktadır. Batı medyası da Sultan Abdülhamid’e karşı koordineli kampanyalar yürütmekte, onu “Kızıl Sultan” ilân etmekte, Türkiye’deki her türlü muhalif hareketi desteklemektedir. 



***


Konuyu çok daha fazla uzatıp sizi yormak istemiyorum. Bu kısmı kısaca toparlayayım. Meşrutiyetin ilân dilmesi için Sultan Abdülhamid’e karşı, İttihat ve Terakki Partisi öncülüğünde isyanlar çıkmaya başlar. 

Bir Firzovik Olayı vardır ki, neredeyse Gezi Parkı Olayları’nın birebir aynısıdır. Arnavutlar bağımsızlık / özerklik talepleri arasında gidip gelmektedir. 

Derken Rumeli’ndeki Osmanlı ordusundan bir kısım subay ordunun cephaneliğini basıp, silahları aldıkları gibi dağa çıkar. Başlarında birkaç sene sonra “ne şehittir ne gazi / bok yoluna gitti Niyazi”diye anılacak olan Resneli Niyazi vardır. Daha sonra Cumhuriyet’in Çanakkale mebusluğu ile ödüllendirilecek olan İttihat Terakki fedailerinden Mülazım Atıf (Kamçıl), Osmanlı ordusunun generallerinden Arnavut Şemsi Paşa’yı Rumeli’de Manastır’da (Bitola) şehid eder. 

Bu gelişmeler üzerine Sultan Abdülhamid devletin bu çok nazik döneminde, bir iç savaşın telafi edilemeyecek maliyetini hesaplayarak isyancıların isteklerine boyun eğer, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’i ilan eder. Bugün Şişli’deki Abide-i Hürriyet o günlerin hatırasıdır. Sultan Abdülhamid devrilmiştir. İyi iş başarılmıştır. Devrimci bir haz ve gurur tüm ruhları sarhoş etmiştir. Her şeyin sorumlusu, Kızıl Sultan, diktatör, tek adam Sultan Abdülhamid devrilmiştir. Bu Batı’nın da nefret ettiği figürün temizlenmesiyle her şey temizlenecektir. Her kötü şeyin sorumlusu odur. Batı’nın bize bakışı değişecektir. Devrim umudun, devrim hürriyetin, devrim adaletin müjdecisidir. Öncelikle geçmişle hesaplaşmak gerekmektedir. 

Devrim ruhunun herkesi sarhoş ettiği o günlerde beklenmedik gelişmeler ardı ardına gelir. 5 Ekim 1908’de Bulgaristan bağımsızlığını ilân eder. Aynı gün Girit, Yunanistan’a katıldığını duyurur.  Bir gün sonra 6 Ekim 1908’de sıra Avusturya – Macaristan’dadır. Avusturya – Macaristan 1878’den beri idare ettiği Bosna – Hersek’i kendi topraklarına kattığını ilân eder. Nisan 1909’da bu sefer Ermeniler Adana’da isyan edecektir. Yeni kurulan hükûmetler, dışarıda meydana gelen bu gelişmelerin altında ezilmekte, ülkede kontrolü ve istikrarı sağlayamamaktadırlar. Süreç, Trablusgarp’ın (Libya) İtalyanlar’a kaybedilmesi; Arnavutluk, Kosova, Makedonya ve Batı Trakya’nın Balkan Savaşı sonucu elden çıkması; Birinci Dünya Savaşı’na girilerek hem muazzam miktarda toprağın, hem de milyonlarca insanın kırılması ile devam eder. Eldeki tek teselli 1924’te tutunmamıza müsade edilen bir avuç toprak parçası olacaktır...

Dilce susup 
bedence konuşulan bir çağda 
biliyorum kolay anlaşılmayacak 
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın 
yanık yağda boğulan yapıların arasında 
delirmek hakkını elde bulundurmak” diyor Şâir...

Kolay anlaşılmayacak yazdıklarımız. Her şeyi boykotla veya devrimle çözebilecek olduğumuzu; dahası boykot veya devrimin bir şeyleri daha iyiye götüreceğini düşünen ilkel zihinleri hatırlatıyor Ahmed Rasim bize... Bu sabah Ahmed Rasim’in saf / safiyâne yazısındaki boykotun bizim tarihsiz topluluğumuzun bir refleksi olarak devam ettiğini görünce, Abdülaziz ve Abdülhamid devirlerinin bu topraklara hayır getirmeyen devrimci ruhlarını hatırladım gayriihtiyari... O devrimci ruhların Şeytanla bile işbirliği yapabilecek kadar kendinden geçmiş nefret psikolojilerini hissettim derinden. Gelecek vizyonsuz bu kitlenin Abdülaziz ve Abdülhamid’in düşürülüşlerinden sonra bu topraklara ödettikleri bedelleri, bu topraklarda yaşayan insanlara kaybettirdiklerini düşündüm. 

Bu perspektifle günümüze bakınca irkildim...

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i  "tekerrür"  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
diyen millî şairimiz Arnavut Âkif’i andım...

Tarihin bize haykırarak anlattıklarını düşündüm...

Düşüncelerimde yanılmayı ümit ettim...