Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan...

Eşyayı yerine koymaya niyet eyleyelim... Bugüne dair kısa kısa bir kaç kelam edeyim... Bugünün bendeki karşılığının ne olduğunu belirteyim... Tarihe kendimden bir not düşeyim...
****

Meclis 23 Nisan 1920'de kurulur ya bize okullarda ezberletildiği şekliyle...
24 Nisan 1920'de, kuruluşundan hemen bir gün sonra ilk kanununu yayınlar Meclis, bu kanunun ismi "Ağnam Kanunu"dur...

TBMM’nin ilk çıkardığı kanun olan bu Ağnam Kanunu, basitçe ifade etmek istersek, hayvan vergileri dört katına çıkarılmasına dairdir...

***
TBMM ilk meclisimiz değildir. 1908'den beri Osmanlı Devleti parlementer monarşi ile idare edilmektedir. I.Dünya Harbi'ni kaybeden Osmanlı Devleti'nin İstanbul'da bir Meclis-i Mebusan'ı vardır... Hatta Mustafa Kemal Paşa bu Meclis-i Mebusan'a başkan olmaya gayret etmiştir de nasip olmamıştır. Bu Meclis-i Mebusan şu meşhur "Misak-ı Millî"yi ilan eden meclistir...

Bakın alttaki haritaya, "Meclis-i Mebusan", bugün İstanbul'da bir cadde ismidir...





















***

Çanakkale geçilmiştir. 13 Kasım 1918'den itibaren İstanbul Fransız ve İngiliz işgâli altındadır. 28 Ocak 1920'de millî bir yemin yayınlar Meclis-i Mebûsân, yani şu meşhur Misak-ı Milli'yi yayınlar... İngiliz ve Fransızlar'ın istanbul'daki işgâli 16 Mart 1920'de resmiyete dönüşür. Meclis-i Mebusan, işgal güçlerinin, yani Fransız ve İngilizler'in baskısıyla önce iş göremez hâle getirilir, mebusların bir kısmı tutuklanır, Malta'ya sürülür. Nihayetinde Meclis 11 Nisan 1920'de resmen kapatılır.

Meclis-i Mebusan'ın mebuslarının çoğu Ankara'ya geçip orada toplanmaya, yasama faaliyetlerine orada devam eder. Eksik vekiller sancaklarda yapılan seçimlerle tamamlanır. Nihayetinde 11 Nisan'da İstanbul'da dağıtılan Meclis, 23 Nisan'da Ankara'da toplanmış olunur...
Ankara'daki Meclis, 23 Nisan Cuma günü Hacı Bayram Camii'nde kılınan Cuma namazının ardından dualar ile açılır.
Ankara'da toplanan "Meclis-i Mebusan" üyeleri, bu yüzden 24 Nisan'da "Ağnam Kanunu"nu çıkarmıştır. Yani İstanbul'da yarıda kalan işlerini devam ettirmişlerdir...
Tarihte kesinti olmaz, 23 Nisan 1920 ile ilgili bize okullarda anlatılmış olan, çocuklarımıza hâlen anlatılan "kuruluş efsanelerinin" çoğu yalan, yanlış, eksik veya çarpıtılmıştır... 23 Nisan'da kurulan yeni bir meclis değil, İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın Ankara'da, yani güvenli vatan topraklarında yeniden toplanmış hâlidir. 

***
I.Meclis de denilen bu meclisimiz "Gazi Meclis"tir. Millî Mücadele'yi yürütmüş, vatan müdafası için varını yoğunu ortaya koymuştur. 

***


6 Mayıs 1920'de ilk şehitlerini verir I.Meclis. Trabzon mebusu Eyüpzâde İzzet Bey ve Gümüşhane mebusu Kelkitli Ziya Bey yasama çalışmalarına katılmak için Ankara'ya giderken yolda, Çarşamba yakınlarında şehit edilirler. 

Millî Mücadele'yi yürüten I.Meclis'te fikir ayrılıkları sonucu iktidar ve muhalefet oluşumları da ortaya çıkmaya başlamıştır tabii olarak. 


I.Meclis'teki muhalefetin en önemli ismi Trabzonlu mebus Ali Şükrü Bey idi. 27 Mart 1923'te Mustafa Kemal Paşa'nın özel muhafız alayı komutanı olan Topal Osman tarafından ortadan kaldırılmış, Gazi Meclis terörize edilmiştir... Öyle ki, cinayetin ardından yaralı olarak ele geçirilen Topal Osman, tutuklu iken kafasına sıkılan kurşunlarla bu cinayet hakkında ebediyen konuşamaz hâle getirilmiştir.

Meclis'teki cinayetler 9 Şubat 1925'te Deli Halit Paşa'nın, 
Rauf Benli ve Ali Çetinkaya (Kel Ali) tarafından katledimesi ile devam edecek, Ankara'daki mecliste siyaset, silahların gölgesinde yapılmaya çalışılacaktır. 

***


24 Temmuz'da Lozan Anlaşması imzalanmış ancak TBMM'nin Misak-ı Millî'den çok taviz verilip (Batı Trakya, Musul, Adalar vd), İngilizler'in dümen suyuna gidildiği gerekçeleriyle bu anlaşmayı onaylamama ihtimali ortaya çıkınca, çoğu İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'dan gelmiş olan, Millî Mücadele'yi veren, 1920 Meclisi fesh edilmiş, 11 Ağustos 1923'te dikensiz gül bahçesi şeklinde kurulan muhalefetsiz yeni meclis ile önce Lozan Anlaşması imzalanmış, sonra bir oldu-bitti ile Cumhuriyet ilan edilmiş, bir süre sonra hilafet kaldırılmıştır... Bu yeni Meclis, Gazi Paşa'nın ifâdesiyle "Kız Gibi Bir Meclis" olmuştur...
Daha sonra İzmir Suikasti bahanesiyle yapılan idam ve mahkumiyetler ile muhalefet topyekûn tesirsiz hâle getirilecektir.

Kısa sürede Batı'ya verilen diğer sözler de yavaş yavaş tutulacak, Türkiye topraklarında yaşayanlar dönüştürülecek / uysallaştırılacak, böylece iyice göze girilecek, dünya sistemine uysal bir şekilde dahil olma süreci tamamlanacaktır...

***



Daha sonraları ismi "Çocuk Esirgeme Kurumu" olarak değiştirilecek olan "Himaye-i Etfâl Cemiyeti" 1921 senesinde esas olarak şehit çocuklarının, öksüz, yetim ve kimsesiz çocukların bakımını üstlenmek amacıyla kurulmuştur.

10 senedir devam eden savaşlarla imparatorluğun erkek nüfusu kırılmıştı. 13 milyonluk nüfusun 8.5 milyonu kadındı. Öksüz, yetim, kimsesiz çocuklar her yerde, her şehirde, her kasabada, her mahallede, her köydeydi. 

Devlet destekli bir hayır kurumuydu Himaye-i Etfal Cemiyeti. Yetim çocuklarına gelir kaydetmeye çalışıyor, bunun için büyük gayret gösteriyordu. Bu cemiyet 1929'da bir genelge yayınlayıp. 23-29 Nisan'ı "Çocuk Haftası" olarak ilân eder... 23 Nisan da 1927 senesinde "Çocuk Bayramı" olarak ilân edilir...

Ankara merkezli elitist hareket, kısa sürede birçok başka şeyi dönüştürdüğü gibi Himaye-i Etfâl Cemiyeti'nin çocuklarla ilgili siyasetini de değiştirir... Şehit ve gazi çocuklarının daha iyi şartlarda eğitilmesi, bakılması ve yetiştirilmesi amacıyla ihdas edilmişti cemiyet... Ama 23 Nisan kutlamaları valilerin, müdürlerin, memurların çocuklarını giydirip süsledikleri kortejlere kattığı bir şenlik havasına dönmeye başlar, ruhundan, özünden uzaklaşır kısa sürede...


Şu afişler bize çok şey anlatıyor aslında tek başına... Daha 1927 öncesi, Himaye-i Etfal Cemiyeti bastırdığı afişlerde "Şoförler Çocuklara Dikkat !!" veya "Çocuklar Otomobillere Dikkat !!" diyordu.

Cemiyet düzenlediği "Gürbüz Çocuk" yarışmalarında İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü'yü birinci falan seçiyordu... Şehit çocukları, yetimler, öksüzler, kimsesizler unutulmuş, bunların yerini Cumhuriyet elitlerinin çocuklarına dönük şenlikler almış, böylece "miilî hakimiyet" başta olmak üzere "meclis"in temsil ettiği kavramlar sulandırılmaya başlanmıştı...

Bunların üzerine Zekeriya Sertel o günlerde bakın neler yazmış "Resimli Ay" dergisinde:

"23 Nisan çocukları eğlendirmek günü değildir. Himaye-i Eftâl'in yaptığı programı yanlış tatbik edenler, bunu bir eğlence günü kabûl ettiler... 23 Nisan açların, hastaların, işte çalışan çocukların günüdür. onların dertlerinin konuşulacağı gündür."

Aral Gölü Gibidir Memleketim...

Bugün Çanakkale Deniz Muharebeleri’nin seneyi devriyesi...

Şimdi düşünüyorum da millet olarak, devlet olarak, ülke olarak Aral Gölü gibiyiz adeta... Kendisini besleyen Amu Derya (Ceyhun) Nehri’nin suları alınıp başka amaçlarla kullanılan, bu yüzden beslenmeyen, beslenemedikçe kuruyan, sahası daralan, arkasında izler bırakıp yatağından çekilen, küçülen Aral Gölü gibiyiz... 

19. ve 20. asır boyunca yaşadığı her coğrafyada katledilen, yaşadığı her coğrafyadan sürülen, yaşadığı topraklardan kaçmak zorunda bırakılan bir milletiz... Macar Ovalarından bu yana bırakın bir Türk veya müslümanın yaşamasına, bir caminin minaresini görmeye bile tahammül edemeyen yıkıcı, yok edici, kan dökücü bir medeniyetin, Batı medeniyetinin saldırılarına uğradık koca asır boyunca... Kafkaslar’dan, Balkanlar’a kadar olan coğrafyamızda katledilen, kıyımdan geçirilen kim varsa hepsi için gidebilecekleri bir vatan oldu bu coğrafya. Garibin, gurebanın, mazlumun, mağdurun, düşenin geldiği sığındığı rahmet toprakları oldu Anadolu en sonunda...


Aral Gölü gibi çekile çekile geldiğimiz bu son bakiyemizde, bu son topraklarımızda geçen son 80 – 90 senemiz de çok kolay olmadı. Dünyanın yeni efendileri ile, Batı dünyası ile bir ast/üst ilişkisi ile geçti bunca sene... Hep kolladılar, hep kontrol etmek istediler bizi... Hep efendimiz olmak istediler... Bu arada işlerimiz çok iyi gitmedi. Hakikaten istiklâlimize sahip olamadık, hatta insanlarımıza iş bulamadık, aş veremedik seneler boyunca. Fukaralık, yokluk, garibanlık bırakmadı halkın yakasını... Öyle olunca 1960’lardan itibaren Avrupa ülkelerine işçi olarak gitmeye başladı Anadolu insanı...

***

1856 sonrası Kafkasya’dan muhacir çıkarak Tokat’ın Pazar ilçesinde Kaledere köyüne yerleşen ailelerden birinin çocuğu olan Abdül Özdemir de 1960’ların başında geçim derdinden Alamanya yollarına düşer. 1965 senesinde Alamanya’da bir oğlu olur Abdül Özdemir’in... Adını Cem koyar. Almanya doğumlu Cem, bütün tahsilini de Almanya’da tamamlar.
Lisenin ardından sosyal pedagoji okur. 1987'den itibaren eğitimci ve serbest gazeteci olarak meslek hayatına atılır. ABD ile Avrupa arasında işbirliğini geliştirmeye yönelik bir Amerikan düşünce kuruluşu olan The German Marshall Fund (GMF) adına muhtelif projelerde görev alır.  Derken Alman Yeşiller Partisi'ne üye olur. 2008’de partinin eşbaşkanlığına adaydır artık. 1994 - 2002 yılları arasında Yeşiller Partisi'ni Alman Federal Meclisi'nde temsil eder. 1998'den itibaren Yeşiller Meclis Grubunun iç politika sözcüsü olur. 

Cem Özdemir, Türk toplumu ile veya Çerkezlerle hiç irtibat hâlinde olmaz hayatı boyunca... Üstün Almanlar’ı mutlu edecek yamanma davranışları gösterir. Sürekli Almanlar tarafından gözleniyormuş da her hareketinde “aferin” almak istermiş gibi davranır. Almanlar tarafından takdir üzerine takdir görür. 2004 yılında Avrupa Parlamentosu'na seçilir.

Her seferinde Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti hükumetleri iiçin aşağılayıcı bir dil takınır. Türkiye’yi zedeleyecek hiçbir eylemden geri durmaz. Özdemir, Türkiye aleyhindeki bütün faaliyetlerde, Türk görünümlü bir Alman olarak öne çıkartılır. 

Mesela Kasım 2014’te yapılan Yeşiller Partisi Kongresinde Suriye’deki PYD’ye (=PKK) silah yardımı önerisini getirdi Özdemir. Ama önerisi kabul edilmedi. Suriye’deki savaş boyunca Türkiye’yi DAEŞ’e yardım etmekle suçladı.

 17 Mart 2015 tarihinde 
Erivan'da bulunan Ermeni Kırımı anıtı Tsitsernakaberd'i ziyaret ederek saygı duruşunda bulundu ve çelenk bıraktı. Özdemir burada yaptığı açıklamada Türkiye'yi, Ermeni Kırımı'nı soykırım olarak tanımaya, Alican Sınır Kapısı'nı açmaya ve Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirmeye davet etti.

Suruç patlamasının ardından Temmuz / Ağustos 2015’te PKK hendekler kazarak bazı şehirlerde özyönetim ilân etmiş, devlet buna karşı mücadele başlatmıştı. Cem Özdemir 15 Eylül 2015 tarihinde, Şırnak’taki çatışmalarını yerinde incelemek üzere Cizre’yi ziyaret etti. Özdemir burada yaptığı konuşmada Cizre’de yaşanan sivil ölümlerinden Ankara’nın sorumlu olduğunu iddia etti ve “Demokratik bir devlet sorunları böyle çözmez” ifadesini kullandı.


Eylül 2015’te “Diyanet Teşkilatı, Türkiye'nin Almanya'daki öncüsü olarak çalışıyor ve buradaki imamları vasıtasıyla etkinlik kazanıyor. Almanya'daki Müslümanlar, AK Parti'nin esiri durumunda” diye açıklamalar yaptı. 

25 şubat 2016’da Cem Özdemir’in başını çektiği Yeşiller’in inisiyatifi ile Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar ve Yeşiller “1915 Olaylarının” soykırım olduğuna dair müşterek bir karar tasarısı üzerine anlaştılar.
 Öyle ki Özdemir tasarının başlığında sürgün ve kıyım yerine açıkça soykırımından söz edilmesini sağladı.
Ermeni Soykırımı Tasarısı” 2Haziran 2016’da Alman Federal Meclisi’nde oylanarak kabul edildi. Özdemir, oylama öncesi yaptığı konuşmanın bir bölümünde Talat ve Enver Paşa'nın adını anarak "katillerdedi.

Özdemir Ocak 2017’de Türkiye'ye başkanlık sisteminin gelmesini sakıncalı bulduğunu söyledi ve "Erdoğan'ın istediği başkanlık sistemine diktatörlük diyoruz" açıklamasını yaptı.


Özdemir 8 Mart 2017’de, Alman devletinin destekleyeceği Türk Alman televizyon kanalı kurularak Cumhurbaşkanı Erdoğan'a cevap verilmesini gündeme getirdi.

***



10 Mayıs 2016’da Almanya’yı ziyaret eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu Cem Özdemir ile samimi, sıcak, dostane bir şekilde görüştü...
***

Dün, yani 17 Mart 2017 günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Denizli’de Çardak ilçesinde kahvehanede vatandaşlarla buluştu. Bu buluşma esnasında bir vatandaş kendisine "Ermeni soykırım yasa tasarısını tanıyan Yeşiller Partisi Eş Başkanı vatan haini Cem Özdemir ile görüştünüz" diyince de ne yapacağını şaşırdı. En son “dört sene evvel görüştüm” diyerek, yalan söyleyerek durumu toparlamaya çalıştı... Videosunu aşağıda paylaşıyorum...


video


***

Bir video daha paylaşıyorum son olarak... 

video

Osmaniye’nin Bahçe beldesinde ki sayın Devlet Bahçeli'nin beldesiymiş burası, bir abimiz dile geliyor da diyor: “Ula teröristin bastığı yere basıyor bu adam, nasıl edecüğ bu adamı yav!?”

Söyleyeceklerim bundan ibaret...
Dağılabilirsiniz...

Çanakkale Deniz Savaşları'nın Seneyi Devriyesi Münasebetiyle

Bugün 18 Mart... Çanakkale Deniz Muharebeleri'nin seneyi devriyyesi... Ama sadece deniz muharebelerinin... Çanakkale'nin bir de kara muharebeleri vardır... O ayrıdır... Neyse...

18 Mart tarihî önemi sebiyle "Şehitleri Anma Günü" olarak kutlanıyor bir süredir ülkemizde... Bu coğrafyaya, bu coğrafyada yaşayan insanlara kasteden nice kahpeye, nice kalleşe, nice cenabete (ecnebi-yabancı demektir), nice haine, nice düşmana karşı tavır almakta tereddüt etmeyen insanların toprağıdır vatanımız... Topraklarımızı işgâl etmeye gelen ecnebîlere karşı Çanakkale'de tereddüt etmeden göğsünü siper eden, şehit olan, gazi olan atalarımızın ruhları şâd olsun diye dua edelim bu vesileyle...

Çanakkale Savaşları'ndan bu yana çok şey değişti(rildi) coğrafyamızda. Milyonlarca şehit verdik. Devletimiz yıkıldı. Topraklarımız işgal edildi. Büyük bedeller ödeyerek çok azını kurtarabildik topraklarımızın. Kurtarabildiğimiz topraklarımızın üzerinde bir devlet kuruldu. O devlet de giderek düşmanlarımızın dümen suyunda gider oldu... Neyse...

***

102 sene evvel, 1915'te Çanakkale düşmanlarımız olan Fransız ve İngilizler'in taarruzuna uğradığında, vatan topraklarımızın ayrılmaz bir parçasıydı Halep. Bin küsür senelik şehrimizdi. Halep'imizdi... Antep'in, Urfa'nın, Kilis'in bağlı olduğu vilayet merkezimizdi...  Halep oradaysa, arşın buradaydı. O kadar bizdik Halep, o kadar bizimdi...

Bize yüz senedir Yunan ve Ermeni düşman diye anlatılıyor ki vallahi yalandır. Rum ne ki, Ermeni ne ki bize düşman olsun. 1000 senelik komşularımız Ermenileri, Rumları zehirleyen, kışkırtan, silahlandıran, isyana teşvik eden, ellerine silah veren hep Batı'dır... İstisnasız Batı'dır...

Değişen pek bir şey yok bugün de... Batı dün Fransa, İngiltere, İtalya, Rusya idi, bugün ABD'de de onlara ilave oldu, birleştiler AB oldular bir de... Geçmişte Ermenileri, Rumları nasıl kışkırttıysalar, bugün de aynısını Kürt kardeşlerimize yapıyorlar... Yiyen az, yemeyen çok... Neyse...

***

Aradan 102 sene geçti. Çanakkale geçilmedi, sonra 1918'de geçildi, sonra 1923'te geri verildi, alındı... Neyse... Hikayeyi biliyorsunuz işte...

1918'de Halep'imiz işgâl edildi. 99 sene evvel... Halep'imize o gün bugündür pasaportla girer, hatta artık pasaportla bile giremez olduk. Halep kalmadı neredeyse... Geriye kalan Halep'te de Halepli kalmadı belki de. Fransız işgali, Baas işgali derken, İran/Rus işgali yaşıyor Halep şimdilerde... Haleplilerin çoğu eski Türkiye'de, asırlık memleketlerinde...

***

O Halep'in kırsal kesiminde, rejim kontrolünde olmayan Etarip ilçesinde bir köyde, Cina (Cinnah) köyünde 300 kişilik bir cemaat yatsı namazı kılıyordu iki gün evvel... Derken önce uçak uğultuları duyuldu. Ardından dört kez ardarda cami vuruldu... 58 sivil öldü, yüzden fazla sivil yaralandı vurulan camide...


video

Camide ibadet eden insanlara gökten gelip de bomba yağdıranların kimler olduğu anlaşılamadı en başta. ABD, Rusya'yı suçladı anında. Derken ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Halep'in Cina köyü yakınlarında bir hava saldırısı gerçekleştirdiklerini kabul etmek zorunda kaldı. Ama CENTCOM, "El Kaide'ye ait bir toplanma yerinin vurulduğunu ve çok sayıda teröristin öldürüldüğünü" iddia etti arsızca...

Oysa AA'nın haberine göre camide yatsı namazı kılanlar El-Kaide ile de ilgisi olan insanlar değildi. Radikal / marjinal gruplara mesafesişyle bilinen, Suriye'nin tebliğ cemaati mensuplarıydı. ABD bu bölgede rejime ve PYD'ye karşı direnen halkın mücadele potansiyellerini kırmak için yaptığı orta/uzun vadeli bir planı uyguluyor olmalı...

***

Çanakkale Deniz Savaşları'nın ardından 102 sene geçti... 102 senedir Halebimiz esir. Dünyanın bir ucundan gelen Amerikalılar, Ruslar, İranlılar, İngilizler, Fransızlar Haleplileri öldürüyor türlü bahanelerle... Ve bütün dünya ile birlikte seyrediyoruz olan biteni... Hatta biz artık seyretmiyoruz bile...

Aslında o kadar garip ki olan biten... Mesela şöyle düşünelim, aksini düşünelim, anlarız belki olup bitenin vehametini ... Türk savaş uçakları Rotterdam'da PKKlıların toplandığı bir yeri vurma bahanesiyle bir kiliseyi vursa Pazar ayinleri esnasında ve 58 kişi ölüp 100 kadar sivil yaralansa... Dehşete düşüyoruz dinlediğimizde, saçma geliyor değil mi bize? Ne kadar vahşice bir şey söylediğim değil mi? Ama ABD ama Rusya Halepliler'e bunu yaptığı zaman o dehşet duygusu sarmıyor artık bizi...

Neyse...



Çanakkale geçilmedi diye sevinmeyelim... O geçildi... İngiliz, Fransız Çanakkale'yi öyle bir geçti ki, dahası geldi zihinlerimizin içine yerleşti... Çanakkale de, Batı Trakya da, Kerkük de, Halep de kaybedildi, bilelim, unutmayalım, hatırlayıp duralım...

Çanakkale Deniz Muharebeleri'nin bu seneyi devriyesinde Halep'in yası, Suriye'nin yası sinmişken üzerimize, Çanakkale'nin nihaî bir zafer olmadığını bilelim. Bir muharebeyi kaybetmekle bir savaşın kaybedilmeyeceği gibi, bir muharebeyi kazanmakla da bir savaşın kazanılamayacağımızı fark edelim...

Zafere değil sefere talip olan şehitlerimizi yâd edelim...

O kahramanların ruhunu, inadını, irfanını, tavrını idrâk edelim...

Srebrenica Katliamı ve Hollanda

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz şiir, roman ve hikâye yazarı Rudyard Kipling'in meşhur Doğu-Batı Baladı'nda geçen "Doğu Doğu'dur, Batı da Batı ve asla birleşmez yolları (Oh, East is East and West is West, and never the twain shall meet)" diye bir sözü var...

Nihat Genç'ten okuduğum bir tanım var bir de şimdi aklıma gelen: "Doğu, bombaların düştüğü yerdir" diyordu o da...

***

Kendi hâlimizde, tatlısu balığı gibi yaşadığımız günlerdi... Okullarımızı okumuş, diplomalarımızı almıştık... Çalışıyorduk, yiyorduk, içiyorduk... Evleniyorduk, çocuklarımız oluyordu... Hastalandıklarında üzülüyor, büyüdüklerini görünce seviniyorduk... Siyaseti uzaktan gözucuyla takip ediyor, seçim olunca oy falan kullanmaya tenezzül etmiyorduk... Öyle günlerdi...

***

Derken Bosna'ya gittim ömründe ilk kez olmak üzere... Sene 2006 olmalı... Üzerinden yaklaşık 10 sene geçmiş bir savaştan arda kalan izleri gördüm, savaşı yaşayan insanları tanıdım, hikâyelerini dinledim. Politik düzelmede, medyada, kitaplarda "Bosna Savaşı" denilen şeyin aslında nasıl da adice bir "Boşnak Katliamı" olduğunu, sadece müslüman ismi taşıdığı için insanların katledildiğini, atalarının topraklarından sürüldüklerini, işkencelere uğradıklarını ve daha nice kötülüğe maruz bırakıldıklarını öğrendik... Öğrendikçe insanlıktan ve insanlığımızdan utandık...

Bosna'dan döndüğümde bambaşka bir insandım... Zihinleri Batı'nın kendilerine öğrettiği "milliyetçilik" ideolojisiyle dolu Sırplar'ın yaptıkları katliamları da Batı için, Batı adına, Batı işbirliğiyle, Batı'nın göz yummasıyla ve Batı'nın gözetiminde yaptığına bu kadar yakından şahit olmak sarsıcıydı.

Türkiye'ye şoklanmış olarak geri dönmüştüm Bosna'dan... Maymunun gözü açılmıştı...

O maymun ki "muasır medeniyet, çağdaşlık, modernlik, bilim, evrensel değerler, aydınlanma, hümanizma, demokrasi, özgürlük" ve daha nice Batı'yı kutsayan, rehberleştiren, mürşitleştiren ve hatta Tanrılaştıran dolmaları yiyerek büyü(tül)müştü... Batı'nın bu hakikî yüzü hiç ama hiç anlatılmamıştı bize Akif'in "medeniyyet denilen kahpe" tanımlamasının haricinde...

***
Bosna'ya defalarca daha gittim sonraları... Belki 20 kere belki daha da çok... Her seferinde ilk intibam derinleşti, keskinleşti. Batı'nın o çok çirkin yüzünü gördüm her seferinde baktığım her yerde... Ahmiç'te Hırvatlar'ın katliam yapmasına göz yuman İngilizler'i, Mostar'da şehre bakan dağa dev bir haç taşıyıp da diken İspanyolları, devlet başkanları Saraybosna'ya gelip, her şeyi görüp, hiç bir şey görmemiş gibi davranan Fransızlar'ı, Saraybosna'ya snipper gönderen Ruslar'ı, Yunanlılar'ı, Çekoslavakları, Srebrenica'da on binlerce sivili silahsızlandırıp sonra da kadehler tokuşturarak katledilmeleri için Mladiç'e teslim eden Hollandalılar'ı, Boşnaklar kendilerini toparlayıp Banja Luka'ya yürürken savaşa müdahale etmesi gerektiğine karar veren Amerikalılar'ı, "Bosna'da soykırım olmuştur ama sorumlusu yoktur" diye adalet dağıtan "Lahey Adalet Divanları"nı ve daha nicesini gördüm, duydum, okudum, öğrendim... Batı'nın o nazik iki yüzlülüğü her seferinde midemi biraz daha bulandırdı...

Bosna Batı medeniyeti için bir turnusol vazifesi görmüştü benim için... Dünya'nın çirkin yüzüydü Batı... Hele biraz, az biraz dünya tarihi okuyunca üzerine "muasır medeniyet, çağdaşlık, modernlik, bilim, evrensel değerler, aydınlanma, hümanizma, özgürlük, demokrasi, insan hakları" zokalarını bize yutturanların iyi niyetli olamayacağına inandım kuvvetle... O zokaları bize yutturmaya çalışanlar ile arama mesafe koymaya başladım... Ve giderek o zokaları yutanlarla da... Ama öte yandan kaderimizin, dünyaya şerden başka bir şey getirmemiş olan bu lanetli Batı medeniyetin gözüyle bizim dünyamıza bakan bir güruhla bir arada bir ömür sürmek olduğunu da anladım, bîçâre kabul ettim... Anneler Günü, Sevgililer Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, Yılbaşı, Cadılar Bayramı vb'lerini bu duygular ile karşıladım, karşılıyorum, karşılarım...

Ve o gün bugündür kendimi daima rahmetli Hrant Dink gibi muhasebe ediyorum...

Hani rahmetli anlatıyordu... Bir konuşma yapmış Avrupa'da, alkışlamış kendisini Avrupalılar... O da "Allah Allah" demiş... "Acaba nerede hata yaptım, ülkem için neyi yanlış söyledim de bu Avrupalılar beni alkışladı?"...

Batı dünyasının tepkilerine bakıyorum... Toplu katliamların, soykırımların, atom bombalarının, zulmün, kapitalizmin sahiplerine bakıyorum... Ve onların değerlerinden uzaklaştıkça kendimi buluyorum, kendimi daha iyi hissediyordum...

***
İzmir'de bir kitap furarının ardından bir konuşma yapmıştı İsmet Özel... Ardından salonu terkederken bir İzmirli yaklaşmış kendisine, taaccüb ederek "şimdi siz Avrupa Birliği'ne karşı mısınız?" diye sormuştu yadırgayarak, yargılayarak, istihza ederek... "Karşı mısınız hafif gelir... Ben düşmanıyım Avrupa Birliği'nin" dye karşılık vermişti İsmet Bey... Buna karşılık "bizi OrtaÇağ karanlığına döndürmek istiyorsunuz" ithamına muhatap olmuştu...

***
Doğu, Doğu'dur... Doğu bombaların düştüğü yerdir... Doğu kaderimizdir... Doğu biziz... Bu bu benim değiştirmek istemeyeceğim bir yazgı... Değiştirmek isteyenlerin de değiştiremeyeceği...

***

Bu Batı, tarihi bize düşmanlıktan ibaret olan Batı, uzun süredir küresel olarak ve neredeyse yekpâre bir şekilde bir propaganda iletişimi yürütüyor. "İslam" ve onunla ilgili olan her şeyi "Şeytanlaştırma" propapagandası bu... Büyük bir korku ve nefret biriktiriyorlar kamuoylarında... Bunun sonucunda "İslam" ve "müslüman" sıfatını taşıyan herkese ve her şeye karşı operasyon yapma meşruiyetine sahip oluyorlar kendi kamuoyları nezdinde...

Soğumaya, durağanlaşmaya, kendi içine kapanmaya, büzülmeye, yaşlanmaya başlayan Avrupa rekabetçi avantajını kaybediyor giderek... Dünyayı sömürerek elde ettiği zenginlikleri tükeniyor... Kendi kamuoylarına sözleyecek sözü, üretecek değeri kalmamış sahtekar Avrupalı siyasetçiler tedavüldeki "İslam" ve "müslüman" nefretini kullanıyor seçim kampanyalarında hoyratça. Hollanda'da olan biten de budur esasında...
Hollanda'da seçimler var bu hafta sonu... Hollanda'da yabancı düşmanlığı, müslüman düşmanlığı ve ırkçılık söylemleriyle yükselen popülist bir siyasî hareket var. Geert Wilders'in lideri olduğu ırkçı PVV Partisi giderek oylarını artırıyor. Avrupa'da müslüman görmek istemeyen PVV'nin seçimden birinci çıkma ihtimali her gün daha fazla güçleniyor.
İktidarda liberal ekonomiyi savunan VVD partisi var Hollanda'da... Partinin başında ise aynı zamanda Kalvinist Reform Protestan Kilisesi üyesi de olan Hollanda Başbakanı Mark Rutte yer alıyor... Rutte ırkçı PVV'ye karşı seçimi kazanabilmek için "ben ondan daha ırkçıyım" demeye çalışıyor kendi kamuoyuna... Şaşılacak bir şey yok bunda... Esas bunu yapmalarına şaşıranlara şaşırıyorum.
Her şey biz yaşarken oldu oysa... 1995'te Birleşmiş Milletler bayrağı altında silahsızlandırıp, güvenli bölge ilân ettikleri Srebrenica'da Potocari'de topladıkları Boşnakları; kadeh tokuşturarak, parti vererek, beraber dans ederek, birbirlerinin eşlerine hediyeler göndererek katletmesi için Sırp kasabı Mladiç'e teslim eden Hollandalı komutan Tom Karremans'ı hatırlamıyor muyuz?

Her şey biz yaşarken oldu oysa... 8.732 Boşnak, Srebrenica'da Hollandalı Tom Karremans tarafından katledilmeleri iiçin Mladiç'e teslim edilmişti...


Srebrenica mağdurlarının Hollanda'da açtığı davalarda ise Hollanda mahkemeleri Tom Karremans'ın yargılanmasına gerek olmadığına hükmetti her seferinde... Niye yargılansındı ki, iyi bir iş çıkarmıştı, cezaya değil, ödüle layıktı kendisi, iyi bir müslüman temizliği yapmışlardı Srebrenica'da. Aferindi ona... Bu sebepten olsa gerek o Karremans'a Hollanda Kraliyeti Üstün Hizmet madalyası verildi bir de savaştan on sene sonra...
Biz yaşarken Bosna'da Batı'nın kurduğu tiyatroda, Avrupa'nın ortasında 300.000 Boşnak öldürülmüştü...
Biz yaşarken Irak'ta 2 milyon insanın ABD ve İngiltere tarafından öldürüldüğü gibi... Biz yaşarken Gazze'nin bir hapishane hâline getirildiği gibi... Biz yaşarken Somali'de CIA operasyonlarının sonucunda 400.000 insanın öldürüldüğü gibi... Biz yaşarken Afganistan'da yüz binlerce insanın ABD tarafından öldürüldüğü gibi... Biz yaşarken Batı'nın Suriye'de olan bitenin sonsuza kadar devamını istediğine şahit olduğumuz gibi...

Gibi gibi gibi...
***
Genelde Batı, özelde Avrupa taşları bağlıyor, itleri salıyor...

Hep söylediğimdir: PKK bir anti-Türkiye koalisyonudur. Bu koalisyonun arkasında yekpâre olarak Batı vardır. istisnasız...

PKK'nın, DHKP-C'nin, FETÖ'nün topraklarımıza karşı, ülkemize karşı, bize karşı suç işleyen ne kadar mensubu varsa imtiyazla dolaşıyorlar Avrupa sokaklarında, davetler alıyorlar bu topraklara yaptıkları ihanetlerinin karşılığında, konuşmalar yapıyorlar Avrupa'da parlemento salonlarda, mitingler yapıyorlar, isimlerine sergiler açılıyor, finansal destek alıyorlar Avrupalılar'da...

Suriye'nin kuzeyinde, sınırlarımız boyunca kendilerine bir devlet kurulmaya çalışılan PYD'nin (=PKK) içinde Suriye'de müslüman öldürmeye giden binlerce Avrupalı var...

Avrupa'daki her seçimde en çok tartışılan konu Türkiye... Hani şu 70 senedir AB üyesi olmak için kıçını yırtan Türkiye...

Darbe yapmaya çalışıyorlar ülkemizde... Beceremedikçe makyajları akıyor, o çirkin suratları iyice çıkıyor ortaya... Yetmiyor Türkiye'de gerçekleşecek demokratik bir seçime müdahale etmeye çalışıyorlar arsız bir şekilde...

Recep Tayyip Erdoğan'ın haklarında kullandığı "faşist" kelimesi az gelir bu rezillere ! ! !






 





Fîrûze (*)

Kıskanır rengini baharda yeşiller,
Sevda büyüsü gibisin sen Fîrûze...
Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu,

Üzüm buğusu gibisin sen Fîrûze...

1982 senesinde,  Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı, Atilla Özdemiroğlu’nun düzenlemesini yaptığı bir şarkıydı Fîrûze... Su gibi akan, kalbin derinlerine nüfûz eden, beynin kıvrımlarını dolaşan,  insanı muhasebeye zorlayan, hâlsiz bırakıp teslim alan, on yıllar boyunca dillerden düşmeyen, bir kadına yazılabilecek en güzel şarkılardan biriydi, bir Sezen Aksu şarkısıydı Fîrûze... Kendimizden bir şeyler bulmasak bile, ileride bulabileceğimiz hissiyle dinledik Fîrûze’yi senelerce. Bir sihir, bir tılsım vardı sanki şarkının sözlerinde... Adeta bir sevda şarkısı değil de, gizem dolu bir “zaman” şarkısıydı dinlediğimiz...

Bu şarkının sözleri bir kavramın, bir şehrin, bir taşın, bir rengin içiçe geçtiği; “fîrûz”un “fîrûze”ye, “fîrûze”nin “turkuaz”a dönüştüğü bir hikâyenin içinden doğmuştu.

“Fîrûze”nin kökeni “Fîrûz” kelimesidir. Aryan kökenli bir kelimedir Fîrûz aslen. Sadece Farsça’da değil, “pirûz, piroz, firoz, feroz, peroz”  gibi farklı telaffuzlarla Arapça, Türkçe, Kürtçe, Hintçe, Urduca, Ermenice ve Gürcüce lisanlarında da ortak bir anlama taşır bizi. “Mutlu, sevinçli; uğurlu, talihli, bahtı açık, bahtiyâr; gâlip, muzaffer” mânâlarına  gelir kelime.


Fîrûze” meçhul bir kadının ismiydi şarkıda geçen ama bu ismin erkek versiyonu olan “Fîrûz” farklı asırlarda yaşayan üç Sasani imparatoruna isim olmuştu öte yandan. 

Sasanî impatorlarından I.Fîrûz, devletin başşehri olan Gûr’un ismini Fîrûzabad olarak değiştirir. Fars mitolojisine göre Fîrûzabad şehrinin, Zülkarneyn ve Büyük İskender tarafından dahi fethedilemeyen fevkalade muhkem bir kalesi vardı.


Ancak bütün şehirler Fîrûzabad kadar şanslı değildi tarih boyunca. Aysel Gürel’in şarkısının ismi, günümüzün İran coğrafyasında yer alan güzel ama talihsiz bir şehirde, Nişâbûr’da doğmuştu aslında.

Ortaçağ Horasanı’nın Merv, Herat ve Belh ile beraber en mühim şehirlerinden biriydi, hatta birincisiydi Nişâbûr. Orta Asya ile Hindistan’ı batıya ve İran körfezini Volga boylarına bağlayan tarihî doğu-batı ve güney-kuzey ticaret yollarının kesişiminde yer alırdı. Bu yüzden bir ticaret şehriydi. Sasanî devrinin en önemli dinî merkezlerindendi. Bir sanat şehriydi. Ömer Hayyam, Ferîdüddin Attâr, İmam Gazali, Hacı Bektaş-ı Velî gibi nice ismi madden veya manen doğuran şehirdi. Bir iddiaya göre ilk medresenin kurulduğu şehirdi. Bir ilim şehriydi. Aynı zamanda bir maden şehriydi Nişâbûr. Çevresinde bakır, gümüş, demir ve çok zengin fîrûze ocakları bulunmaktaydı.



 “Güzelin başından çile eksik olmaz” derler. Elburz Dağları’nın batısında, Binalûd Dağı’nın eteklerinde fay hatlarının üzerinde kuruludur Nişâbûr. Her güzel gibi, onun da başından çile eksik olmaz asırlar boyunca. 1145’te büyük bir deprem yaşar ama kısa sürede toparlanır. Öyle ki, şehri 1216’da ziyaret eden Yâkūt el-Hamevî gezdiği şehirler arasında onun benzerini görmediğini, faziletli ve âlim insanların kaynağı olduğunu anlatır. Nişâbûr, “küçük Bağdat” diye övülür.

Semerkand, Buhara, Otrar ve Merv gibi Nişâbûr da bütün Orta Asya ve Ortadoğu’yu viraneye çeviren Moğol istilâsına mâruz kalır 1221’de, yer ile yeksan olur. Ardından 1405 senesinde yaklaşık 30.00 kişinin hayatını kaybettiği bir deprem daha meydana gelir ve Moğol saldırılarının ardından toparlanan şehri yeniden altüst eder. Coğrafî keşifler sonucunda İpek Yolu’nun öneminin azalması ile biraz daha sarsılır Nişâbûr.

Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Nişâbûr’un bin yıllar boyunca önemini kaybetmeyen bir değeri vardır. Zira Nişâbûr’da çıkarılan madenlerden fîrûze, İran coğrafyasında en az iki bin senedir “de facto” olarak millî taş / millî mücevher olarak kabul edilmektedir.

Kimyevî olarak sulu bakır ve alüminyum fosfat minarelidir fîrûze. Opaktır, yani şeffaf değildir. Balmumu parlaklığındadır. Açık yeşil, dağ yeşili ve gök mavisi arasında bir renge sahiptir. Fîrûzenin oluştuğu ortamın çözeltisi bakır yönünden zenginse mavi, demir yönünden zengin ise yeşil, çinko yönünden zengin ise sarımtrak fîrûzeler oluşur.

Fîrûze sarıya çalan maviden gök mavisine kadar geniş bir renk aralığına sahip olsa da, yaklaşık son iki bin senedir kullanılan en nitelikli, en kıymetli fîrûzeler, tartışmasız Nişabur civârında çıkarılan ince damarlı gök mavisi renkte olanlarıdır. 

Sadece İran coğrafyasında değil, eski ve yeni dünyadaki birçok kültürde fîrûze mukaddes bir taş olarak kabul edilir. Fîrûzenin ölümü önlediğine, taşıyanı koruduğuna, taşıyana iyi şans ve uğur getireceğine, layık olmayan birinin eline geçmesi hâlinde rengini kaybedeceğine inanılır. Sel, deprem, yıldırım çarpması, boğulma gibi tabii olmayan yollarla ölümlere mani olacağı düşünülür. Hâl böyle olunca “mutlu, sevinçli; uğurlu, talihli, bahtı açık, bahtiyâr; gâlip, muzaffer” mânâlarına gelen “fîrûz” kelimesi isim olur bu değerli taşa, taşın ismi “fîrûze” olur da girer İpek Yolu üzerinde yaşayanların hayatına.

Fîrûzenin üzerinde siyah damarlar vardır. Rivayet odur ki, fîrûze yüzük takan kişinin sıkıntıları ile bu siyah damarlar belirginleşir, mutluluğu ile de azalır.



Hz. Ali’nin parmağına dört yüzük taktığına inanılır Alevî / Bektaşî geleneğinde: Yakut, hadid-i sini, akik ve fîrûze.

Ehli Beyt’ten Cafer-i Sadık’ın “Fîrûze yüzük taşıyan, fakirlik çekmez, insanlar arasında değer kazanır, zenginliğe ve mal celbine vesile olur, öldürülmekten emin olur. Fîrûze bulundurmak kalbi kuvvetlendirir. İnsandaki korkuyu alır. Üzerinde taşıyan suda boğularak ve yıldırım çarparak ölmez. Hasmını da mağlup eder. ” dediği rivayet edilir.

Basra doğumlu felsefeci, tacir, seyyah ve yazar olan Cahız (777- 869), İslam dünyasındaki iktisadî hayatı incelediği risalesi “Et-Tebessur Bi’tticare”de en değerli fîrûze taşlarının “süt renkli,  yeşil, gök mavi, saf ve eski taşlar” olduğunu anlatır.

17. asırda, Sultan IV. Mehmed devri tarihçilerinden Hezârfen Hüseyin Efendi’nin klasik tıp anlayışına dayalı bilgileri içeren kitabı “Tuhfetü’l-Erîbi’n-Nâfia li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb”de “Fîrûze taşı taşıyan kimseye yılan ve akrep gelmez. Yine fîrûze taşıyan kimseye nazar değmez.” diye yazar. 


Anadolu'da “atlı tılsım” olarak bilinir fîrûze. Türkler, fîrûze süslü bir atın binicisinin attan düşse zarar görmeyeceğine inanırlardı. Bu yüzden fîrûze rengin takı, silah, savaş kıyafetleri ve at koşum takımlarına tılsım amaçlı uygulanması yaygın bir gelenekti.


Farsça’da “pirûze” olarak anılırmış bu kıymetli taş. İran’ın 7. yüzyılda Araplar tarafından fethi, bu kadîm mücevherin ismini değil ama telaffuzunu değiştirmiş fîrûzenin. Alfabelerinde “p” harfi, dillerinde “p” sesi olmadığı için Araplar “pirûze”yi, “fîrûze” olarak anmaya başlamış. Türkler ise önce İran’da karşılaşmış “pirûze” ile, sonra Araplar’dan öğrenmiş “fîrûze” demeyi...

İran coğrafyasından doğan fîrûze, Doğu Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan yarımadasından Rusya steplerine kadar geniş bir sahaya yayılmıştır Türkler’in tarihteki hareketliliğiyle birlikte. “Ardına çil çil kubbeler” ile beraber fîrûze renkte nişanlar bırakmıştır Türkler de. Camiler, medreseler, kamu binaları, evler vb fîrûze ile tezyin edilmiştirTürkler’in ulaştığı veya kurduğu şehirlerde...


TEMA'nın yayınladığı “Ağaçlar” isimli kitapta alıçgillerden “geyik dikeni” anlatılır: Geyik dikeninin alıç adı verilen küremsi meyveleri Ekim ayında olgunlaşır. Kırmızımsı meyvesi saplı ve kümeler halindedir. Meyvenin sert tek bir çekirdeği vardır. Kışın kuşlar dallarda kalan meyvenin kabuğunu soyup, çekirdeğini yutarlar, midelerinde bir süre kalan, değişime uğrayan ama tamamen sindirilemeyen çekirdek, kuşun dışkısıyla beraber tabiata bırakılır. 18 ay sonra, yani iki bahar sonra filiz vermeye başlar alıç tohumları.”


Türkler geyik dikeni ağacından meyve yiyen ardıç kuşları gibi... İran coğrafyasından aldıklarını Rumeli’ne taşımış, Arap coğrafyasında öğrendiklerini Karadeniz’e, Çin’de tecrübe ettiklerini Kuzey Afrika kıyılarına... Ve tersi ve fazlası elbette... Tarihte birbirleriyle teması olmayan milletleri bir araya getirmiş “eski” medeniyetimiz...  Öğrendiği ve benimsediği ne varsa kendi kurnasında yıkayıp kendine maletmekle kalmamış, var olduğu coğrafyalara da taşımış. Şehirleri fîrûzelerle mamûr etmiş.



O kadar ki, Yahya Kemal “Kaybolan Şehir” şiirinde dünyaya geldiği ama sonra cebren ve mecburen uzağına düştüğü Üsküp şehrini hasretle anlatırken, hayalinde kalan en belirgin unsurlardan biri olarak şehrin fîrûze çinilerini hatırlar:

Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,
Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.

Fîrûze kubbelerle bizim şehrimizdi o
Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi o




Yahya Kemal, “Siste Söyleniş” şiirinde ise Boğaziçi’ni fîrûze bir nehre benzetir:

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Fîrûze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?


Dilâver Cebeci de fîrûze ile tezyin edilmiş şehirleri anar “Medine” şiirinde:

İçim göklerden geniş, içim süt beyaz bir nâr,
İçimde mâmureler, fîrûze şehirler var!


Osmanlı sultanları “fîrûze ile müzeyyen taht-ı şerifler ve taht minderleri” üzerinde âleme nizam vermişlerdir. Savaşçılar, fîrûze taşlarla bezeli miğferler ve kalkanlarla harp meydanlarında şecaat arz eylemişler. Kılıç ve hançer kabzalarını da süslemiş fîrûze bezemeler. Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler arasında yer alan, seyf-i saadet (Hz. Peygamber’in kılıcı) ve kını da fîrûze taşlarla süslüdür.

Kitap ciltlerinin en güzel örnekleri arasında fîrûze taşlarla süslenmiş olanlar vardı.



20. asır başlarına kadar yaygın bir şekilde kullanılan şahsî mühürler de altın, gümüş, pirinç, zümrüt, akik, inci veya fîrûze üzerine kazılırmış. 

Gelinlik kızların duvaklarında, yazmalarında bulunurmuş fîrûze. Kolye olur, küpe olur, yüzük, bilezik olurmuş. Broş olur yakaya takılır, tesbih olur ellerde sallanırmış.

Fîrûzenin en belirgin ve ihtişamlı kullanımı ise bu sayılanların dışında, çinicilik ve seramik işlemeciliğinde kendini göstermiştir. Çinicilik ve seramik sözkonusu olduğunda, fîrûze artık bir taş değil, o taşı hatırlatan rengin ismidir. Kan, altın, saman, kehribar, kül, bal, portakal, toprak, vişne, zümrüt, kiremit, çivit gibi renklere ismini veren, renklere sembol olan bir ayrınçtır fîrûze.

Milyonlarca senede yeraltında oluşan yakut, zümrüt, yeşim, akik, fîrûze gibi değerli taşların insana enerji verdiğine, insanı sakinleştirdiğine, ve rahatlamasını sağladığına inanılır. Bu kıymetli taşların renklerinin de insanda benzeri bir tesir meydana getirdiği düşünülür. Bu yüzden olsa gerek Osmanlı klasik dönem çiniciliğinde en yaygın kullanılan renklerin başında gelir fîrûze.

Bilhassa İznik çiniciliğinde kobalt mavi ve mercan kırmızısı ile birlikte kullanılmaktan usanılmayan, serinlik ve derinlik hissi veren, huzur veren bir renk olarak hüsnü rağbet görür uzun süre. Cami, medrese, saray, han, hamam, imarethâne, köprü gibi önemli mimarî eserlerin iç ve dış süslemelerinde bu inançla kullanılmıştır fîrûze.

İslam dünyasında ilk medreseler Karahanlılar ve Selçuklular devrinde tesis edilmiştir. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ilk medreselerin Nişâbûr’da açıldığını söyler. Belki de bu sebeple medreseler Nişâbûr’u hatırlatan fîrûzelerle tezyin edilmiştir çokça. Konya’da İnce Minareli Medrese’nin, Erzurum’da Yakutiye Medresesi’nin, Sivas’ta Gökmedrese’nin minarelerinde, Hiva’da İslam Hoca Medresesi’nin kubbesinde, Semerkant’ta Registan Meydanı’nda Tokat Gökmedrese ve Yağıbasan Medresesi’nin duvarlarında yer alır fîrûzeler... 

Ve camiilerde... İsfahân’da Büyük Selçuklular’dan yadigâr Mescid-i Cuma’ya girenleri selamlar fîrûze çiniler, İmam (Şah) Mescidi’nin kubbesinde bir devrin ihtişamı yansıtır. Malatya Ulu Camii’nin avlu süslemelerinde karşımıza çıkar. Buhara’da Çehar Minar’ın her bir minaresinin külahında parlar. İznik’te Yeşil Camii’de mütevazı bir iddiayı ortaya koyar. Tebriz’de Gök Medrese’nin tac kapısındadır. Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nin mihrabındadır. Yezd’de Emir Çakmak Külliyesi’nden şehre fîrûze bir gölge bırakır. Ayasofya Camii minarelerinin külahlarının altında bir hatıranın nişânesi olur, bir şerit, bant şeklinde kendini gösterir fîrûze...


Türbelerde ölümün soğukluğunu unutturur fîrûze. İstanbul’da Hürren Sultan’ın türbesini güzelleştirir, Yesi’de Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesinden Akdeniz’e doğru uzar, Yeşil Bursa’da Yeşil Türbe’ye ismini verir, Doğu Türkistan’da Tuğluk Timur Türbesi’nin duvararını tezyin eder, Konya’da Hz.Mevlana’nın kabrinden “Kubbetül Hadra” ismiyle yücelir, Semerkand’da Şah-ı Zinde’de çini bir sandukada sırlanır, Emir Timur’un türbesinin soğan formlu kubbesinde abidevî bir tesir sağlar, Üsküp’te İsa Bey Türbesi’nden Yahya Kemal’in şiirlerine taşar, Bursa Muradiye’de Şehzade Mustafa ve Cem Sultan türbelerinde “sabrın acı meyvası”nı tattırır, Erdebil’de Şeyh Sâfîyüddîn İshak Türbesi’ne cânları çağırır, İstanbul’da Mahmud Paşa Türbesi’nde adeta etrafını saran kalabalığı ve gürültüyü emer, Eyüp Sultan’da bir müjdeyi haykırır fîrûze...  




Şiraz’da Hafız’ın kabrinde fîrûze çinilerle süslü kubbenin altında “
ağaran vakte kadar ağlayan bülbül” nağmeleri dinlenir... Türbelerde “uhrevî bir sükûneti ve huzuru” yansıtır fîrûze. Ölüm ufkunu gösterirken müşfik bir türbedâr gibi bekler türbeleri. Türbelerin hayatı hatırlatan yeşil bahçeleri ve ölümü munisleştiren fîrûze çinileri içiçe geçer.


Ve şifahânelerde kullanılmıştır fîrûze... Saraylarda... Köşklerde... Köprülerde... Hanlarda... Modern dönemde hükûmet konaklarında...



Sultan Abdülaziz devrinin saray ressamı Polonyalı Stanisław Chlebowski’nin tablolarında yer alır firûze çiniler. Timur’un Yıldırım Bayezid’i esir aldığı sahneyi gösteren tabloda, fîrûze çinilerin ihtişamı Timur’un azametini de, Yıldırım Bayezid’in muazzam trajedisini de gölgede bırakır.


Fîrûze, bilinen en eski mücevherlerden biri sayılabilir aslında. Kadîm Mısır’da Tutankhamon’un altın defin maskesinde, lapis lazuris, akik ve renkli taşlarla birlikte pastel renklerde Sina fîrûzesinin de kullanıldığı görülür. Yine diğer kadîm medeniyet sahalarında Mezapotamya’da, Hindistan’da Indus Vadisi’nde ve Çin’de fîrûze ile süslenmiş takıların yaygın bir şekilde kullanımı sözkonusudur. Fîrûzenin Christoph Columb öncesi Amerika kıtasının gerçek sahipleri tarafından da kullanıldığı bilinmektedir.



 Fîrûze İpek Yolu coğrafyasında ve hinterlandında oldukça iyi bilinmesine ve itibarla kullanılmasına rağmen, uzun süre Avrupa’da önemli bir süs taşı / mücevher olarak kabul görmemiştir. Zira Orta Çağ boyunca ceberrut Roma Katolik Kilisesi fîrûzenin ancak seküler bir mücevher olarak kullanılmasına müsade etmiştir. 13. asırdan itibaren fîrûze Avrupa’da daha yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamıştır.
Türkler sırasıyla İpek Yolu’nun yağmacıları, gardiyanları, tüccarları ve  hâmisi olmuşlardır.

Avrupalı tüccarlar, Venedikliler, Cenevizliler, Floransalılar, Portekizliler, İspanyollar, Lehler, Franklar ve diğerleri Nişâbûr fîrûzesini Anadolu’dan, Türkiyeli tüccarlarından satın alır. Bu yüzden Fransızlar fîrûzeyi
Türk Taşı” mânâsına gelen “Pierre Turquoise” olarak anar. Bu isimlendirme hemen hemen bütün batı dillerinde kabul görür, yayılır. Fîrûze taşının ve renginin ismi artık İngilizce’de “turquoise”, İtalyanca’da “turchese”, İspanyolca ve Katalanca’da “turquesa”, Felemenkçe’de “turkoois”, Almanca’da “türkis”, Macarca’da “türkiz”, Sırpça’da “tirkiz”, Slovakça ve Çekçe’de “tyrkys”, Lehçe’de “turkus”, Romence’e “turcoaz”, Yunanca’da “tyrkouáz”, Fince’de “turkoosi”, İsveççe’de “turkos” diye anılır olmuştur.

Hâl böyleyken, Batı’dan geleni baş tacı yapan “yeni” Türkler’in ülkesinde, “kadîm” Türkler’in “fîrûze”si demode olur zamanla, fîrûze taşı da, fîrûze rengi de “turkuaz” ismiyle anılmaya başlanır 1950’lerden sonra.


Zaman geçer, devran döner, “kıskanılan rengini”, taşıdığı sihriyle, tılsımıyla, uğuruyla  beraber “bir orman kuytusu”na bırakır gibi şarkıların, şiirlerin içine saklar ve “ağlar, ağlar” fîrûze...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)  Bu yazı Yeşim Çoruh Çalışkan ile ortaklaşa hazırlanmış ve yayınlanmıştır...