Pazar, Haziran 28, 2009

Suriye - Şam Emeviye Camii (5)

Şam’da Eski Roma’nın eserlerinden birinin izine, şehrin en etkileyici, en abidevî, en görkemli eserinde, Emeviye Külliyesi’nde rastladık.


Şam Emeviye Camii’ne Suriyeliler Mescid-i Umeyye der. Tarihe tanıklığının, heybetinin, ihtişamının, sanat ve mimarlık tarihindeki yerinin, Müslüman ve Hıristiyanlar için var olan manevi değerinin yanısıra günümüzde İslam dünyasının ayakta kalabilen en eski külliyelerden biri olması hasabiyle de çok önemlidir. Ancak binanın tarihi 709 – 715 senelerinde Halife I. Velid bin Abdülmelik tarafından inşa ettirildiği tarihten çok daha eskiye dayanır.


Külliye Roma devri agorasının, yani çarşısının üzerine kurulu esasen. Roma devri çarşı kalıntılarını halen görmek mümkün.


Külliyenin camisinin bulunduğu yerde ise MÖ 1. asırda Romalılar tarafından yaptırılmış bir Jüpiter mabedi, bir pagan tapınağı vardır.


Alttaki fotoğraf, caminin en süslü minaresini (ki kendisi “gelin minaresi” diye anılır) ve alt tarafında Roma devrinden kalan harabeleri görmek mümkün.



Roma hristiyanlığı devlet dini olarak kabul ettikten sonra Jüpiter mabedinin yerine ve onun harabeleri üzerine Aziz Yohannes (Hz. Yahya) adına bir kilise inşa edilir.


***


Hz. Yahya Zekeriyya Peygamber’in oğludur, Kuran-ı Kerîm’de ismi zikredilen peygamberlerden biridir. Hz.İsa’nın yaşıtı ve bir rivayete göre teyze çocuğudur. Hristiyanlıkta Hz.Yahya, Vaftizci Yahya olarak anılır. Matta, Hz.İsa’nın tebliğ görevine Hz.Yahya tarafından Şeria nehrinde vaftiz edilmesiyle başladığını belirtir.

Hristiyan dünya için çok önemlidir Hz. Yahya. İngilizce’de John (dişi versiyonu Jane) ve onun kısaltılmış formu Jack, John’dan türeyen Shaun, Shane ve Shawn, İrlanda’da Sean, Galler’de Iefan, bu kelimeden türeyen ve yine daha ziyade Galler bölgesinde tercih edilen Evan, İskoçya’da Ian isimleri hep Hz. Yahya’nın isimleridir.


İspanyolca’da Juan, Fransızca’da Jean, Almanca’da Johan, Johann, Johannes (kısaltılmış hali Hans. Fatma – Fatoş gibi), Katalanca’da Joan, Bask dilinde Jon, Portekizce’de João, Slav dillerinde Ivan (Ivo), Romence’de Ion, Italyanca’da Gianni ve Giovanni, Arnavutça’da Gjon, Yunancada Yannis, Yanni, Ioannis ve Giannis, Norveççe, İsveççe, Almanca, Lehçe, Çekçe ve Flemenkçe’de Jan, Fince’de Jani ve Juhani, Macarca’da János, Danimarkaca, İsveççe ve Norveççe’de Jens, Litvanya’da Jonas, Sırpça’da Jovan, İbranicede Shon, Ermenice’de Hovhanes gibi aşina olduğumuz pek çok ismin de Hz.Yahya’nın isimleri olduğu düşünülünce, onun hristiyanlık için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.



İngilizce'deki "Saint John the Baptist" ve Fransızca'daki "Saint Jean Baptiste", "Vaftizci Aziz Yahya"dır.

İncil’de, babası Hz. Zekeriyya gibi kendisinin de İsrailoğulları tarafından öldürüldüğü belirtilen Hz. Yahya’nın türbesi Emeviye Camii’nin tam ortasında yer alır. Bugün hem hristiyanlar hem de müslümanlar tarafından hürmetle ziyaret edilir. Türbe iki yanında duran büyük Osmanlı şamdanları, kare planı, yüksek yeşil kubbesi, 24 adet korint başlıklı sütunuyla müslüman türbeleri kadar hristiyan ziyaretgâhlarından da izler taşır.


***


Hz. Peygamber’in Mekke’ye geri dönüşünden sonra müslümanlar kuzeye, Filistin ve Suriye’ye ilgi duymaya başlar. Sasaniler ile 26 sene aralıksız savaşan Doğu Roma (Bizans) bitkin, halkı yılgındır. Hz. Peygamberin vefatından sadece 3 sene sonra Hz. Ömer devrinde Şam müslümanlar tarafından fethedilir. 636 senesinde Halid bin Velid’in komutanlığında Yermük’te Doğu Roma orduları ile yapılan savaşın ardından tüm Suriye müslümanların kontrolüne geçecektir.


Dört Halife Devri 661’e kadar sürer. 661’de Hz.Ali’nin bir haricî tarafından öldürülmesi üzerine halifelik Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye tarafından devralınır, Şam başkent yapılır. Bundan böyle halifelik babadan oğula geçmeye başlayacak, böylece yaklaşık 100 sene sürecek olan Emeviler dönemi başlayacaktır. Müslümanlar bu devirde Hindistan’dan Endülüs’e kadar muazzam bir coğrafyaya yayılacaktır.



Fetihler esnasında Roma, İran, Hind gibi kadîm medeniyetlerle karşılaşır Arap orduları. Bu kadim medeniyetlerin yeryüzüne serpiştirdiği eserler göz alıcıdır.


Halife Abdülmelik’in oğlu Velid, 705 senesinde halife olur. Onun devri fetihlerle ulaşılan zenginliğin zirvelerindendir. Halife Velid, müslümanların da karşılaştıkları diğer medeniyetler gibi görkemli eserlere sahip olmasını ister. Bu alanda da bir gövde gösterisi yapmayı arzu eder. Bunun için seçilen yer bellidir: Şam’ın fethinden beri müslümanlar ve hristiyanlar tarafından müştereken kullanılan Aziz Yohannes Kilisesi yani eski Jüpiter tapınağının yeri...


Halife Velid’in Şam’ın yedi senelik vergisini yapılacak olan “şâh-eser” için harcadığı söylenir. İşveren bizzat halifedir. Finansman başkentin gelirlerinden karşılanmıştır. Ancak Araplar böylesi muhteşem binalar yapan bir geleneğe sahip değildir. Malzemesi nereden tedarik edilecek ve mimarı kim olacaktır bu bercestenin?


Çözüm Roma’dan bulunur... Hem Roma’dan (Doğu Roma, Bizans) gelen ustalara ihale edilir proje, hem malzemelerin bir kısmı Roma’dan satın alınır hem de taa Jüpiter tapınağından kalma malzemeler devşirilerek kullanılır. Bu yüzden minareleri saymazsak, islam mimarisinin bu abidevî eserleri ilk bakışta bir bazilikayı andırır.


Daha sonraki senelerde bina yapılan tadilatlarla genişletilir, zamanla bugünkü halini alır. (Devam edecek... Bu yazı Üsküp'e varmadan bitecek!!!)

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Suriye - Şam Emeviye Camii (4)

1453... 29 Mayıs… İstanbul’un fethi... Doğu Roma’nın fethi... Roma tahtının devri... İran, Mezopotamya, Suriye, Mısır ve Arap uygarlıklarıyla harmanlanmış olan Roma. Dünya için, Osmanlı Devleti için yeni bir devrin başlangıcıdır bu fetih.


İran ve Mezopotamya medeniyetleriyle asırlardır alışveriş halindedir Türkler. Bu gelenek Roma medeniyetinin mirası üzerine de komplekssizce, özgüvenle, gururla, heybetle yerleşir. Öyle ki Sultan Mehmet 1453 senesinden sonra ünvanlarının arasına “Kayser-i İklim-i Rûm”u ilave edecektir. Sultan Mehmed bu ünvanı kullanarak hem Roma idealini hem de Roma olma iddiasını devraldığını ifade eder.



Sultan Mehmed teslim aldığı Roma mirasının üzerinde, Osmanlı devlet yapısını merkezileştirir yönetim teşkilatını geliştirir. İlber ORTAYLI’ya göre bir Roma politikası uygular.



***


İsimler önemli. Yine İlber Hoca’nın Bizans’ı “uyduruk” bir isim olarak vurguladığını hatırlatalım. Bizans, 16. asır hümanistlerinden Alman Hieronimus Wollf’un Doğu Roma İmparatorluğu dönemine sonradan verdiği, uydurduğu bir isimdir ona göre. Doğu Roma kendini Bizans olarak adlandırmamıştır. O sınırları sur içine kadar gerilese de Roma’dır...


***


Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sadece bir hafta sonra, geceleri karartma uygulanan İzmir’e gelmiş bir çocuktum. Kıbrıs harekâtının, Amerikan – Rus Soğuk Savaşı’nın, 12 Eylül darbesinin ikliminde büyüdük. Kendimizi bildiğimizden beri Rum’u “Yunanlı” olarak algılar olduk, ortalama Türk insanının anladığı gibi. Sonra “Rum, Anadolu’da yaşamış Yunanlılara verilen isimdir” tezi söylendi kulağımıza bir yerlerden.


Sonra isimlere takıldı dikkatimiz... Trakya dolaylarına Paşa sancağından dolayı Paşaeli, daha geniş bir Balkan coğrafyasına, hadi Yılmaz Öztuna’nın ifadesini kullanalım “Avrupa Türkiye”sine Rumeli demişiz... Eski haritalar, eski belgeler Anadolu’yu Diyar-ı Rûm diye yazmış... Bugün Anadolu Selçukluları diye isimlendirdiğimiz devleti kendisi ve başkaları asırlarca “Selçukyân-ı Rûm” diye anmış. Sonra Bacıyân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm… Farkettik ki Mevlânâ’mız, cihanda Rûmî diye tanınmış.


***


Öğrendik sonraları…


Rûm, Romaymış…


Rûmi, Romalı…


***


Semih Özer keşif heyecanıyla doluydu, “Halil, Rûm’un ne anlama geldiğini öğrendim” diye bana döndüğünde. 11. asırdan beri Türkler yeni ülkelerine İklim-i Rûm (Roma) demiş, hatta kendilerine Rûmî (Romalı) diye anmış, biz el yordamıyla dokunabilmişiz buna. Ne hazîn ! !


***


Sultan Mehmed… Dünya tarihini, Büyük İskender’i, Homeros’un İlyada’sını, İbn Rüşd ve Gazalî’nin Tehâfütü’l Felâsife’lerini karşılıklı olarak okuyan, huzurunda İranlı ve Rûm müzisyenleri yarıştıran, Farsça şiirler yazan, Arapça bilen, Yunancası methedilen Sultan Mehmet, muhteşem bir zaferle “Kayser-i İklim-i Rûm” ünvanını aldığında kendini Roma’nın, yani evrensel imparatorluğun, kainata hükmeden imparatorluğun varisi ve devamı olarak ilan etmekteydi.


***


Rûm’un Roma olduğunu belirtmiştik. Peki kayzer?


Kayzer, Sezar, demekti!!


Evet, “Yüce Sezar” ! ! !


Sezar dendi mi sadece Brütüs’ün hançerine kurban giden Gaius Julius Caesar’ı bilmişiz ama Kayzer-i Rum, Roma Sezarı – Roma imparatoru anlamına gelmekteydi. Roma İmparatorluğu tacının sahibiydi Sultan Mehmed... İyi mi?





Pagan birinci Roma’yı, hristiyan ikinci Roma’yı, müslüman üçüncü Roma takip etmekteydi. Sultan Mehmet sadece bir şehri değil, bir medeniyeti, bir tacı ve en önemlisi evrensel imparatorluk iddiasını teslim aldığını ilan etmekteydi. İnsanlık tarihinin en birleştirici, en sentezci medeniyetlerinden birini kompleks duymadan tevarûs etmişti Türkler.


***


Evrensel imparatorluğun yeni varisleri, kısa zamanda Batı Avrupa hariç, Roma İmparatorluğu’nun sınırlarına yaklaşan bir genişleme gösterir. Adriyatik’ten Hazar kıyılarına, Lehistan (Polonya) sınırlarından, Büyük Sahra’nın güneyine uzanan bir ihtişama ulaşılır. Nea Roma’nın fatihi vefatından hemen evvel Otronto’ya, Eski Roma’ya doğru sefere çıkartır ordularını. Ancak ani vefatıyla akim kalır bu girişim.


***


Yeni Roma’nın sezarlarından biri, Sultan Mehmet’in torunu Yavuz Sultan Selim, 1517’de Bilad-uş Şam bölgesini, yani büyük Suriye’yi fetheder. Şam Beylerbeyliği’ni kurar.


Şam diyince sarsılmak lazım gelir. 5000 senelik tarihe sahip bir şehir mevzubahis olan. Mageralı Bizas’ın İstanbul’a yerleşmesinin üzerinden en çok 2600 – 2700 sene geçtiğini, Septimius Severus’un İstanbul’u yaklaşık 1800 sene evvel kurduğunu, çok zorlasanız Paris’in belki 2250, Londra’nın 2000, Amsterdam’ın 800, New York’un 400 yaşında olduğunu söyleyebileceğimizi hatırlayalım... Ve Şam’ı ayrı bir yere koyalım…


Büyük Roma, Doğu Roma, Arap devleti, Haçlılar, Selçuklu atabeyi Nurettin Zengî, Selahaddin-i Eyyubî, Mısır Memlukluları derken Osmanlı’nın Ortadoğu’daki başşehri olur Şam, Mercidabık Savaşı’nı müteakiben... Şimdilerde bir hayal, bir masal gibi gelse de, 400 senelik bir sulh dönemi yaşanacaktır Ortadoğu’da...


Pax Romana gibi yaşanan bir Pax Ottomana dönemi gelmektedir Ortadoğu’ya...

Çarşamba, Nisan 15, 2009

Suriye - Şam Emeviye Camii (3)

Bizler... Orta Asya’dan Adriyatik Denizi’ne ve hatta Atlantik Okyanusu’na uzanırken ardımıza “çil çil kubbeler” serpivermişiz. Bu kubbeleri taşıyan mermer sütunlarımız başlangıçta Türk üçgeni denen başlıklara sahip olmuş. Sâde, sahici, sıcak...

Türk üçgenlerine dair dört örnek verelim, sırasıyla: Konya Sultan Selim Camii, İstanbul Kılıç Ali Paşa Camii, Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Camii ve İstanbul Haseki Hürrem Sultan Hamamı...

























Ona kendimi ben ekledim” diyor şair... Klasik mimarimizin inkişafıyla baklava desenli sütun başlıklarını mukarnas ile değiştirmişiz. O güzelim beyaz, gri, zaman zaman somaki mermer sütunların başına mukarnası ahenkle biz eklemişiz.














Mukarnas, akademik literatürde “stalaktit” olarak da geçiyor. Yunanca’da damla damla akan manasına gelen “stalaktos” kökünden gelirmiş. Batı Trakyalı Hasan kardeşimize sordum, “stalaktos”u duymamış Hasan ama “stagona” damla demekmiş Yunanca’da.

Sağolsun, eksik olmasın, yazdığımız yazıların fahrî musahhihi Esma kardeşimiz müdahale etti bu satırları okuyunca, kelimenin kökeninin "stalatto" olduğunu haber etti usulca :)) Bu köken, bizi “stiletto”ya kadar götürür gibi görünüyor sanki ama biz daha fazla dağılmadan yine dönelim mevzumuza...


Mimarî eserlerde bir yüzeyden başka bir yüzeye veya girintiden dışarıya doğru taşan bir başka kısma geçerken kullanılır mukarnas. Prizmatiktir. Üç boyutludur yani. Taşıyıcı gövdeleri desteklemek için kullanıldığı gibi akustiği dengelemek için veya süsleme amaçlı olarak da kullanılır. Derinliğinin kontrol edilebilir olması ve tonozla olan ilişkisi sayesinde geniş bir kullanım alanı bulur.


Taçkapılarda, mihrap kavsaralarında, sütun başlıklarında, niş örtülerinde, arslangöğsülerde, minarelerin şerefelerinin altlarında, duvar saçaklarında mukarnasın kullanımına sık sık rastlanır.


***


Mukarnasların ilk ortaya çıkışı 10. asırda köşe trompları (aslangöğsü) şeklinde olur. Büyük Selçuklular devrinde İsfahan’da inşa edilen Mescid-i Cuma’nın Batı eyvanlarında mukarnas biçiminde düzenlenmiş köşe tromplarına başvurulur. Mescid-i Cuma’daki mukarnaslar küresel üçgenler şeklinde düzenlenen petek gözleri şeklindedir. Yapısal destek sağlaması için inşa edilmiştir. Petek görünümlü bu bezeme çok geçmeden Endülüs’ten Hindistan’a kadar bütün İslam dünyasına, adeta Roma dünyasının korint başlıkları gibi yayılır. Bilhassa klasik dönem Osmanlı mimarisinin en sık kullandığı çözümlerden biri olarak karşımıza çıkar.


Mukarnasın en mühim özelliklerinden birisi onu meydana getiren öğelerin kompozisyonda bir sınırlama olmamasıdır. Mukarnasın eserdeki hacmi nasıl dolduracağı, gelenek kadar mukarnası yapanın zevkine, niyetine ve sağduyusuna da bağlıdır. Adeta ebru sanatında olduğu gibi biricik eserler ortaya çıkartılabilir mukarnasta da . Ebruya “Türk kağıdı” diyenlerin, mukarnası “Türk sarkıtı” olarak nitelendirmeleri sebepsiz olmasa gerek.


Tokyo’da Tama Sanat Üniversitesi’nde 40 seneyi aşkın bir süredir mukarnaslar ile ilgili çalışmalar yürüten Prof. Shiro TAKAHASHI’nin yaptığı sınıflandırmayı aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:


http://www.tamabi.ac.jp/idd/shiro/muqarnas/detail.html


Mehmet Genç “1960’larda Osmanlı arşivlerinde bir kaç Japon, bir kaç Amerikalı bizden de bir veya iki kişi çalışırdık” diye anlatmıştı bir seferinde... Bay TAKAHASHI’nin Tokyo’dan bizim diyarlara uzanarak mukarnaslar üzerine yaptığı bu takdire şayan çalışmaları incelerken Mehmet Genç Hocamızın sözleri geldi aklıma bir kez daha...



***


Mukarnas... Türk sarkıtı... Mukarnaslarla imzalanmış o sınırsız coğrafyada kısa bir tur atalım hep birlikte:


İşte Bursa’da Yeşil Cami’nin o nefis taç kapısı.






















İşte Mimar Sinan’ın klasik dönemin başlangıcında Üsküdar’da iskele camisi olarak bina ettiği Mihrimah Sultan Camii’nin minareleri.

Hemen yanında yine Üsküdar’daki bir başka eserin, 299 yaşındaki, Gülnuş Emetullah Valide Sultan Külliye’sinin minareleri.
Gökkafes hayaleti arkasında...


















Altta solda Yeni Camii, Eminönü. Sağında Mostar'daki mütevazı Nezir Ağa Camii'nin minaresi.




















Topkapı Sarayı’ndan bir kare.

Halep ordaysa, arşın burada. Sağında Halep El Adliye Camii'nin son cemaat yeri.



















Solda Eminönü'ne imzasını atan Hatice Turhan Valide Sultan'ın türbesi. Ve sağında yine Bursa'dan bir kare... Yıldırım Bayezid Camii'nin duvar nişi.



















Son örnekler. Kütahya Kurşunlu Camii'nin firûze çinileri dökülen tuğla minaresi ve sağında Buhara Bala Havuz Mescidi’nin son cemaat yerindeki zarif ahşap sütunların mukarnas başlıkları...


















***


Nereden geldik?

Nereye gidiyoruz?

Neredeyiz?


Biraz daha sabır, kısa bir yolumuz kaldı Emeviye Camii’ne a dostlar!

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Suriye - Şam Emeviye Camii (2)

Lise yıllarından kalan turuncu kaplı bir Sanat Tarihi kitabım vardı. İçi saman kağıttan. Parmağımızı tükürüklemeden çeviremezdik sayfalarını. Her açtığımız sayfada kitabın kötü cildi biraz daha parçalanırdı. Leonardo’nun bir portresi ve grek süslemeleri vardı kapağında, hafızam beni yanıltmıyorsa. Üzerinden 20 – 25 sene geçtikten sonra bir kapağı hatrımda o kitabın, bir de Yunan mimarisinde görülen düzenlerin (nizamlar) anlatıldığı bölüm. Başka bir şey hatırlamıyorum... Esasen düzenlerden ziyade bu düzenlerin kendine has sütûnları ve sütûn başlıkları yer edegeldi zihnimde:

.

- Dor Düzeni

- İyon Düzeni

- Korint Düzeni


Sonraları Mısır medeniyetinin, Pers medeniyetinin kendilerine has sütunlarına rast geldiysek de mimaride ilk olarak Yunan sütûnları ile tanıştırıldık. Hatta sadece onlarla tanıştırıldık desem yeridir...


***


Şair, şiir üzerine nesretmişti: “Bu yazıların bir mazereti varsa, o da ‘baş’ın ancak ‘omuzlar’ üzerinde durabileceğine olan inancımdır.” demişti...


Sütûnlar binaların dikey taşıyıcı elemanlarıdır. Bir temel, bir kaide üzerinde eseri yükselten, taşıyan gövdedir. Çatıyı, kubbeyi, tavanı, yani üst yapıyı taşır, bu yüzden gücün sembol olmuştur. Sütûn başlıkları ise mimari eserlerde, gövdenin en üst bölümü, omuzlarıdır.


Gücün sembolü olan sütûnlar, işlevselliğinin yanında, estetiğin sergilendiği bir alandır. Mimarlar gücün sembolü olan sütûnların, binanın üst yapısından başka şeyleri de taşıması gerektiğini düşünür. Gücün sembolü ile gücü elinde tutan rejimin, dinin, medeniyetin vb sembollerinin bir araya geldiği bir alan olagelir sütûnlar. Semboller birleşir, üslûbü oluşturur. Sütûnun gücünden, binaların ihtişamından etkilen kitleler, üslûbun içerdiği sembollerin verdiği sayısız mesajın da tesir alanındadır artık. Bu yönüyle sütûnlar mimari eserde kimliğinin en belirleyici unsurlarından biri haline gelir. Saray duvarları, tapınak duvarları, mezar taşları gibi bir kimlik teşhiri alanıdır sütûnlar da ve daima taşıdıkları üst yapının hangi medeniyete dayandığını sessizce fısıldar bizlere.


Öte yandan sütûnlar, klasik mimari üslûbların, klasik devrin zevkidir desek yeridir. Modern mimarînin, binaların sütûnlarıyla hesaplaşarak, binalardan sütûnları kaldırarak yeni yaşam alanları, yeni ilişki alanları tasarladığına hepimiz şahidiz. Sütûnlarla bölünmeyen geniş odalar, sütûnsuz geniş işyerleri tasarlamak ve inşa etmek yeni bir anlayış olarak karşımızdadır. Modern mimari binalardan gücün sembolü olan sütûnları kaldırarak, modernizmin her şeye meydan okuyan tavrını eserlerinde haykırır.


***


Yunanistan coğrafyasında yaşayan medeniyetlere geçen bölümde yer vermiştik. Aşağıda bu medeniyetlerin kullandıkları sütûn başlıklarını kısaca tanımaya çalışacağız. Bu arada Şam Emeviye Camii'ne bu yoldan giderek varacağımızı hatırlatalım. Yolumuzdan şaşmış değiliz.


----Dor Düzeni ---------------------- İyon Düzeni ----------------------Korint Düzeni ----------------------


Dor nizamına yaygın olarak Yunanistan’daki eserlerde rastlanır. Assos’taki Athena tapınağı Anadolu’daki tek örneğidir. Ahşaptan evrilip gelmiş olduğu ve Mısır mimarisinin tesirinde geliştiği söylenir Dor nizamının. Sütûnlar aşağıdan yukarıya doğru incelir. Sütûn genellikle üst üste yerleştirilen ve içinden demir geçirilerek sağlamlaştırılan mermer parçalardan oluşur. Kaidesiz olarak doğrudan taban üzerinde yükselir. Gövdede 16 – 24 arasında değişen ama genellikle 20 tane olan eliptik yivler bulunur. Sütûn başlığı oldukça sadedir.


İyon nizamı (ortadaki sütûn) Anadolu’daki İyon kolonilerinde geliştirilip kullanılmaya başlanır. Bu nizamda sütûnlar bir kaide üzerinde, nisbeten incelerek yükselir. Gövde yine yivlerle ama bu defa daha derin yivlerle süslüdür. Şekli Dor sütûnları gibi eliptik değil yuvarlaktır. Sütûn başlığı “yanlara doğru açılan süslü helezon” diye tarif edilen, koç başına benzer. İki cephelidir. Sütûn başlıklarının hemen altında süslemeli bilezikler ve hemen üstünde abak diye anılan ince düz çanak yer alır. Sütûn genellikle tek parçadan oluşur.


Korint nizamı (en sağda) MÖ V. asırda oluşmaya başlar. Giderek diğer iki nizamın yanına eklenir. İyon nizamına çok benzese de, bilhassa sütûn başlıkları ile farklılaşır. Sütûn başlıklarında stilize edilmiş, kıvrılan akantus (veya akant) yaprakları kullanılır. Akant Roma döneminde uzun ömrün ve yeniden doğuşun sembolüdür. Cenaze törenlerinde kullanılır. Saksıdan fırlayan çiçek yaprağı hissi uyandırır korint sütûn başlıkları. Korint nizamının Yunan mimarisinden ziyade Roma İmparatorluğu coğrafyasında yaygın bir şekilde kullanıldığı görülür. Efes’teki Celsus Kütüphanesi’nin sütûnları İyon’dan Korint’e geçişin görülebileceği önemli bir eserdir. İstanbul’da Sarayburnu’ndaki Got Anıtı, Fatih’te Roma devrinden kalma Kıztaşı, Yerebatan Sarnıcı’nın sütnları hep korint nizamındadır.


Avrupa Ortaçağını bitiren Rönesans da kendini Ortaçağ’ın Gotik tarzı yerine, Roma ve Helen mimari üslüplarına ve dolayısıyla sütûnlarına yaslar. İtalyan rönesansına mimaride öncülük eden, Papa V. Nicolaus'un mimarî danışmanlığını yapanLeone Battista Alberti’nin Floransa’daki Rucellai Sarayı’nı alt katta dor, orta katta iyon, üst katta korint tarzı sütunlarla oluşturması ilginçtir. Bu sütûnlar Rönesans’ın “Yeni Avrupa”sının hangi omuzlar üzerinde yükselme iddiasında olduğunu anlatır bize.


***

.

Helen – Roma dünyasındaki gezimize burada bir nokta koyalım... Zira Şam’a, Emeviye Camii’ne kadar hâlâ uzun bir yol var katetmemiz gereken...

Pazar, Ocak 04, 2009

Suriye - Şam Emeviye Camii (1)

Kısmet oldu, iki ay arayla Suriye’ye iki kez gitme fırsatı bulduk 2008 yazında. Her iki gidişimde de şehrin merkezini oluşturan, çekici, etkileyici, ilham verici, sarsıcı, kuşatıcı Emeviye Camii’nde buluverdim kendimi. Güneşin altında kavrulan avlusu, Şii ziyaretçilerinin coşkusu, dört mezhebin dört imamına tahsis edilmiş dört mihrabı, İmam Gazali, Selahaddin-i Eyyûbî, Mithat Paşa (Suriyelilerin deyişiyle: Başa), Cemal Paşa, Said-i Nursi, Türk Hava Şehitleri derken, üzerimize sinen bir kültür, din ve tarih buğusu...



İki kelam etmek isteriz Şam Emeviye Camii üzerine... İsteriz de varalım evvela Akdeniz’e, Ege’ye... Sonra dönelim Dımeşk’in “cami–i kebir”ine...


(Yazımız biraz uzun olacağa benzer... Bu yüzden tekmili birden vermektense, kısım kısım yayınlayalım da okunabilir olsun diye niyet eyledik... İlk kısmı giriş niyetine buyurun...)


***


Girit adası, MÖ 3000 ile 2500’ler civarına Anadolu, Mezopotamya ve Mısır uygarlık alanlarının arasında Minos adıyla anılan yeni bir medeniyet merkezi olarak gelişir.



MÖ 2000 - 1900 civarında kuzeyden Akalar adıyla anılan bir kavim gelir, bugünkü Yunanistan topraklarının bir kısmına yerleşir. Akaların medeniyeti, dönemin yüksek medeniyeti olan Minos’un (Girit) etkisi altında gelişir, zamanla kendine has bir üslup kazanır. Merkezi Miken şehridir. Bu yüzden Akaların kurdukları medeniyet Miken olarak anılır.


Önceleri şehir devletleri halinde yaşayan Akalar MÖ 1400’ler civarında şehir devletlerini birleştirerek bir devlet yapısı oluşturur. Truva’yı işgal eden meşhur Agamemnon bu birleşmiş Aka şehir devletlerinin başındaki komutandır mesela.


Aşağıda yer alan harita MÖ. 1200'lü yıllarda Akdeniz havzası medeniyetlerini bir arada gösteriyor: Yunan, Anadolu, Mezapotamya ve Mısır... Bir de İran...




Akalar MÖ 1400’ler civarında Girit’i de alarak Minos medeniyetini nihayetlendirir. Bu dönemi takiben Anadolu Trakyadan gelen göçlere / akınlara / istilalalara maruz kalır. Hitit devleti bu istilaların ve iç karışıklıkların tesiriyle yıkılınca Akalar Anadolu’nun batı sahillerine dek yayılmayı başarır.


Ancak bu saadet uzun sürmez. MÖ 1200’lerde yine kuzeyden, Tuna kıyılarından kopup gelen bir başka kavim olan Dorlar, Miken uygarlığının kurulduğu sahayı işgal ederler. Demir silahlar kullanan Dorlar, Girit’e, Rodos’a ve Anadolu’nun batı kıyılarına kadar yayılırlar kısa sürede.


Miken ve Minos medeniyetlerinin izlerinin silindiği bu dönemde Dorlar kendilerine has bir uslupla Miken ve Minos kalıntılarının üzerinde yeni şehirler yükseltirler veya eski şehirleri yenilerler. Akalar ise kendilerine yeni yaşam alanları arar. Akdeniz, Ege ve Karadeniz kıyılarında İyon kolonileri olarak anılacak şehir devletleri kurmaya başlarlar: Efes, Milet, Foça, İzmir gibi...


Yunan Orta Çağı diye anılan bu dönem MÖ 700’lere kadar devam edecektir. Yunan Orta Çağını MÖ 600 - 500 yıllarında Yunan Arkaik Çağı, MÖ 400’lerde Yunan Klasik Çağı olarak anılan dönemler izler. Eflatun, Socrates, Aristo ve çağdaşları bu dönemde yaşar.


Perslerle olan mücadelelerle geçen Yunan Klasik Çağı’nda MÖ 300’lere vardığımızda İskender’in zuhuratını görürüz. İskender’in Orta Asya’ya kadar uzanan büyük yayılmasının ardından gelen dengelenmeyi MÖ 200’lü yıllarda Roma hakimiyeti takip eder. Makedon, Yunan ve diğer Helen şehirleri tüm Akdeniz havzası gibi Roma’nın kontrolü altına girmiştir artık.



MÖ 27 – MS 180 arasındaki 207 senelik Roma hakimiyeti “Pax Romana” (Roma Barışı) olarak adlandırılacaktır. Bu, Roma İmparatorluğu sınırlarının hariçten ciddi bir istilaya maruz kalmadığı bir dönem olacaktır.


Çocukluğum babamın şiir kitaplarıyla renklenmişti. İş Bankası'nın çıkardığı Şairlerin Seçtikleri Şiirler Antolojisi, Aşık Veysel, Dadaloğlu, Karacoğlan, Abdurrahim Karakoç, Yunus Emre... Onlardan biri Nihal Atsız'ın Yolların Sonu kitabıydı. 1980 evvelinin atmosferinde yüksek sesle, hamasi tonlamalarla okurdu babam Atsız'ın şiirlerini... İkinci Dünya Harbi'nde Türkiye'ye saldırma planları yapan İtalyan Duçesi Mussolini'ye yazdığı "Davetiye" şiirini hatırlarım. "Din Arabın, hukuk sizin fakat harp Türklüğündür!" diyordu Atsız :))


(Meraklısı için şiirin tamamı; http://www.nihalatsiz.org/siir_davetiye.htm)


Roma ve hukuk... Roma imparatorluğu, kendi Hukuk Sistemi altında yaşayan farklı din, gelenek, coğrafya ve etnik aidiyetleri olan grupları, kayda değer bir savaşa meydan vermeden bir arada yaşatmıştı. Pax Romana (Roma Barışı) denen bu dönem, Akdeniz havzasının yaşadığı en önemli ve uzun barış dönemlerinden biri olmuştu.


MS 395’e vardığımızda Doğu ve Batı diye kalıcı olarak ikiye bölünür Roma imparatorluğu. Roma, imparatorluğun sınırları dışında yaşayan kavimleri “barbar” (Romalı olmayan) diye adlandırırdı. Günümüzün Avrupa devletlerinin atalarıdır bu barbar kavimler ! ! ! Zaaf belirtisi gördükleri anda zengin ve medenî Roma’ya saldırma eğilimindedirler.


Ostrogotlar, Vizigotlar, Gepideler, Vandallar, Markomanlar, Alanlar, Sarmatlar, Keltler, Franklar, Angllar, Saksonlar ve Burgundların da aralarında bulunduğu barbar kavimler doğudan gelen Hunların akınlarının da tesiriyle imparatorluğun kuzey sınırlarını istila etmeye başlar. Yaklaşık 100 sene boyunca kuzeyli barbar kavimlerin Akdeniz havzası medeniyeti olan Roma’ya taarruzları devam edecektir.



Barbar kavimlerin istilalarından sadece Batı Roma değil, Doğu Roma da nasibini alacaktır. Günümüzde Gülhane Parkı’nın Sarayburnu girişi tarafında bulunan sütun o günlerden yadigârdır. Konstantinapolis önlerine gelen Gotları mağlup ederek şehri kurtaran Doğu Romalılar, şehrin boğazı selamlayan bir yerine yaklaşık 15 metre yüksekliğinde, korint başlıklı aşağıdaki fotoğrafta görülen monolit sütunü dikerler.



476’da paralı Germen askerler Barı Roma'da ayaklanır. Liderleri Odoaker, son Batı Roma İmparatoru Romulus’u tahttan indirir ve resmî olarak nihayetlendirir Batı Roma’yı. Batı Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun siyasi iradesinin yerini en az bin sene boyunca “Roma Katolik Kilisesi” alacaktır.


Son Batı Roma İmparatoru Romulus’un tahttan indirilmesi üzerine Roma imparatorluk alametleri Odoaker tarafından Doğu Roma’ya gönderilir. Bundan böyle Doğu Roma, kendini barış sağlayıcı evrensel imparatorluk olarak tanımlayan Roma’nın tek varisi, hatta tâ kendisi olacaktır. Roma tacı Konstantin’in şehrindedir artık...


Batı Avrupa ise Roma kilisesi ve Batı Roma coğrafyasında daha sonraları İngiltere'ye, Almanya'ya, İtalya'ya, İspanya'ya, Fransa'ya ve diğer küçük Avrupa devletlerine evrimleşecek olan barbarların kurduğu devletlerle milenyumlar sürecek bir karanlık çağa girmiştir...



Cumartesi, Nisan 26, 2008

Saraybosna (9) - Sırpça'da Yaşayan Türkçe Kökenli Kelimeler

İlginç günler yaşıyoruz...

34 senedir KKTC'yi dünyada bir ülkeye tanıtamadık da, bizim Kosova Sırbistan'dan bağımsızlığını ilân ediverdi kaşla göz arasında. Kosovalılar Bill Clinton caddesinde Amerikan bayraklarıyla kutladılar bağımsızlık ilanlarını!! Türkiye Cumhuriyeti Kosova'yı ilk tanıyan ülkelerden oldu. Hemen akabinde yeni anayasasını kabul etti Kosova parlementosu. Bu yeni anayasaya göre devletin resmi dilleri Arnavutça ve Sırpça olacaktı. Tito Yugoslavyası'nda, 1974 Anayasasıyla Kosova'da konuşulan resmi diller arasında kabul edilen Türkçe'yi devletin ana dilleri arasında kabul etmiyordu Kosovalılar da, 95 sene sonra yeniden sorasımız geliyordu "sen misin, yoksa hayalin mi vefâsız Kosova?" diye...

Osmanlı'nın varlığı idari olarak sona erse de, Balkanlar Türkçe'yi bir ihtiyaç ve itibar dili olarak kullandı şehirlerinde senelerce. Ayrı milletlere mensup insanlar Türkçe ile anlaştı kendi aralarında. Çok değil 15 - 20 sene öncesine kadar olan dönemden bahsediyorum... Şimdilerde Türkçe'nin boşluğunu Amerikan aksanlı İngilizce doldurmaya başlıyor Priştine'de, Prizren'de... Ve Sırpların saldırganlığına karşı Batı'nın himayesini alarak devlet kuran milliyetçi Arnavutlar 1974 Yugoslav anayasasının Türklere verdiği hakkı bile vermiyor... Pek hazin...

***

Atlarının nallarıyla lisanlarını taşımış dünyanın dört bir köşesine Türkler... TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın açıklamış. Türkçe'den diğer dillere geçen kelime sayısının 10.000'in üzerinde olduğunu beyan etmiş. Çince'ye, Sırpça'ya, Rusça'ya, Yunanca'ya, Farsça'ya, Arapça'ya, Macarca'ya, Ermenice'ye, Fince'ye, Çekçe'ye, Bulgarca'ya, Arnavutça'ya, Almanca'ya, İtalyanca'ya Türkçe'den geçen kelimelerin sayısını belirtmiş ayrı ayrı.

Türkler, tarihin bu mobil milleti, gittikleri her yerde, kurdukları veya tabii oldukları her devlette, orada kimler varsa onlarla ilişki içinde oldu. Dillerine kelimeler taşıdığı, kelimeler hediye ettiği milletlerden ihtiyacını karşılayacak yeni kelimeleri ithal etmekte de tereddüt etmedi. Bugün Türkçe sözlüklerimizde yer alan kestane, çamaşır, sabun, şeftali, merdiven, minare, kına, alev, badem, elmas ve daha onbinlerce kelime, tarih boyunca yapılagelen bu komplekssiz alışverişin bir isbatı.

Üstelik bu alışveriş Türkler ve temasta olduğu millet / dil arasında olmadı sadece. Bir dalganın üzerinde taşıdığı köpük gibi, bir kuşun gagasında dolaştırdığı saman gibi, rüzgarın önüne kattığı yaprak gibi taşıdı kelimeleri bir adadan diğerine, bir iklimden bir başkasına Türkler...

***

İstanbul'da cânım bahar aylarını yaşıyoruz. Çocuklarla beraber soluğu nerede bir gölgelik, nerede bir koruluk varsa orada alıyoruz hafta sonları. TEMA'nın çıkardığı "Ağaçlar" isimli kitap "koru rehberimiz". Kitabımızda Alıçgillerden "Geyik Dikeni" anlatılıyor:

"Geyik dikeninin alıç adı verilen küremsi meyveleri Ekim ayında olgunlaşır. Kırmızımsı meyvesi saplı ve kümeler halindedir. Meyvenin sert tek bir çekirdeği vardır. Kışın kuşlar dallarda kalan meyvenin kabuğunu soyup, çekirdeğini yutarlar, midelerinde bir süre kalan, değişime uğrayan ama tamamen sindirilemeyen çekirdek kuşun dışkısıyla beraber tabiata bırakılır. 18 ay sonra, yani iki bahar sonra filiz vermeye başlar ardıç tohumları."

Türkler geyik dikeni ağacından meyve yiyen ardıç kuşu gibi. Farîsî'den aldığı kelimeyi Sırpça'ya taşımış, Arapça'dan aldığını Yunanca'ya, Çince'den aldığını Macarca'ya... Tarihte birbirleriyle teması olmayan milletleri bir araya getirmiş "eski" medeniyetimiz... İthal ettiği kelimeleri kurnasında yıkayıp kendine maletmekle kalmayıp, bir de ihracını gerçekleştirmiş.

Ve yine ilginçtir, Türk dilinden diğer dillere geçen kelimelerle ilgili gurur dolu raporlar hazırlayan TDK, senelerdir Türkçe'ye diğer dillerden girmiş kelimelerle, "eski" medeniyetimizin kelimeleriyle, hele bunlar Arapça ve Farsça kökenli ise, zinhar kımıl zararlısıymışçasına mücadele etmekte...

***

2004 senesinin Haziran ayıydı... Devlet televizyonu TRT, 3. kanalı üzerinden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının günlük hayatta kullandığı farklı dil ve lehçelerde yayınlar yapmaya başlama kararı almıştı. Yıllardır Kürtlerin bu konudaki taleplerini ve AB'nin konu ile ilgili baskılarını bildiğimizden çok şaşırmamıştık. Fakat ilk yayını Boşnakça yapmayı tercih etmişti TRT. İlginç bir tavırdı bu, zira Türkiye'de yaşayan Boşnakların böyle bir talebi yoktu. Hatta "Türkiye'yi bölmeye çalışanların oyunlarına alet etmeyin bizi" diyenler olduydu. TRT yöneticileri ise Kirmanca, Arapça, Zazaca vb yayınların planlandığını, Boşnakça'yı ilk sıraya alarak aslında Boşnak kardeşlerimizi onore etmek istediklerini belirtmişlerdi...

***

Geçen sene Bosna'ya gidişimiz bayramın hemen arkasına denk gelmişti. Sayarbosna'da Başçarşı'ya yürüme mesafesinde, Halvat adında çok şirin bir pansiyonu tavsiye etmişti bir arkadaşım. Annesiyle beraber kalmış, çok memnun olmuştu, hele kahvaltılarından pek bir sitayişle söz ediyordu. Pansiyonu Boşnak bir çift, Mumo ile Valida işletiyordu. Rezervasyon için kendileriyle İngilizce yazışırken Valida emailinin altında "I wish to you and your family Bajram Serif Mubarek Olsun!" yazıyordu...

Sonra elime geçen eski bir kartpostal. 1981 senesinde, Bosna - Hersek'in kuzeydoğusundan, Tuzla'dan gönderilen bir bayram tebrik kartı bu. Fotoğrafta Tuzla'daki "Šarena Džamija"yı yani "Alacalı Camii" görüyoruz.

Kartpostalın arka yüzündeki pullar bir dönemi özetliyor bize. Bugün Makedonya sınırlarında kalan Ohrid'ten Türk evleri, Sırbistan'da Macarların yoğun yaşadığı Vojvodina bölgesinde ufak bir ili olan Vršac'ın resmi binaları ve Mareşal Josip Broz Tito'nun resimleri. Hey gidi Yugoslavya...



Kartpostalı "Bay Salahudin", Erenköy'de yaşayan "Hanum Nedžmija Barlas"a göndermiş. "Draga Nedžmiya", yani "Sevgili Necmiye" hitabıyla başlıyor ve yürekten bir "Kurban Bayram Šerif mubarekj olsun" dileği geliyor ardından.

Kendi medeniyetimizi Balkanlar üzerinden anlamak kolayıma geliyor... O yüzden yine buralarda dolaşıyor bu yazı...

***

Resimde gördüğünüz fesli zât, Vuk Stefanović Karadžić 1787'de Osmanlı ülkesinde dünyaya gelmiş, 1864 senesine kadar süren ömrüne Sırp dili ile ilgili sayısız çalışma sığdırmış. Devrinin en önemli filologlarından (dil uzmanı) ve halk edebiyatçılarından sayılıyor. Sırpçanın edebiyat dili olarak modernizasyonunu ve dilin kiril alfabesine göre standardizasyonunu sağlamış.

Melahat Pars, "Makedon ve Sırp Romanlarında Türkler ve Türk İzleri" adlı çalışmasında zikreder. Vuk Stefanović Karadžić 1814 senesinde Sırpça bir ilk okuma kitabı hazırlar. 1918 senesinde ilk Sırpça sözlük çalışmasını yayınlar. Ama milliyetçiliğin revaçta olduğu bir devirdir söz konusu olan. Diğer bazı Balkan milletleri gibi Türk dili ve kültürünün etkisinden kurtulmak ister Sırplar da. Vuk Stefanoviç Karaciç, 1818 yılında hazırladığı ilk Sırpça sözlüğünün ikinci baskısını yaptığı zaman, sözlükten binlerce Türkçe kökenli kelimeyi atmaya çalışır. Ancak, onları atacağı yerde 1700 yeni Türkçe kelime daha almak mecburiyetinde kalır sözlüğüne. Kendi dilinin Türkçe kökenli kelimeler çıktıktan sonra ne denli fakirileştiğini görmüştür zira.

***

Balkanları saran milliyetçilik yangını çok değil 15 sene kadar evvel Bosna'yı, Boşnakları yaktı. Çetnikler tüm Osmanlı / Türk bakiyesini ortadan kaldırmaya kararlıydı. Destekleyenleri de çoktu, esasen desteklemeyeni pek yoktu. İşe Osmanlı eserlerini, köprüleri, camileri, türbeleri, kütüphaneleri yok ederek başladılar. Hedefleri Osmanlı medeniyetinin Balkanlarda kalan izlerini kalıcı olarak silmekti. Başarır gibi oldular, başaramadılar. İlerlediler, durdular. Yıkıldı, yapıldı, tamir edildi.

Balkanların tarihinin, hele son savaşın Sırp ve Boşnakların dilleri üzerinde de derin etkileri olduğunu gördük. Boşnaklar kimliklerini din üzerinden tanımlıyor. Bizi Mostar'a götüren şoförümüze sormuştu arkadaşım "Boşnakların içinde müslüman olmayan yok mu?" diye, tipik bir Türkiyeli zihniyle. "Boşnak müslüman olur, müslüman değilse o zaten Boşnak olmaz" cevabını almıştık.

Kimliklerini din ile tanımlayan Boşnaklar, Sırp saldırılarına karşı Osmanlı devrinden yadigâr ne varsa, onları muhafaza etti. Sembolleri çok seviyoruz ya, Osmanlıdan yadigâr ne kaldıysa onların Boşnaklar için sembolik bir anlamı var. Dillerine Türkçe ve Osmanlıca'dan gelen kelimeler de bu yadigârların en önemlilerinden.

Belki başlangıçta Sırpça'nın bir şivesiydi dilleri, belki zamanla dinî terimler dile girdi, belki daha sonra teknolojik, idarî vb. Türkçe kelimeler benimsendi. İşte Boşnaklar belki asırlar evvel Sırpların konuştuğu dil ile aralarında var olan ufak farklılıkları, bir dil farkına çevirme gayretindeler. Sırplar Osmanlıca / Türkçe kelimelerden ne kadar kaçıyorsa, Boşnaklar bu kelimeler için bir o kadar talepkâr. Tercihin getirdiği bir uzaklaşma yaşanıyor. Sırpça, Türkçe kökenli kelimeleri bilinçli olarak dillerinden çıkarıp Slavca karşılıklar bulmaya çalışırken, Boşnaklar tarihin, kültürün ve medeniyetin getirdiği Türkçe mirası koruma konusunda her zamankinden daha titiz davranıyor. Hatta Hırvatlar da boş durmuyor, kendi dillerindeki Sırpça kelimeleri eski Hırvatçadan kelimelerle değiştiriyorlar bu süreçte...

***

Saraybosna'ya bir önceki gidişimde Begova Camii'nin avlusundaki kitapçıdan bir "Turski Rečnik" aldım:

"Tursko - Srpski,
Srpsko - Turski"

Sırpça'dan Türkçe'ye, Türkçe'den Sırpça'ya sözlük... İçinde tahminen 10 - 12.000 kelime var.

Yukarıda yazdıklarımın psikolojisi altında başladım sözlükteki Türkçe kökenli kelimeleri kendi ellerimle gözlerimle aramaya... Sadece Türkçe kökenli kelimeleri taradım, hem Türkçe'ye, hem Sırpça'ya Batı dillerinden geçen akreditiv, akumulator, kalorija, kamp, uvertira, doktor, moda, strategija, dekorater, dekan, karikatura gibi kelimeleri listeye almadım.

Yahya Kemal merhum demişti "Türkçe'nin çekilmediği yerler vatandır" diye... Vatanın izlerini aradım Turski Rečnik'te:

***

  1. Abeceda (alfabe)
  2. Ada
  3. Aždaja (ejderha)
  4. Alat (âlet)
  5. Alka (halka)
  6. Alva (helva)
  7. Amanet (emanet)
  8. Ambar
  9. Astma (astım)
  10. Avlija (avlu)
    "Avliya" diye okunur
  11. Babo (baba)
  12. Badava (bedava)
  13. Badem
  14. Bakar (bakır)
  15. Bakalin (bakkal)
  16. Bajat (bayat)
  17. Bajram (bayram)
    Ramazanski Bajram
    Kurban Bajram
  18. Bakrač (bakraç)
  19. Bakšiš (bahşiş)
  20. Baksuz (bahtsız)
  21. Baksuzluk (bahtsızlık)
  22. Bala (balya)
    Bala pamuka (pamuk balyası)
  23. Barut
  24. Barjaktar (bayraktar)
  25. Bašta (bahçe)
  26. Baštovan (bahçıvan)
  27. Baraka
  28. Bazar (pazar)
  29. Beg (beğ, bey)
  30. Berberin (berber)
  31. Beton
  32. Beşika (beşik)
  33. Biber
  34. Boja (renk)
  35. Bomba
  36. Boza
  37. Bostan
  38. Bubreg (böbrek)
  39. Budala
  40. Bulbul
  41. Bunar (pınar, kuyu)
  42. Burek (kıymalı börek)
  43. Burgiya (burgu)
  44. Busola (pusula)
  45. But
  46. Şator (çadır)
  47. Čay
  48. Čardak
  49. Čakija (çakı)
  50. Čarapa (çorap)
  51. Čarşiya (çarşı)
  52. Čarşav (çarşaf, nevresim)
  53. Čekiç
  54. Črkrk (çıkrık)
  55. Čelik
  56. Česma (çeşme)
  57. Čeşagija (kaşağı)
  58. Činija (çini)
  59. Čivija (çivi)
  60. Čizma (çizme, bot)
  61. Čoban
  62. Čobançe (genç çoban)
  63. Čoha (çuha)
  64. Čorba
  65. Čilim (kilim)
  66. Čiviluk (duvar askısı)
  67. Čufte (köfte)
  68. Čumur (kömür)
  69. Čup (küp)
  70. Čorsokak (kör sokak, çıkmaz sokak)
  71. Ćumez (kümes)
  72. Defile
  73. Deda (dede)
  74. Dilber
  75. Div (dev)
  76. Divan (kanepe, divan)
  77. Dorat (doru at)
  78. Dugme (düğme)
  79. Dud (dut)
  80. Duşek (döşek)
  81. Duşmanin (düşman)
  82. Duşmanski (düşmanca)
  83. Duvar
  84. Dželat (cellat)
  85. Džep (cep)
  86. Džezva (cezve)
  87. Dubre (gübre)
  88. Egzaktan (essahtan, sahiden)
  89. Ekran
  90. Esnaf
  91. Fildžan (fincan)
  92. Feredža (ferace)
  93. Fenjer (fener)
  94. Haraç
  95. Hajde (hayde!)
  96. Hajduçki (haydut)
  97. Hajduk (haydut)
  98. Hangar
  99. Haraç
  100. Hey!
  101. İnat
  102. Jastuk (yastık)
  103. Jatak (yatak)
  104. Jiva (civa)
  105. Jorgan (yorgan)
  106. Kaçamak (kaçamak)
  107. Kaçket (kasket)
  108. Kadifa (kadife)
  109. Kadija (kadı)
  110. Kafa
  111. Kajsija (kayısı)
  112. Kajgana (kaygana)
  113. Kajmak (kaymak)
  114. Kaiş (kayış)
  115. Kalaj (kalaj)
  116. Kalajdžija (kalaycı)
  117. Kalauz (kılavuz)
  118. Kaldrma (kaldırım)
  119. Kalem
  120. Kalfa
  121. Kalup (kalıp)
  122. Kandilo (kandil)
  123. Kantar
  124. Kapak
  125. Kapara (kaparo)
  126. Kapetan (kaptan)
  127. Kapija (kapı)
  128. Karakter
  129. Karanfil
  130. Karat (kırat)
  131. Karavan (kervan)
  132. Kasa
  133. Kasapin (kasap)
  134. Kašika (kaşık)
  135. Kaučuk (kauçuk)
  136. Kavez (kafes)
  137. Kavga
  138. Katran
  139. Kazan
  140. Kazandžija (kazancı)
  141. Kesa (kese)
  142. Kirija (kira)
  143. Kiridžija (kiracı)
  144. Kofa (kova)
  145. Kokoş (tavuk)
  146. Koliba (kulübe)
  147. Konak (konaklama, geceleme)
  148. Komşija (komşu)
  149. Kopça
  150. Korbač (kırbaç)
  151. Kožuh (gocuk)
  152. Kreč (kireç)
  153. Kula (kule)
  154. Kusur (kusur; bozuk para, küsür)
  155. Kurşum (kurşun)
  156. Kutija (kutu)
  157. Lampa (lamba)
  158. Limun (limon)
  159. Limunada (limonata)
  160. Maymun
  161. Maja
  162. Makaze (makas)
  163. Mamurluk (mahmurluk)
  164. Manastir (manastır)
  165. Mandat (manda)
  166. Manija (mani)
  167. Mat
  168. Megdan (meydan)
  169. Melem (melhem)
  170. Melez
  171. Mermer
  172. Muşema (muşamba)
  173. Miraz (miras)
  174. Müşterija (müşteri)
  175. Müsliman (müslüman)
  176. Nana (nane)
  177. Neimar (mimar)
  178. Odaja (oda)
  179. Oklagija (oklava)
  180. Oluk
  181. Ortak
  182. Para
  183. Pmuçan (pamuk)
  184. Para
  185. Pastrma (pastırma)
  186. Paşa
  187. Patlidžan (patlıcan)
  188. Pazar
  189. Pendžer (pencere)
  190. Perçin (perçem)
  191. Pijaca (piyasa)
  192. Pilav
  193. Pileçi (piliç)
  194. Pirinaç (pirinç)
  195. Prangija (pranga)
  196. Raf
  197. Raskopçati (düğmeleri çözmek)
  198. Sahat (saat)
  199. Sapunski (sabun)
  200. Sokak
  201. Samar (semer)
  202. Sandala (sandal)
  203. Sanduk (sandık)
  204. Sat (saat)
    Džepni sat : cep saati
  205. Sokaçiç (sokakçık)
  206. Sütlijaş (sütlaç)
  207. Sultan
  208. Šakal (çakal)
  209. Šamar
  210. Šah
  211. Šal (atkı)
  212. Šap
  213. Šapka
  214. Šeçer (şeker)
  215. Šira (şıra)
  216. Šifra (şifre)
  217. Šema
  218. Šimşir
  219. Tava
  220. Tavan
  221. Taze
  222. Taban
  223. Tabla (tahta)
  224. Tabak (tabaka)
  225. Tamburin (tambur)
  226. Temelj (temel)
  227. Ten
  228. Tepsija (tepsi)
  229. Testera
  230. Top
  231. Torba
  232. Turpiya (törpü)
  233. Turşija (turşu)
  234. Ular (yular)
  235. Urma (hurma)
  236. Vişnya (vişne)
  237. Zanat
Güncel sözlükler, eski kelimeleri vermiyor genellikle. Çok uzağa gitmeyelim TDK'nın Türkçe Sözlüğü'nde Cemil Meriç'in, Yahya Kemal'in, Tanpınar'ın bile eserlerinde geçen kelimelerin önemli bir kısmını bulamıyoruz...

Turski Rečnik'te yer almayan önemli sayıda daha Türkçe kelime var Sırpça'da da. Yaka, zeytin, zulum, efendi, sincir (zincir), vakuf, tutkal, yonca gibi yüzlerce, binlerce kelime daha var. TDK'nun uzmanları bu sayının 9.000 civarında olduğunu söylüyor. Enciklopedija Jugoslavije, T.8. Zagreb, Jugoslavenski leksikografski zavod MCMLXXI, 408 1970'li yıllarda bu sayının 7 - 8.000 civarında olduğunu yazar. 1966 senesinde A.Skaljic tarafından Saraybosna'da yayınlanan Turcizmi u Srpskohrvatskom Jeziku yine 9.000 Türkçe kökenli kelimeden bahsediyor.

Biz sadece Turski Rečnik'teki sayılara güvensek bile, günümüzde konuşulan Sırpça'daki kelimelerin yaklaşık %2 - 2.5'inin, tüm düşmanlık ve kampanyalara rağmen Türkçe kökenli olduğunu söyleyebiliriz. Boşnakça'da bu oranın çok daha yukarılarda olacağı kesin...


Saraybosna'da reayanın birbirine,

- Selamun aleykum
- Sabah hayrola
- Allah razi ola
- Hade
- Allaha emanet
- Aksam hayrola
- Bayram şerif mübarek olsun

diyerek seslendiğine her an şahit olabilirsiniz ya da bir tabelada Türkçe'yi veya Türkiye'yi hatırlatan bir yazıya rastlayabilirsiniz...





***

Son olarak... Saraybosna'dayız... Bir okul arıyoruz... Kültür, dil, insanlar... Bizim iklim işte... Aynı kafileyle Özbekistan seyahati yapmıştık. Bizi Taşkent'ten Semerkand'a götüren aracın Türkçe ve İngilizce bilmeyen Özbek şoförüyle nasıl anlaşabileceğimizi sormuştuk da bize "eski kelimelerinizi kullanın, anlaşırsınız" demişlerdi. Hakikaten de anlaşmayı başarmıştık şoförümüzle...

Eh kafilede bir Kürt, bir Kosovalı, bir Arap, mezbûl miktarda da Etrâk olduktan sonra mümkün müydü anlaş(a)mamak?

Saraybosna'da da Özbekistan'da kazandığımız bu tecrübe ve özgüvene sahip olarak dolaşıyoruz. Taksi şoförüne bir okulun yerini soracağız. Kafamızı uzatıp taksiden içeriye, soruyoruz:

- Selamun aleyküm. Mektep?

diyoruz anlaşabiliriz ümidiyle...

- ??!

Tekrar deniyoruz safça bir özgüvenle:

- Mektebija?
Olmuyor...
- Mektepski?

Yine olmuyor...

Školski dememiz gerekiyormuş meğer :))

Cuma, Şubat 29, 2008

Türkmenistan (5) - Karkara'nın Türküsü

Kısmet oldu, kısa ayın ortalarında Türkmenistan Tekstil Bakanlığı'nın tertip ettiği bir fuar vesilesiyle bir kez daha Türkmenistan'da, kar yağışı altındaki Aşkabat'ta bulduk kendimizi...

Seyahatten hemen evvel Kostebek Arsivi'nden elime ulasan 50 şarkılık bir seçkinin ilk şarkısına takılıp kalmış idim. "Hoooooooooooov" diye başlayan, "yâr yâr" nidâlarıyla, "âşık"larla, "mâşuk"larla, "peri"lerle, "âh"larla örülü bir Türkmen türküsüne... Karkara'nın Türküsü'ne... .

"Köstebek" türküyü "Rough Guide" tarafindan çıkarılan, "The Rough Guide to the Music of Central Asia" isimli bir albümde keşfetmiş. Orta Asya coğrafyasında değişik ülkelerden 19 parçayı bir araya getiriyor albüm. Piyasaya 2005 senesinde sürülmüş. Her şarkı ayrı bir solist seslendirilmiş. Benim takıldığım türküyü, Karkara'nın Türküsü'nü ise Ayjemal Ilyasova yorumlamış.

Bir güzel yorum, temiz ve kuvvetli bir ses, bizim tınılar, aşina, dokunakli ama bir türlü çözemediğim sözler...

Türkmenistan seyahati, Karkara'nın Türküsü'nün izini bulmak için nefis bir fırsattı...

***

Aşkabat'taki ikinci günümde Can Özgül'ü yakaladım can havliyle. İzmir Eşrefpaşa'da Esnafspor'un altyapısında futbol oynarken yollarımızın kesiştiği, yıllar sonra Aşkabat'ta Ahmet Çalık'ın denim fabrikasında tekrar karşılaştığımız sevgili Can senelerdir Türkmenistan'da yaşamaktaydı. Eşi de Türkmendi üstelik. Derdime olsa olsa o derman olabilirdi.

Can her zamanki gibi işini sağlama aldı, yardımcılarından Tavus Amangeldiyeva'dan yardım istedi. Can'ın Türkmencesi, Tavus'un Türkçesi derken transkriptasyon ve tercüme hayli yol aldı. Ama tam karşılığını bulamadığımız, civarında dolaştığımız bir kaç kelime daha kalmıştı...

Aynı gece iyi olacak hastanın doktor ayağına geldi. Kaldığımız otelin lobisinde seneler sonra bir Türkmen dostumuzla karşılaştım. Türk Lisesi'nden mezun, Türkçe'ye fevkâlâde hakim, dostumuz Mergen lobideydi. O gece bir yandan "gök çay"larımızı içerken, bir yandan da Mergen tercüme üzerinde son edebî düzeltmeleri yaptı titizlikle. Üstelik şarkının ve Karkara'nın filminin hikâyesini paylaştı bizimle .

En son Floret Tekstil'de karşılaştığım bir Türkmen bakıcı kıza dinlettim türküyü. Bir dostunu görmüş gibi ışıldadı gözleri. "Ben bunu iyi biliyorum" dedi keyifle...

***

Türkü bizim Yeşilçam melodramlarıyla televizyon dizileri arasında konumlandırabileceğimiz, Karkara isimli, Sovyetler Birliği döneminde çekilmiş bir filmde yer alıyormuş. Türkmenistan'da oldukça meşhur bir filmmiş Karkara... İlk Türkmen "ayal bahşi" imiş kendisi. "Ayal bahşi", kadın şarkıcı yani. Bir çeşit Afife Jâle...

Dutar çalmak (iki telli geleneksel bir saz), şarkı söylemek ister Karkara. Çok kabiliyetlidir, çok isteklidir ama Türkmen kadınları halkın önünde türkü söylememektedir o senelerde. Gözünü karartır Karkara, evinden ayrılır, türkü söylemeye başlar. Fena halde celâllenir babası. Arar bulur kızının izini. Tenhaya götürür. Tüfeğini doğrultur hiddetle ve fekat baba kalbidir ne de olsa, dayanamaz, tüfeği ateşleyemez. Döner gider evine...

Meşhur bir türkücü ile evlenecektir Karkara. Kendisinin şöhreti de bir yandan hızla yayılmaktadır. Kadındır. Başarılıdır üstelik. Ama talihi o kadar da yaver gitmez. Kendisini karşılıksız seven eski bir hayranı (ki o da bir türkücüdür) kıskandığı için öldürür Karkara'nın sevgilisini.

Filmin sonlarında sevgilisini öldüren kıskanç âşık ile karşı karşıya gelir Karkara. İnatlaşırlar. İddialaşırlar. Ahalinin önünde türkü yarışması yapmaya karar verirler. Kıskanç ve katil âşık kazanırsa yarışmayı, Karkara sevgilisinin katiliyle evlenmeyi kabul edecektir.

Yarışmayı Karkara kazanır...

***

Türkünün izinden giderken Sovyet kurgulu bir Türkmen melodramında bulmustum kendimi... Öte yandan merakımıza mûcib olan bir başka husus Ayjemal İlyasova idi. Kendisinin CD'lerini bulabilmek ümidiyle Aşkabat'ta epey araştırma yaptıysak da bırakın CD'lerini bulmayı, kendisini tanıyan bir kimseye bile rastlamadık :((

***

Şarkıyı, sözlerinin Türkmen ve Türk alfabesi ile yazılmış halini ve tercümesini sırayla aşağıda bulabilirsiniz:




***


Karkara’nın Türküsü (1) - Türkmen Harfleri ile


Hooooooooooooov...

Dury dogaýy eýlänler, uluslar – iller, heý heý heý, heý heý heý
Meniň ahym ýara ýetişermikä, heý heý heý, govuşarmyka
Magrupla maşryga ýetin erenler, ýar, heý heý heý, heý heý heý, heý heý heý
Aşyk magşugyna, aşık magşugyna govuşarmyka, govuşarmyka...

Meniň könlüm gussa bilen gamlarda, heý heý heý, heý heý heý
Ýar ýardan aýrılıp gezer her ýerde, heý heý heý, gezer her ýerde
İki peri hemdem bolup bir ýerde, ýar, heý heý heý, heý heý heý, heý heý heý
Bir-birniň gadryny, bir-birniň gadryny bilişermikä, bilişermikä

Yaaaaaaaaaaaaaar, ýaaaaaaaaaaaaar eeeeý...
İki peri hemdem bolup bir ýerde, ýar, heý heý heý, heý heý heý, heý heý heý
Bir-birniň gadryny, bir-birniň gadryny bilişermikä, bilişermikä
Aşyk magşugyna, aşık magşugyna govuşarmyka, govuşarmyka . . .



Karkara'nın Türküsü (2) - Türkiye Türkçesi Harfleri ile

(Not: Bizim alfebemizde olmayan iki sesi gösteren harfleri olduğu gibi korudum. ä harfi a ve e arasında bir ses veriyor. ň ise genizden söylenen nazal n'yi gösteriyor, bizim Latin alfabesine geçerken terkettiğimiz sesi.)

Hooooooooooooov...

Durı dogayı eylänler, uluslar – iller, hey hey hey, hey hey hey
Meniň ahım yara yetişermikä, hey hey hey, govuşarmıka,
Magrupla maşrıga yetin erenler, yar, hey hey hey, hey hey hey, hey hey he
Aşık magşugına, aşık magşugına govuşarmıka, govuşarmıka...

Meniň könlüm gussa bilen gamlarda, hey hey hey, hey hey hey
Yar yardan ayrılıp gezer her yerde, hey hey hey, gezer her yerde,
İki peri hemdem bolup bir yerde, yar, hey hey hey, hey hey hey, hey hey hey
Bir-birniň gadrını, bir-birniň gadrını bilişermikä, bilişermikä

Yaaaaaaaaaaaaaar, yaaaaaaaaaaaaar eeeey...
İki peri hemdem bolup bir yerde, yar, hey hey hey, hey hey hey, hey hey hey
Bir-birniň gadrını, bir-birniň gadrını bilişermikä, bilişermikä
Aşık magşugına, aşık magşugına govuşarmıka, govuşarmıka . . .



Karkara'nın Türküsü (3) - Türkiye Türkçesi ile

Ooooooooooffffff...

Duru duâ eyleyenler, uluslar – iller, hey hey hey, hey hey hey
Benim ahım yâre yetişir mi ki, hey hey hey, kavuşur mu ki
Magrible (Batıyla) maşrığa (Doğuya) yetin erenler, yâr, hey hey hey, hey hey hey, hey hey hey
Âşık mâşuğuna, âşık mâşuğuna kavuşur mu ki, kavuşur mu ki

Benim gönlüm tasa ile gamlarda, hey hey hey, hey hey hey
Yâr yârdan ayrılıp gezer her yerde, hey hey hey, gezer her yerde
İki peri hemdem olup bir yerde, yar, hey hey hey, hey hey hey, hey hey hey
Birbirnin kadrini, birbirnin kadrini bilirler mi ki, bilirler mi ki .

Yaaaaaaaaaaaaaar, yaaaaaaaaaaaaar ey...
İki peri hemdem olup bir yerde, yar, hey hey hey, hey hey hey, hey hey hey
Birbirnin kadrini, birbirnin kadrini bilirler mi ki, bilirler mi ki
Âşık mâşuğuna, âşık mâşuğuna kavuşur mu ki, kavuşur mu ki

***

Dediğim gibi Karkara'nın Türküsü'nü ilk dinlediğimde kuşattı, etkiledi beni... "Türküz türkü çığırırız" ne de olsa... Fakat ara ara seçebildiğim kelimelerden bir cümleye ulaşamıyordum. Tercüme tamamlandığında aslında yaptığımızın tercüme filan olmadığını fark ettim. İki dil arasındaki fark neredeyse sadece bizim konuştuğumuz yerel bir ağızlar arasındaki kadardı... Bizim Karadeniz ağzı daha anlaşılabilir bir şey mi diye de düşünmeden edemedim!!!

Mesela Akçaabat'ın Çal köyünden Ali Rıza Sevim'den derlenen bir türkünün aşağıdaki dörtlüğü(Kuzeydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Sayfa:166):

"Külgenin tebesinde
Kuru kuru pudaglar
Aliştidu turmâyi
Seni epen tudaglar"

Ne dersiniz? Karkara'nın Türküsü'nden daha mı kolay bunu anlamak?

Pazar, Ocak 06, 2008

Saraybosna (8) - Henda'dan "Sarajevska Raja"

Henda'dan "Sarajevska Raja"...

http://www.youtube.com/watch?v=ZAxhIJew3t0

Şarkıyı ilk kez Cem Mert, Semih Özer’in bilgisayarında dinletti bana İzmir Alsancak’ta...

Ali Çelik arşivinden mp3’üne ulaştı Ankara’da...

Amra Boşnakça’dan Türkçe’ye tercüme etti şarkı sözlerini Başçarşı’da...

Bilgin Sait tüm titizliğiyle düzeltmeleri yapıp, tercümeyi son haline getirdi Üsküdar’da...

Burak ve Elif şarkının nakarat kısmını ezberledi bile bu arada :))

Beş kişinin katkıda bulunduğu bu kollektif çalışmayı Moraçalan’da yayınlamak kaldı bana da...

Emeği geçen herkese “hvala"...


***

Henda - Sarajevska raja

Ljubio sam jednu malu sa Baščaršije
ljeto dodje a ja tužan ne mogu do nje

Po Parizu, Beogradu druže jedini
Volio bih i ja stobom sada šetati
Volio bih i ja stobom sada šetati

Sarajevska raja
dok gradovi Bosnom gore
Daleko ste bili
kad je teško Sarajevo ostavili

Volim tvoju pjesmu staru jer me podsjeća
na pijane noći naše i na proljeća
Ovo nije tvoje borba drugi ratuju
Ipak druže ti si tamo
A ja sam još tu
Ipak druže ti si tamo
A ja sam još tu

Sarajevska raja
dok gradovi Bosnom gore
Daleko ste bili
kad je teško Sarajevo ostavili

Kad se vratiš jednog dana pozdravit ću te
Ništa više neće biti ko što bilo je
Nemoj biti tužan tada niko nije kriv
Spasio si svoju glavu ostao sam živ
Spasio si svoju glavu ostao sam ziv

Sarajevska raja
dok gradovi Bosnom gore
Daleko ste bili
kad je teško Sarajevo ostavili

***


Henda – Saraybosna halkı

Küçük bir kızı sevdim Başçarşı’da
Yaz geldi ama çok üzgünüm, onun yanına gidemiyorum

Dostum Parislerde, Belgratlarda
Ben de seninle gezmek isterdim
Ben de seninle gezmek isterdim

Saraybosna halkı
Bosna’nın şehirleri yanarken
Uzaklardaydınız
Saraybosna’nın en zor zamanlarında

Senin o eski şarkını severim
Bana sarhoş geceleri ve ilkbaharları hatırlatan
Bu senin savaşın değil, başkaları savaşıyor
Sen oradasın
Fakat ben hâlâ buradayım
Sen oradasın
Fakat ben hâlâ buradayım

Saraybosna halkı
Bosna’nın şehirleri yanarken
Uzaklardaydınız
Saraybosna’nın en zor zamanlarında

Bir gün döndüğünde seni selamlayacağım
Ama hiç bir şey eskisi gibi olmayacak
Sakın üzülme, kimse suçlu değil
Sen kendi başını kurtardın, şükür ben de hayatta kaldım
Sen kendi başını kurtardın, şükür ben de hayatta kaldım

Saraybosna halkı
Bosna’nın şehirleri yanarken
Uzaklardaydınız
Saraybosna’nın en zor zamanlarında

Pazar, Temmuz 22, 2007

Seçim 2007

- bu seçimde ne noksan?
- mizah...

aylar geçti siyaset kürsülerinde zekâ mahsûlü bir espri göremedik...

hırs, sinir, gerilim almış başını gidiyor...
hem zaten memleket elden gidiyor :))

neyse siyasetçilerden ümit yok,
biz mizahı baska bir yerde arayalım,
yiğit özgür'e bakalım...
...






Cumartesi, Temmuz 07, 2007

Özbekistan (1) - Yedi

- Yıllık izne çıkıyorum bir hafta yokum...
- Tatile öyle mi? Nereye gidiyorsunuz?
- Özbekistan'a...
- Aaa!!! Yıllık iznini Özbekistan'da mı geçireceksin?!
- Evet :)
- Çocuklarla mı?
- Yok yok. Bir arkadaş grubuyla gidiyoruz...
- Allah Allah! Hayırlar olsun bakalım?

Evet... Seyahat öncesinde en az 10 - 15 kişiyle yukarıdakine benzer konuşmalarımız oldu... Şaşırdı ekserisi... Özbekistan'da tatil olur mu diye...

Oysa ecnebîlerin "Orta Asya"sı, bizim "Türkistan"ımızdı orası... Özbekistan... Batı Türkistan'ın en önemli parçası... Maveraünnehr... Taşkent, Semerkant, Buhara, Hiva... Bir ulu rûyâ..

Uzun hikâyemiz... Ve içimizi kaplayan coşkun bir merak: Mekânlara, şehirlere, insanlara, dinlere, lisanlara, tarihe, hülâsa medeniyete, medeniyetimize dâir...

Nihayetinde yedi arkadaş çıktık yola... Yedi benzemez adam... Yolculuğun başında Cem'in tişörtünün üzerindeki baskıyı farkettik... Ahsâb-ı Kehf (Yedi Uyurlar) temalıydı...












Sonra Buhara'ya vardığımızda, rehberimiz Mansur Eke, Özbekistan'da ve bilhassa Buhara'da yedi rakamının uğurlu, hatta kutsal kabul edildiğini söyledi... Öyle ki 7777 numaralı araba plakaları 3000 - 4000 dolara kadar alıcı bulabiliyordu ortalama aylık maaşların 50 - 100 dolar civarında seyrettiği ülkede...

Sebebini sordu bize? Arşın katları yediydi, dünya yedi günde yaratılmıştı, yedi iklim dört bucak, yedi gezegen, yedi metal, yedi melek, ricâl ül-gayb yani "üçler, yediler, kırklar" geçti aklımızdan, bir kısmı dilimize döküldü ama bunların hiçbiri Özbekistan'da "Yedi"nin uğurlu sayılmasının sebebi değildi...

Buhara İslâm'ın şerîf 7 şehrinden biriydi... Şerîf, yani "şerefli, mübârek, kutsal" ve hatta "soylu, temiz"7 şehrinden biri...
  1. Mekke-i Muazzama
  2. Medine-i Münevvere
  3. Kudüs-ü Şerîf
  4. Şam-ı Şerîf
  5. Bağdât-ı Şerîf
  6. Mezâr-ı Şerîf ve
  7. Buhara-yı Şerîf
Ve Silsile-i Aliyye'den yedisi Buhara'da bulunmaktaydı:
  1. Abdülhalîk Gücdüvânî
  2. Ârif-i Rivegerî
  3. Mahmûd-i İncirfagnevî
  4. Ali Râmitanî
  5. Muhammed Bâbâ Semasî
  6. Seyyid Emîr Külâl ve
  7. Behâeddin Nakşibendî

Araplar "evvel refîk, bad'el tarîk" derlermiş... Yani "önce yoldaş, sonra yol"... Beşi boydak, yedi yoldaş düştük Özbekistan yollarına... Yedi benzemez, yedi gün, yedi gece...

















Yukarıdaki fotoğrafta yedimiz Kızılkum çölünde, Türkmen çobanların çadırlarının önünde rehberimiz Mansur Eke (en sağda mavi bermudalı) ve Türkmen çocuklarıyla beraberiz...

Soldan sağa sayalım: Ayyıldızlı şapkalı yazar Nihat Dağlı, kardiyolog Ekrem Güler, eğitimci Cem Mert, arkada seyahatin bilgi işlem sorumlusu Ufuk İlter, Adriyatik'ten Maveraünnehir'e doğru tersine akan doktorumuz Bilgin Sait, Ben, Seyid Sadi Sancak ve Arap - Tacik melezi Buharalı rehberimiz, dostumuz Mansur Eke...

"Yedi"ye dair son olarak Foucault Sarkacı'nın kapağını açalım ve bu kitaptan bir iktibas ile nihayetlendirelim yazımızı... Umberto Eco'nun "Gülün Adı"na aldanıp aldığım, türlü denemelerime rağmen okuyup bitirmeyi başaramadığım kitabından... Can Yayınları... 7. basım...

Sayfa 344'te Lia, Bum'a yazarların çok hoşuna giden büyüsel sayıları yorumlamaktadır:

"Şimdi, bedenimizi al, gövdeden çıkan her şeyi say: kollar, bacaklar, baş, penis toplam altı eder, kadınlarda ise yedi; bu yüzden de bana öyle geliyor ki, şu sizin yazarlarınız arasında altı sayısı hiçbir zaman ciddiye alınmaz, üçün iki katı olması dışında. Yalnızca erkekler için geçerlidir bu; çünkü hiç yedileri yoktur onların. Bu yüzden erkekler yönetirken, yediyi kutsal sayı olarak görmeyi yeğ tutarlar; kadınların memelerini unuturlar, ama çaresiz, katlanacağız."

Pazartesi, Mart 19, 2007

İstanbul (4) - Hayat Dolu Musalla Taşı

Küresel yaşıyoruz… Küresel ısınıyoruz… Esamesi okunmuyor Mart’ın… Dalları çiçek basmış… Kışın yağlanan kuşlar hareketlenmiş… İstanbul’un havası serin ile ılık arasında gelip gidiyor… Kaç kat giyinelim veya soyunalım? Kestiremiyoruz… Bulutlarla güneş, boğazla tepeler, rüzgârla dallar oynaşıyor İstanbul dekorunda...

Bizim gibi çocuklar da evde durmak istemiyor haliyle… Ödevlerini bitirince parka, oyuna gitmek hakları.. Ayazma Camii ve Şemsi Paşa İlköğretim Okulu’nun hemen önündeki Ayazma Parkı’na çıkıyoruz… Yerlerinde duramıyor bizimkiler… Koşturup duruyorlar… Ve haliyle susuyorlar bir süre sonra…

“Baba su içmeye camiye gidebilir miyiz?” diye soruyor Elif… Beraber geçiyoruz parkın hemen yanındaki Ayazma camii'nin bahçesine… Emre de peşimizde…









Üsküdar Ayazma Camii bir çok kendine has özellik barındırır… Boğaza nâzır bir tepe üzerine kurulu olması, sultanın değil halkın verdiği isimle anılması, barok mimari esintilerini taşıyan ilk Osmanlı selâtin camilerinden biri olması, eşsiz kuş köşkleri ile Vak’a-i Hayriyye’den sonra tahrip edilen ve günümüze pek azı kalabilmiş olan hazîresindeki yeniçeri başlıklı mezar taşlarıyla özeldir…

Üsküdar sahilinde Mimar Sinan'ın yaptığı “Kuşkonmaz Camii"ne nisbet yaparcasına daima kuşlarla doludur Ayazma… Caminin ve kapılarının duvarlarında İstanbul'un en güzel kuş köşklerini görmek mümkün. Bu nefis kuş köşklerine kimileri kuş evi diyor… Şu resme bakın hele… Bu esere ev mi denir, köşk mü? Ben kendi kararımı çoktan verdim ama bir de siz görün…


Serçeler, kırlangıçlar, güvercinler köşklerin daimi misafirleri…

Çocuklar bahçede, caminin yan cephesinde abdest alınan musluklardan su içerken bir beyefendinin avludaki musalla taşına su döktüğünü gördüm uzaktan… Hayırdır dedim kendi kendime… Yanına yaklaşıp musalla taşına neden su döktüğünü sordum…

“Kediler ve kuşlar için” dedi mütebessim… Sonra vazifesini yapmış olmanın çocuksu neşesiyle usulca geri döndü, beyaz plastik su bidonunu itinayla yerine bıraktı…

Dikkatli bakınca, musalla taşının yüzeyinin zamanla içe doğru aşındığını, adeta sığ bir yalağa dönüşmüş olduğunu gördüm… Beyefendinin döktüğü su, ilk kez “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde rastladığım, musalla taşının üzerinde rüzgârın tesiriyle titriyordu bu sıcak bahar gününde…

Saraybosna’da, bir parkta mezarı kaybolmuş, adeta kaidesiz küçük heykeller gibi duran mezar taşları şaşırtmıştı bizi…

İstanbul’da da Boğaz’ın en manzaralı yerlerinin, camilerin avlularının hatta evlerin bahçelerinin mezarlara ayrıldığını görüyoruz… Üstelik mezarlıkların duvarları bile yokmuş 50 – 60 sene evveline kadar…

Hâla sabah evden çıkan veya akşam eve dönen Üsküdarlıların Karacaahmet mezarlığının içinden gidip geldiklerine şahit oluyoruz.

***

Oysa Fatih - Harbiye'de Neriman Fahriye'ye parmağıyla caddeyi işaret ederek:

- Allah aşkına bak! Yol üstünde mezarlık olur mu? Koskoca cadde... Ortasında mezarlık... Mezarlar arasında yaşıyoruz.

diyordu...

***

Hayat ile ölümün kesintisiz devam eden bir sürecin iki aşaması olduğu düşünüldü bu topraklarda... Ne hayat, ne ölüm bitiyordu... Yaşarken ölüyor, ölürken yaşamaya başlıyordu insanlar... Hz. Mevlana'nın ölüm günü, düğün gecesi olarak anılmıyor muydu?

Bu yüzden İstanbul'da mezarların hayatın devam ettiği çevreler ile iç içe geçtiği çok yer görmüştüm... Görmüştüm ama... Musalla taşında kedi ve kuşlara hayatın kaynağı suyu takdim eden beyefendi başka bir şeyi, bu medeniyetin bir musalla taşının bile ne kadar hayat dolu olabileceğini gösterdi bana...

Sağolsun...

Pazartesi, Mart 12, 2007

Istanbul (3), SSM Cengiz Han ve Mirasçıları Sergisi

Emirgân'da 150 senelik bir bina. Prensler, prenseslere ve daha nicelerine ev sahipliği yapmış bir köşk... 1949 - 1999 yılları arasında Sabancı ailesinin konutu... 2002 senesinden bu yana Sabancı Üniversitesi'ne ait müze... Önce Picasso, sonra Rodin Sergisi... 8 Nisan 2007'ye kadar sürecek olan Cengiz Han ve Mirasçıları, Büyük Moğol İmparatorluğu Sergisi...

Ahmet Kalkan kanımıza girdi... Evvelden de bir güzel hazırlık yapmış... Böyle bir davete icabet etmemek olmazdı... Buluştuk Pazar günü öğleden sonrasında... Mahdûm ve mahdûme ile beraber soluğu aldık Emirgân'da... 5 saat kadar kaldık... Cengiz Han Sergisi'nden sonra Sabancı'nın nefis hat koleksiyonuna da bir bakıp, sunulanı almış olarak ayrıldık Atlı Köşk'ten...

Sergide sadece Moğollar ile ilgili değil, aynı zamanda tarih boyunca Moğollar ile etkileşim içinde olmuş diğer milletlerle ilgili eserler de yer alıyor... Çinliler, Hintliler ve elbetteki biz Türkler ile ilgili eserler...

Mesela bunlardan biri yanda gördüğünüz Kül Tigin heykelinin başı. Sanırım çoğunuz orta okul - lise tarih kitaplarından hatırlarsınız bu mermer büstü. İkinci Köktürk (ya da Göktürk) Kağanlığı döneminden. Normalde Ulusal Moğol Tarihi Müzesi'nde sergileniyor. Bu sergi için Sabancı Müzesi'ne gönderilmiş.
.
Köktürkler 552 - 630 seneleri arasında günümüzdeki Moğolistan topraklarında "Türk" diye anılan ilk siyasi birliği kurmuş. Bir dönem Çin hakimiyetine girseler de, 682 - 745 seneleri arasında yeniden kendi devletlerini kurmuşlar. Bu dönemin en ünlü hükümdarı Bilge Kağan. Orduların komutanı ise Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin. Orhun, Selenge ve Tula nehirleri boyunca dikilen anıtlar ve heykeller günümüze kadar ulaşmış. Bunların en önemlileri Orhun yazıtları diye adlandırılanlar olmuş. Yukarıdaki resimde yer alan heykel başı bu dönemi yansıtan bir eser.
.
Kül Tigin büstünün haricinde, aşağıdaki fotoğrafta göreceğiniz eser dikkatimi fazlasıyla çekti. Bu taş figür (resimde sağda olan:) 1928 senesinde Moğolistan'ın başşehri UlanBator'un 180 kilometre güney-batısında Gov'sümber Eyaleti'nde bulunmuş. 132 cm boyunda, 45 cm eninde... Normalde o da Ulan Bator'da Ulusal Moğol Tarihi Müzesi'nde sergileniyor.


Heykelin üzerinde 2. Göktürk Devleti'nin kuruluşundan bahseden, Runik alfabeyle yazılmış, 6 satırdan oluşan yazılar yer alıyor. Yazılarda 688 - 691 yılları arasında, İkinci Köktürk Devletinin kuruluşu esnasında yaşanan olaylardan bahsediliyor. Bu granit figürün Bilge Kağan'ın başveziri Tonyukuk'a ait olduğu sanılıyormuş.
.
Şimdi, aradan geçen takriben 1320 sene sonunda Türk ırkının geçirdiği fiziksel değişimi Ahmet Kalkan ile Vezir Tonyukuk'u inceleyerek keşfetmeye çalışalım... Yuvarlak bir yüz, burun köküyle birleşen kaşlar, çekik gözler, eğri bıyıklar, geniş burun delikleri... Gördüğünüz gibi pek değişmemiş Türk milleti :))

***

Türk dediğin neye benzer? Orta Asya'da yaşayanları Moğollara ve Çinlilere benziyor... Balkanlarda yaşayanları Slavlara... İran'da yaşayanları İranlılara... Bir kısmı Araplara... Hatta biraz Rumlara... Ermenilere... Hemşinlisi, Giritlisi, Arnavut'u, Çerkezi, Lazı, Arabı, Kürtü, Türkü habire karışmış... Laz baba, Kürt anadan doğan İzmirlisi... Arnavut baba, Arap anneden doğan İstanbullusu... Çerkez baba, Balkan muhaciri anneden doğan Kütahyalısı... Türk neye benzer sahi?

Aşikardır ki Türkler, hele Anadolulu Türkler asırlar boyunca bu topraklara geldiler, yerleştiler. Bu topraklarda sevdiler, evlendiler, aileleler kurdular, kaynaştılar, "öteki"yle karıştılar... "Saf ırk, ulus devlet" demediler 20. yüzyıla kadar...

***

Nihat Genç'ten iki iktibas yapalım:

Anadolu için "Anadolu, kervanyolları, yaylaklar, çarşılar, pazarlar üzerine kurulu. Doğudan batıya haraketli bir trafik üzerine yüzlerce rengarenk şehirle süslü... Binlerce ırk, mezhep, kavim bu çarşılar içinde birbiriyle tanıştı, karıştı." diyor.

Batılılar hakkında "Afrika'da dört yüz yıl sömürge kurdular tek bir zenci kızla evlenmeden geri döndüler, tek bir zenci kızı nüfuslarına geçirmediler" diyor. "Sırplar, Hırvatlar, Rumlar, Ermeniler, İsrailliler, Gürcüler yalnız oturmak istiyor. Tek ırk tek din esasına göre devletçikler kurmuşlar. Bu onların batılı karakateridir. Bu batılı karakter Hıristiyan kültürünün uzantısıdır. Batılılar onlarca yüzyıl Ortadoğu'nun pazarlarından uzak yaşadılar. Sadece tüccarları geldi. Halkları binlerce yıl içiçe geçip tanışma şansı bulamadı. Ve sanayileşme ve aydınlanmayla zenginleştikleri zaman da, başkalarıyla mahallelerini yine ayrı kurdu. Ben zenginim sen fakirsin dedi. Sınıflar oluştu. Mezhepler oluştu. Yüzyıllık savaşlar otuz yıllık savaşlarla birbirlerine tahammülsüzlüklerini bugüne kadar sürdürdüler. Ve başkalaştırmak, düşmanlaştırmak, dışlamak, tahammülsüz, ikinci sınıf yapmak, yabancılaştırmak, batının karakteri oldu. Burnu büyük. Kibirli. Kendine hayran. Ve tek başına oturan."

***

Evet, biz... Yahya Kemal'in dediği gibi,

"Geldikti bir zaman Sarı Saltuk'la Asya'dan
Bir bir Diyâr-ı Rûm'a dağıldık Sakarya'dan"

***

Geçen 1300 küsür senede biz Türklerin ne kadar değiştiğini gösteriyor Ahmet Kalkan ve Vezir Tonyukuk...

Bir ibretlik heykel...

Bir güzel insan...

Vesselâm...

Perşembe, Mart 01, 2007

Hong Kong (3) - Hong Kong Nasıl Kuruldu?

1492 senesinde Kristof Kolomb Amerika kıtasını keşfeder. Ardından yeni dünyanın nasıl paylaşılacağı Avrupa’nın denizlerde egemen devletleri arasında büyük bir sorun haline gelir. Sorunu çözmek için Papa 6. Aleksander devreye girer. O yıllarda denizlerin hakimi iki Katolik devlet olan Portekizliler ve İspanyollara 1494 senesinde Tordesillas Antlaşması'nı imzalatır.

Bu anlaşmaya göre Afrika’da Senegal ve Moritanya açıklarında bulunan Cabo Verde takımadaları başlangıç noktası alınır. Adaların 1370 km batısında yer alan bir kuzey-güney meridyeni belirlenir. Avrupa kıtasının haricinde bu meridyenin batısında yer alan "ulaşılmış ve ulaşılacak tüm topraklar" İspanyolların, meridyenin doğusunda kalanlar ise Portekizlilere ait olacaktır.

Yapılan düzenleme ile Brezilya hariç tüm Amerika kıtası İspanyolların nüfuz alanına girer. Afrika kıtası Portekizlilerin olur… Doğuya giden Portekizliler Hindistan, Malezya ve Macau’da koloniler kurar. Batıya giden İspanyollar Filipinler ve Endonezya’yı işgal eder.

İspanyolar denizlerde yenilmez bir armadaya sahiptir. Malta’ya kadar Batı Akdeniz’e hakimdir. Avrupa Krallıkları üzerinde nüfuz sahibidir. Hatta 1571’de Türk donanması İnebahtı’da yok ederek, "sakalımızı keserler"!!

Katolik İspanya aynı zamanda Protestan Hollanda ve İngiltere ile de ihtilaflar yaşar. 1588’de iki tarafın donanmaları çarpışır. Gravelines Deniz Savaşı’nda Sir Drake komutasındaki İngiliz donanması talihin dde yardımıyla İspanyolları mağlup eder. Bu savaş dünyanın dengesini değiştirecektir.

1595’te ise Protestan Hollandalılar o vakte kadar gizli tutulan Portekiz haritalarını ele geçirmeyi başarırlar. Böylece Hindistan ve diğer sömürgelerin yolu Hollanda ve İngiltere’ye açılır. Yeniden coğrafi keşifler yapmalarına gerek kalmamıştır. Hemen yola koyulurlar...

İngilizler ve Hollandalılar 1600 ve 1602’de Doğu Hindistan şirketlerini kurar. Hindistan’da ilk ticaret acentalarını oluşturur. İngiliz Doğu Hindistan şirketinin büyük ortaklarından biri de İngiliz Kraliçesidir!!

1623’te Güney-doğu Asya’da İngiltere ve Hollanda arasında çatışmalar yaşanır. Bunun üzerine İngilizler daha ziyade Hindistan ticareti ve işgali üzerinde yoğunlaşır. Sırasıyla Oeromandel, Madras ve Bombay kıyılarına yerleşilir. İngiltere diğer bir çok ürün gibi afyon ihtiyacını da giderek Hindistan’dan karşılamaya başlar.

(Afyon dönemin popüler ürünlerindendir. Kitleler afyonu çılgınlar gibi satın alır. Mesela daha sonraları Sanayi Devrimi yıllarında işçiler, kendileri fabrikada çalışırken çocukları sakin dursun diye onlara afyon yuttururlarmış. O dönemlerde yayımlanan bazı reklâmlarda afyonun “babysitter” den kurtardığı belirtilir ve böylece burjuva arasında da yaygınlaşması sağlanırmış. Afyon ve diğer uyuşturucu maddeler binlerce yıldır yaşamın içinde olmasına rağmen bu maddelerin zararlarına karşı bilinçlenme 19. asırda başlamış. Mesela afyona karşı ilk örgüt "İngiliz İşçi Hareketi"nden doğmuş. 1874’de Londra’da “Afyon Ticaretinin Engellenmesi Derneği” kurulmuş ve Avam Kamarasını dilekçe bombardımanına tutmaya başlamış.)

1757 senesinde Bengal sultanı Sirâcuddevl İngilizlere yenilince, İngilizler Batı ve Doğu Bengal’i (Kalkütta, Daka, Gazipur bölgesi) işgal eder (Haritada mavi ile gösterilen alan. Bugünkü Bangladeş, batısı ve Doğu Hindistan sahilleri).

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi işgal edilen bölgelerdeki üretim ve ticaret tekeli haklarını alır. Bölgedeki çiftçiler afyon üretimi için teşvik edilir. Çok revaçta olan afyon açık artırma ile satılırken %400’lere varan kazançlar sağlanır. 1773’ten itibaren takip eden 50 sene boyunca afyon İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin en önemli ticaret kalemlerinden biri olur.

Bu arada İngilizler Çin ile de ticaret yapmak ister. Çin’in Batı ile teması Marco Polo’nun seyahatlerinden beri var olsa da, Çin Batı ile ilişkilerini canlandıracak bir siyaset izlemez. Uzun süre Batı ticaretine kapalı bir şekilde yaşar. Sadece Kanton limanı, o da sınırlı olarak, Batı ticaretine açılır. Avrupalı tüccarların sadece Çinli meslekdaşları ile temasa geçmelerine izin verilir. Üzerinde güneş batmayan ülke çocuklarının halkla doğrudan temasına müsade edilmez.

İngilizler Çin'in porselen, ipek, çay gibi ürünlerine ilgi duyarlar ama Çin ile yapılacak ticareti finanse edecek durumda değillerdir. Çünkü İngilizlerin Doğu'dan alacağı çoktur, satacağı ise pek yoktur. Çin’e de satabileceği bir üretime veya hammaddeye sahip değildir. Ama formül kısa süre sonra bulunur: Dengesiz ticarette İngilizler’in açıklarını Hindistan'da yetiştirdikleri afyon karşılayacaktır.

Afyon 7. asırdan beri Çin'de tedavi amaçlı kullanmaktadır. Ancak 17.yy da tütün içiminin Asya da yayılması; tütün ile afyonun karıştırılarak kullanılması, bundan da keyif alınması halk arasında yavaş yavaş yayılmaya başlar. Çin tıpta kullanılmak üzere ihtiyacı olan afyonu zaten kendi üretebilmektedir. Afyonun zararlı tesirlerinden halkı koruyabilmek için afyon ithalatını yasaklar.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Çin’den borçlanarak çay ithal eder, buna karşılık Kalküta’da açık artırmayla Çinli kaçakçılara afyon satar. Öyle ki İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin 1730’da yıllık 15 ton olan Çin’e afyon satışı, 1773’te 75 tona fırlar. Öyle ki her biri 64 kg ağırlığında olan 2.000 sandık Çin’e sokulur.

1799’da Çin İmparatoru afyon ithalinin yasak olduğunu tekrarlar. 1810 senesine gelindiğinde aşağıdaki fermanı yayınlar:

Afyonun sert bir etkisi vardır. Müptelası onu içtiği zaman aşırı coşku duyar ve kendini her şeyi yapabilecek kudrette hisseder. Ama uzun vadede afyon kullanıcısını öldürür. Afyon ahlâkımızı ve adetlerimizi çürüten bir zehirdir. Kanunlar tarafından yasaklanmıştır. Şimdi halktan biri, Yang, onu Yasak Şehre getirmeye cüret ediyor. Kanunlara saygısızca karşı geliyor. Bununla beraber afyon kullanan ve satın alanların sayısı oldukça arttı. Namussuz tüccarlar kâr elde etmek için onun ticaretini yapıyor. Chung-wen Kapısı’ndaki gümrük esasen ithalatın toplanmasına nezaret eder (afyon kaçakçılığında bir sorumluluğu yok). Güvenlik teşkilatına beş gümrük kapısının her birinde afyon araması yapmasını emredeceğiz. Kanunu ihlâl edenleri yakalamaları halinde, hemen afyonu imha edip, sorumluları cezalandıracağız. Afyonun ülkemize giriş yaptığı Kwanglung ve Fukien eyaletlerinin genel valilerine, yöneticilerine ve müfettişlerine limanlarda afyon kaçakçılığının önlenmesi için emir verdik. Afyon kaçakçılığına müsade etmeleri halinde bunun onlar için ölüm bildirisi olacağını bilmeleri gerekir.” (Lo-shu Fu, A Documentary Chronicle of Sino-Western relations, Vol. 1 (1966), page 380)

Bildirinin az da olsa bir tesiri olur. Ama Manchu hanedanı kuzeyde, Pekin’de yaşıyordu ve okyanus sahillerindeki gümrükleri hakkıyla kontrol edebilmesi mümkün değildi. Hükümetin kontrol yetersizliği, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ve onun açgözlü tüccarlarının yeni üretim alanları açması sonucu 1820’lerde Bengal’den Çin’e yapılan afyon ticareti yıllık 900 tonu geçer! Çin halkı giderek daha çok afyon müptelası haline gelir.

İngilizler önceki asırlarda Çin'den çay ve ipek alabilmek için altın ve gümüş vermek zorunda kalırken, artık hiçbir şey vermiyorlardı. Zira afyon ticaretiyle elde ettikleri gelir karşılığında istedikleri kadar ipek, çay ve benzeri ürünleri satın almaları mümkündü.

İngilizler Çin’in en dinamik kesimini, geçleri afyon ile uyuştururken, bir yandan da ülkenin direnç yaratan kültürünü zayıflatmak için Hıristiyanlığı ülkede yaymaya çalışır. Rivayetler doğruysa o günlerde ülke nüfusunun üçte birinin afyon müptelası olduğu söylenir.

1834’te İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin tekel durumunu sürdürebilmek için İngiliz hükumeti Lord Napier’i bir Portekiz kolonisi olan Macau’ya gönderir. Lord Napier Çin’in resmi yetkilileriyle görüşmekten kaçınarak, sınırlayıcı Canton ticaret kanununu delecek yollar arar. Amacı afyon ticaretini Macau üzerinden gerçekleştirecek bir yöntem bulmaktır. Afyon ticaretini yapacak ayrı bir şirket kurulur. Bu şirket Çin'e kaçak yollardan afyon sandıklarını sokacak, pazarlayacak, parasını Doğu Hindistan Ticaret Şirketi'ne verecektir.

Bu arada Çin’de afyon ticaretinin serbest bırakılması için ülke içinde de çeşitli girişimler gerçekleştirilir, bu girişimler her seferinde reddedilir. 1838’de afyon ticareti 1.400 tona ulaşır.

Mart 1839’da İmparator’un en güvendiği memurlardan biri, geniş yetkilerle donatılmış bir müfettiş olan Lin Zexu (Lin Tse Hsu diye de anılır) Canton bölgesindeki ticareti düzenlemesi ve durumu düzeltmesi için görevlendirilir. Lin Zexu nerdeyse tüm yerel memur ve idarecilerin afyon ticatinden pay aldığını ve İngiliz rüşvetini kabul ettiğini görür.

Durumun boyutlarını kavrar kavramaz bürokrat temizliğine başlar. İngilizler’in afyon ticaretini derhal durdurmasını telep eder ve bir adım daha ileri giderek o sene satılacak olan afyonlara el koymak ister. İngilizler bunu kabul etmeyince, İngiltere’yi ticarî ambargo ile tehdit eder.

İngilizler yaklaşık 1.500 tonluk afyonun Lin Zexu’ya teslim edilmesini müteakiben, ticaret afyon gölgesinde yeniden başlar. Bununla beraber Lin Zexu İngiliz tacirleri afyon ticareti yapmaları durumunda idam cezasını kabul edeceklerine dair bir senet imzalamalarını ister. Afyon ticareti ile uğraşmayan İngiliz tüccarlar senedi imzalamaktan yana tavır koyarken, İngiliz temsilci Elliot senedin imzalanmasına şiddetle karşı çıkar ve Lin Zexu’nun el koyduğu afyonları geri ister.

Lin Zexu cesur bir hareketle tüm afyonu su, tuz ve kireç ile karıştırıp denize döker. Arkasından düzenlediği törenle denizin ruhundan özür diler… (Bir başka rivayete göre afyonları şehrin bir meydanında yakar.)

Lin Zexu aynı zamanda diplamatik girişimlerini de sürdürür. Kraliçe Victoria’ya 1839’da yazdığı mektup “beyaz barbarların kraliçesine!” diye başlar. Bu “barbar” ifadesi sizi şaşırtmasın. Liman şehri Canton'da, tek bir mahallede yaşamalarına izin verilen Batılı tüccarların oturduğu yere Çinliler tarafından verilen isim "Barbar Evleri"dir.

Çinlilerin Avrupalılar hakkındaki geleneksel görüşleri şöyledir (Nation, Language, and the Ethics of Translation, Sandra Bermann and Michael Wood):

Bu barbarların acımasız bakışları, gevşek saçları ve hoş olmayan kokuları vardır. İsimlerine layık bir törenleri yoktur. Yalancı, küstah ve kibirlidirler. Düzenbazlıkla ülkeler işgal eder, yerlileri baskıla ezmeden evvel kendilerini iyi göstermeye çalışırlar. Kalplerinde sadece şiddet vardır.”

Lin Zexu barbarların kraliçesine yazdığı bu tarihi mektupta “İngiltere, İrlanda ve İskoçya’da afyon ticaretini şiddetle yasaklayan Kraliçe’nin, bu ticaretin Uzak Doğu’da yapılması için gayret etmesinin ahlâkî tutarlılığını” sorgular.

Lin’in aklâk sorgusu, İngiliz hükümeti ve tüccarları tarafından cevaplanır. İngilizler Lin’i kendilerine ait olan üç milyon paund’luk varlığı yok etmekle ve “uygarlık” prensiplerinin en yücelerinden biri olan “serbest ticaret”e mani olmakla suçlarlar. Esas cevap Haziran 1840’ta Çin sahillerine gelen İngiltere Hint donanması olur. Tesiri senelerce sürecek olan Afyon Savaşları başlamak üzeredir.

İngiliz buharlı savaş gemileri, modern tüfek ve ağır toplarla teçhiz edilmiş ordularıyla askerî üstünlüğe sahiptir. Tarihin demirden yapılmış ilk savaş gemisi Nemesis bu savaşta İngiliz donanması tarafından kullanılır. Öncelikle sahil şehirlerini bombalar İngilizler, daha sonra karşılarına çıkan Qing’in ordularını kolayca mağlup ederler.

Çin ordusu zayıflamıştır. İngilizler ticaret için son derece önemli olan ve güvenliği zayıflamış olan Kanton şehrini korumak gerektiğini iddia eder. Buharlı ganbotlar Sarı Irmak’a girer, Çin için hayatî olan prinç trafiğini keserler. Ertesi sene Şanghay'ı işgal ederler. İngilizler’in Pekin’e çok yakın olan Tientsin (Tianjin)limanına asker çıkarması üzerine Çin mağlubiyeti kabul eder.

28 Ağustos 1842 imzalanan Nanking ve 1843'te imzalanan Bogue Ek Antlaşmaları Çin’i önemli miktarda tazminat ödemeye mahkûm eder. İngilizlerin bu anlaşmalarla Çin’den kopardığı tavizler şöyle sıralanabilir:

- Hong Kong dışarıdan gelecek olan İngilizlerin yerleşimine ve ticaretine imkân sağlamak için İngiltere’ye teslim edilir.
-
Çin, beş limanını Avrupa ticaretine açmayı kabul eder: Guangzhou (Canton), Amoy, Fuzhou (Foochow), Ningbo (Ning-po) ve Şanghay.
-
Yabancı tüccarlar bu limanlarda, kendileri ya da ekonomik faaliyetleri engellenmeden, aileleri ve memurlarıyla birlikte oturabileceklerdir. Oturma hakkı İngiliz konsolosluk temsilcilerine de tanınır.
-
Çin hükümeti limanlardan vergi alma hakkına sahiptir ama bu “hakkaniyete uygun ve normal” bir vergi olacaktır.
-
Çin hükümeti, ülkesi üzerinde kara ve deniz üsleri kurulmasına izin verir. Çin bu üslerde her türlü el koyma ve denetleme hakkından vazgeçer. Avrupalıların satmak üzere getirdikleri -afyon ve daha beterleri dahil- tüm mallara limanlarını açacaktır.
-
İmparatorluk hükümeti, egemenliği dışında kalacak olan koloniler kurulmasını da kabul eder.

Çin 1844 Temmuzunda Amerika Birleşik Devletleri’yle Vanghia ve Ekimde de Fransa’yla Vuampoa anlaşmalarını imzalayarak bu devletlere de benzeri imtiyazlar vermek zorunda kalır. Yine bu antlaşmalara göre Çin vatandaşlarının diğer ülkelere göçmen olarak gitmesine izin verilecektir. Amerika kıtasının ilk Çinli göçmenleri bu antlaşmadan sonra Amerika’ya varır…

Bu antlaşmaların çoğu, şehirleri topa tutma ya da savaş tehdidi altında imzalanmıştı. ***

Çin tarihinin bu en aşağılayıcı mağlubiyeti sonucunda imzalanan anlaşmalar Çin ekonomisini çökertir. Afyon ithalatı hızla düşmeye başlar. Çin de hızla artan yabancı düşmanlığı yerleşir ve daha da önemlisi İngilizler yerli halkın direnciyle karşılaşır. Mançu hanedanın halk nezdinde zaten azalmış olan prestijini sıfıra indirir ve hatta 20 - 50 milyon arasında kişinin hayatını kaybettiği, dünyanın en kanlı isyanı olan 1850-64 Taiping İsyanı'na da zemin hazırlar.

Taiping İsyanı’nın lideri Hong Xiuquan (Hung Hsiu-Chuan) Kanton bölgesinde fakir bir çiftcinin oğluyken, Hristiyanlık ile tanışır. Ruhsal dengesi yerinde değildir. Kendisinin İsa'nın kardeşi olduğunu iddia eder, yandaşlar edinmeye başlar. Çin İmparatorunu yabancı sömürüye boyun eğmekle, afyon kaçakçılığı nedeniyle ülkenin 10 milyon gümüş "Tael" yitirmesine neden olmakla suçlar ve bütün kötülüklerin kaynağının İmparator Chin ve onun görevlileri olduğunu ileri sürer. Birinci Afyon Savaşı’ndan dolayı otoritesi adamakıllı zayıflayan Pekin hükümeti bu gelişmeyi farkedene kadar Hung ve tarikatı Kanton bölgesinde epey yandaş toplar. 1840'ların sonunda hükümeti tarikatın önüne geçmeye çalışınca isyan çıkar.

Hung, hükümetin saldırılarını geri püskürtür ve 1851 yılında yeni bir krallığın kurulduğunu açıklar. Böylelikle Taiping ya da "büyük huzur" dönemi olarak anılan dönem başlar.

Askeri yönden ise Taiping ordusu son derece disiplinli ve ölmeye her an hazır askerlerden kuruludur. 1853 yılında Nanking'i alarak burayı başkent yaparlar. Ardından Pekin'e saldırsa da başarısız olurlar. 10 yıl boyunca topraklarını genişletmeye çalışan krallık, savaş ortamı ve idarecilerin başarısızlığı yüzünden güç kaybetmeye başlar. Özellikle Hung'ın aktif liderlikten ayrılmasıyla krallık iyice güç kaybeder. Hung kendini cinsel zevklere verir ve sarayın hareminden çıkmaz olur. 1864 yılında Çin ordusu baskısını artırır ve krallık ordusunun komutanları kaçar. Hung bu aşamada Taiping'i Tanrı'nın koruyacağına inanır ve olduğu yerde kalır. Tanrı Taiping'i korumaz ve Hung 1864'te zehir içerek intihar eder...

***

Taiping yönetimi ülkenin önemli bir bölümünün hakimi olurken Çin’de İngilizlere karşı olan tepki giderek artar. Ancak ülkede iç savaş vardır ve Çin savunmasızdır. 1856 Ekim’inde Kanton polisi, bir Çinliye ait ve mürettebatı da Çinli olan, fakat İngiliz Bandırası taşıyan “Arrow (Ok)” adlı bir gemiyi kaçakçılık ve korsanlık nedeniyle tutuklar. Ticari ayrıcılıklarını arttırmak isteyen İngilizler Ok adlı gemideki İngiliz bayrağının indirilmesini bahane ederek savunmasız kalan Çin'e karşı savaş ilân eder. Bir Fransız misyonerinin öldürülmesini bahane eden Fransa da, daha sonra masada yer alabilmek için, bir koyup üç alabilmek için İngiltere'nin yanında savaşa girer. Savaş sonunda 1858’de Nanking Antlaşmasını tamamlayan Tianjin Antlaşması yapılır. Bu antlaşma ile:

- Açık limanların sayı beşten onaltıya çıkarılır.
-
Sömürgecilere Mavi Nehir üzerinde Hank-k’eou’ya kadar sefer yapma hakkı tanınır.
-
Avrupalılar bundan böyle Çin'de Çin kanunlarına tâbi olmayacaktır.

Ancak bu antlaşmaya rağmen Çin İngilizler’in Pekin’de elçilik açma isteğine direnir. Bunun üzerine Üçüncü Afyon Savaşı başlar. Bu savaş, karşılıklı orduların çarpışmasından ziyade talan ile imparatora gözdağı verilmesidir. Nihayetinde 1860 Pekin Sözleşmesi'yle Çin, Tianjin Antlaşması'na uymayı kabul eder.

Bu antlaşmaya göre yabancı elçiler Pekin'de yerleşebilecek, birçok yeni liman ticaret ve yerleşim için Batılılara açılacak, yabancılar Çin'in iç bölgelerine seyahat edebilecek ve Hıristiyan misyonerlere hareket serbestisi tanınacaktır.

Çin'in 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında Batılı devletlerle yaptığı Tianjin benzeri egemenlik, toprak bütünlüğü ve gümrük tarifesi belirleme hakkından büyük tavizler verdiği antlaşmalar "Eşitsiz Anlaşmalar" olarak anılır. Bu anlaşmalar ve uygulamalarla anlaşma imzalanan ülkenin sanayide gelişme sağlama imkanı ortadan kaldırılır. Bizim Baltalimanı Antlaşmamız bu kapsamda değerlendirilebilinir. İran, Tayland vb ülkelere dayatılan antlaşmalar gibi…

Hakikaten kendi topraklarında kendi insanlarının karşı karşıya kaldığı afyon belasından kurtulmak isteyen Çin yönetiminin, sonunda başkentini de teslim etmek zorunda kalmasına başka bir ad bulmak zor olur. Bu antlaşmalardan İngiltere'nin yanı sıra ABD, Rusya, Almanya ve Japonya da yararlanır.

Antlaşmalarla, başta İngiltere olmak üzere sözünü ettiğimiz ülkeler Çin'de ayrıcalıklı ticaret hakkı elde eder. Çin sınırları içindeki pek çok bölgenin yönetimi kazanan ülkelere verilir.

Hızını alamaz İngiltere, şöyle bir madde daha ekler:

"Çin, ileride herhangi bir ülke ile ayrıcalıklı bir antlaşma imzalarsa bundan İngiltere de yararlanacaktır."

Afyon savaşları ile birlikte Çin in 1949’a kadar sürecek olan acılar ve sancılar dönemi başlar. Afyon, Afyon Savaşları ve bunların yarattığı iç savaşlar sebebiyle ölen Çinlilerin sayısı kimi tahminlere göre 200 milyon, kimi tahminlere göre ise 500 milyon kadardır. Fakat şu bir gerçek ki 20. yüzyılın başına kadar ölenlerin sayısı kesinlikle 100 milyondan az değildir.

Neticede Çin yarı-sömürge haline gelir. Rusya ve Japonya da Çin'e ait toprakların bir bölümünü işgal eder. İngilizler Şanghay’dan başlayarak, Yangtze nehri havzasını işgal eder. Fransızlar Kamboçya, Laos ve Güney-doğu Çin’e yerleşir. Almanlar Qingdao bölgesini işgal eder. Japonlar Tayvan ve Tayvan’ın batısında kalan Çin sahilini ele geçirir. Ruslar Mançurya’ya yerleşir. Daha sonra Japonlar Mançurya’yı işgal eder. Yukarıdaki harita bu istilâ ve işgalleri gösteriyor.

Son Çin imparatoru 1912'de tahttan çekilir. Cumhuriyet ilân edilir.

Sonraki 40 sene siyasî ve askerî karışıklıklar hüküm sürer. Evvela rakip savaş ağaları çarpışır. 1937'de Japon işgalleri üzerine iki ülke arasında savaş çıkar. İkinci Dünya SAvaşı'nı kaybedden Japonlar 1945'te çekilmek zorunda kalır. Japonların çekilmesinin ardından ulusalcılar ve komünistler arasında meydana gelen savaşta 12 milyon kişi hayatını kaybeder. İç savaşı komünistler kazanır ve 1949’da Mao’nun Kızıl Devrimi ile Çin yeni bir dönemin kapılarını açar…

***

Bu uzun hikâyeden sonra başlıktaki sorumuza geri dönelim... Birinci Afyon Savaşı’ndan sonra, 1842 yılında Nanking Antlaşması ile İngilizler tarafından ele geçirilen Hong Kong Adası’nda neler oldu bu esnada?

Hong Kong adası İngilizler tarafından 25 Ocak 1841’de işgal edilmişti. 29 Ağustos 1842 Nanking Antlaşması ile İngiliz sömürgesi haline getirilir.

1840’larda adanın nüfusu 6.000 civarındadır. hong Kong daha ziyade Tankalı balıkçılar ve Hakkalı odun kömürü üreticilerinin yaşadığı bir ada iken, İngiliz ticaretinin merkezi olarak hızla büyür, kalabalıklaşır. Serbest bir ticaret bölgesi haline gelir. İngiliz tacirler, afyon satıcıları, tüccarlar serbest ticaretin var olduğu şehre akar. Kısa bir süre sonra Amerikalı tacirler de adaya yerleşmeye başlar (Russell, Perkins, Forbes aileleri gibi).

Hong Kong’un nüfusu 1862’de 120.000’e ulaşır. 18 Ekim 1860’da Pekin Antlaşması ile Kawloon Yarımadası da Hong Kong’a bağlanır yani sınırsız süreyle kiralanır. Ancak çevresindeki bölgenin denetimini sağlamadan Hong Kong’un müdafaa edilemeyeceğini gören İngilizler, 1 Temmuz 1898’de Yeni Topraklar denen bölgeyi de Hong Kong sınırları içine katar ve koloni toprakları günümüzdeki sınırlarına ulaşır. Aynı zamanda Hong Kong’un sınırsız kiralama süresini, 99 sene ile sınırlanır. Böylece koloninin güvenliği sağlanmış olur.

1890’ların başında başlayan ve 30 sene kadar devam eden veba salgını şehri oldukça etkilese de şehrin nüfusu 1916’da 530.000’e, 1925’te 725.000’e ve 1941’de 1.600.000’e ulaşır.

İkinci Dünya Savaşı'nda Japon işgaline uğrar. 1997'de Çin'e devredilir...

Hong Kong günümüzde, Hong Kong Adası, Kawloon Yarımadası ve Yeni Topraklar Bölgesi’nden oluşur. Yeni Sınırlar Bölgesi Kawloon Yarımadası’na bağlı, batısında Deep Körfezi, doğusunda Mirs Körfezi yer alan, kıyıya yakın sayılabilecek 235 ada ile dağlık bir alandır.

Yukarıdaki haritada 1 -9 arasındaki rakamlar Yeni Toprakları, 10 – 14 arası Kawloon’u, 15 – 18 arası ise Hong Kong adasını gösterir.

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Hong Kong (2) – Chunyun "春運"

Bir evvelki yazımızda Çin'de kutlanan Bahar Bayramı'nın dünyanın en büyük insan göçüne sebep olduğunu yazmıştık. Bu sene 3 Şubat – 14 Mart arasındaki 40 günlük süre Bahar Bayramı seyahat sezonunu (Chunyun) oluşturuyor. Chunyun Mandarin Çincesi'de (春運), Kantoniz Çincesi'nde ise (春运) şeklinde yazılıyor. Kelimenin manası "bahar taşınması" veya "bahar taşımacığı".

Çin Demiryolları Bakanlığı bu sene yaklaşık 156 milyon Çinlinin bu dönemde seyahat edeceğini, bu sayının geçen seneye göre %4.3 arttığını açıkladı.

Bu vesileyle Çin’de günlük olarak yayınlanan China Daily gazetesinin Hong Kong baskısında konu ile ilgili yer alan iki yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki bir işçinin, ikincisi bir öğrencinin Bahar Bayramı’nda ailelerinin yanına dönme serüvenleri ile ilgili… Sırasıyla Cao Zhizheng ve Long Baojun’un haberleri…

***

Eve Doğru Giden Sınır

Geçen hafta gürültülü ve kalabalık Pekin Demiryolları İstasyonu bilet kuyruklarında, 22 yaşındaki Jiao Yutao’nun yüzü üzüntünün resmini oluşturdu. Kuyrukta dört saat kadar bekledikten sonra sadece ayakta yolculuk yapabileceği bir bilet bulabilmişti. Bu Bahar Bayramını geçirmek için gitmeye niyetlendiği Kuzeydoğu Çin’e, memleketi Jilin’e 12 saatlik ayakta bir yolculuk ile varabileceği anlamına geliyordu.

Oysa tren istasyonunda bilet için ikinci defa kuyruğa giriyordu. Önceki gün sabah 5’te, bilet gişesinin açılmasından iki saat evvel kuyruğa girmişti ama kendisine sıra geldiğinde tüm biletlerin satıldığı söylenmişti. Halbuki kuyruğa erken girebilmek için kaldığı işyeri yatakhanesinden saat 3’te ayrılmıştı.

Jiao Pekin’e 2003 senesinde bir otobüs tamir şirketinde çalışmak için Pekin'e geldi. Bahar Bayramı için bilet bulmanın son derece asap bozucu olduğunu söylüyor. Bilet bulabilmek için sayısız seyahat acentesi ile görüştüğünü ama hepsinden aynı cevabı aldığını söylüyor: “Bilet yok!

Jiao bilet karaborsacılarının bütün gün bu seyahat acentelerinde dikildiğini belirtiyor. “Karaborsacılar, eğer ekstra 50 yuan (6$) ödersem bilet bulabileceklerini söylediler” diyor. “Onlardan nefret ettiğim için bu teklifi reddettim”.

Zorluklara rağmen evine her zamankinden daha güçlü olarak dönüyor. “Bahar Bayramı ailemle birleşme zamanım. Evime gitmezsem bayramın bir manası kalmaz” diyor. Geçen sene yaşadıklarıyla mukayese edince, Jiao bu sene daha şanslı olduğunu söylüyor. Uzun kuyruklarda üç gün bekledikten sonra, ayakta seyahat edebileceği bir tren bilet bulamamış geçen sene. Bunun üzerine yeni yıl arifesinden bir gün evvel, otobüs bileti için 350 yuan (45 $) ödemek zorunda kalmış.

Otobüs aşırı doluydu. Koridorda oturmak zorunda kaldım. Yollar dar ve kaygandı. Otobüs sallıyordu” diye anlatıyor Jiao takılıp kaldığı o yolculuğu anlatırken. Esasen çoğu büyük şehirlerdeki fabrikalarda, inşaatlarda ve hizmet sektöründe çalışan göçmen işçilerin çoğunun durumu Jiao’ya benziyor. Bahar Bayramı uzaklardaki aileleri ile birleşebilmeleri için tek fırsat. Büyük şehirlerin onlar için tek çekici yönü ise para.

Jiao, araba tamirciliği yapıyor. Memleketinde ayda 500 – 600 yuan (65 – 80 $) civarında kazanabiliyordu. Bu Pekin’de kazandığı paranın yarısı kadar. Jiao Pekin’e çalıştığı bir senenin sonunda 5.000 yuan (640 $) biriktirebildiğini söylüyor. Bununla beraber Bahar bayramı için evine gitmenin maliyeti (alacağı hediyeler de dahil olmak üzere) 2.000 yuan (260$) civarında olacak. Her şeye rağmen kendini şimdiki hayatında mutlu hissediyor ve en azından gelecek sene de göçmen işçi olarak çalışmaya devam etme niyetinde.

***


Gözyaşlarımın İzinde

Göçmen işçiler, memleketinden uzaklarda çalışanlar ve öğrenciler Bahar Bayramı süresince oluşan yolcu akımının en önemli kısmını oluşturuyor. Öğrenciler diğer yolculardan bir hafta evvel evlerine dönmeye başlıyor. Central University of Nationalities öğrencilerinden Shi Jian, bir haftadan fazla bir süre önce Güney Çin’in Guangxi Zhuang Özerk Bölgesindeki evine varmış bulunuyor. Ama kendisi yaptığı tren yolculuğu ile ilgili şikayetlerle dolu.

Bir tren bileti bulmak Pekin’de yaşayan talebelerin çoğu için büyük bir sorun değildir. Zira üniversitelerin çoğu öğrencilerin tren biletlerini kış tatilinin bir ay evvelinden ayırtırlar. Shi, öğrenciler ve göçmen işçilerin genellikle daha ucuz, oturması zor olan kompartımanlara dağıtıldığını, insanların çoğunun ayakta yolculuk bileti aldığını söyledi. Bu yolcular seyahat boyunca koridorlarda ayakta duruyor, oturuyor veya yatıyorlar. Çoğu seyahati çocuklarıyla beraber yapıyor.

Shi seyahat boyunca tuvalete gitmek zorunda kalmamak için pek nadiren su içmiş. “Koridordaki insanları çoğu zaman dirseğinizle dürtmek zorunda kalıyorsunuz. Oturduğunuz için yolculuk boyunca koridorlardaki insanların kötü bakışlarına katlanmak zorunda kalıyorsunuz. Daracık koridora yerleşen yolcular, koridordan geçmek isteyenlere kızgınlıklarını belli ediyorlar” diye anlatıyor. “Bilhassa geceleri koridorlarda oturan insanların çoğu uykuya dalıyor. Onları uyandırmayı göze almak mümkün değil.”

Trenin istasyonda durmasıyla çok sayıda yeni yolcu trene binmek isterken, çok azı trenden inmeye çalışıyor. Shi, oturarak seyahat edebildiği için yarı yoldan binen yolculara göre çok şanslı olduğunu düşünüyor. Üstelik hemen yanında koridorda duran adamın yolculuk boyunca ayakta uyuduğuna şahit olmuş.

Yolcular için 28 saatlik tren seyahati beden ve zihin bakımından tam bir işkenceye dönüşüyor. “Zamanın çok yavaş aktığını hissettim. Yapabildiğim tek şey kaç saat geçtiğini hesaplamaktı” diyor Shi. “Bazen yolculuktan adamakıllı bıktığımı hissettim ve hatta kendimi pencereden dışarıya atmak istedim”. Shi, diğer yolcular gibi, kendisini her zaman destekleyen ailesiyle yeniden bir araya gelmeyi çok arzu ettiğini, bu sefil yolculuğa bu yüzden katlandığını söylüyor.

Cumartesi, Şubat 17, 2007

Hong Kong (1) - Önce Mutlu Yıllar...

Geçen hafta Hong Kong’ta 2.5 gün geçirmek kısmet oldu. Bu 2.5 günün çoğu iş, birazı alışveriş ile geçse de kültüre ve hayata dair yazacak o kadar çok şey çarptı ki gözüme… Ama Hong Kong ile ilgili ilk yazımız bugünlerde kutlanan “Lunar New Year” (Kamerî Yeni Yıl) veya Batı’da anıldığı şekliyle “Çin Yılbaşısı” ile ilgili olsun…


Çinliler, 1912 yılında uluslararası takvim standardını kabul etse de ay takvimine göre belirlenen geleneksel yılbaşı, tıpkı bizim Hicrî takvime göre belirlenen Kurban ve Ramazan bayramlarımız gibi önemini hep korumuş.


Çin yeni yılı, geleneksel Bahar Bayramı’nın içindeki en önemli bölüm sayılıyor. Bahar Bayramı ise ay takvimine göre 12. ayın 23. gününde başlayarak yeni yılın ilk ayının 15. günü kutlanan Yuan Şiao Bayramına (Fener Bayramı) kadar yaklaşık üç hafta sürüyor.


"Lunar New Year” (Kamerî Yeni Yıl) ise daima yılın ilk ayının ilk günü başlıyor. Yeni yılın ilk günü -yine tıpkı bizim Ramazan ve Bayram günlerimizin gibi- ayın hareketlerine bağlı olduğu için Batılıların güneş takviminde her sene başka bir güne denk geliyor.

.

Hong Kong’ta yeni yıl kutlamaları ve tatili 3 gün sürüyor. Bu sene 18 – 20 Şubat arasına denk gelecek. 11 – 13 Şubat’ı Hong Kong’ta geçirdim, atmosfer tıpkı Noel öncesini yaşayan bir Batı şehri gibiydi. Renkli, ışıltılı, enerji dolu, ticarî olarak canlı…


Yeni yıl tatili üç gün sürüyor dedik. Tatil öncesi iş hayatının yoğun olduğu büyük şehirlerden küçük şehirlere, ailelerini selamlamaya giden Çinliler dünyanın en büyük insan göçünü meydana getiriyor. Bu dönemde trenlerde, otobüslerde ve hatta uçaklarda yer bulmak imkansız gibiymiş. Geçen sene Çin Demiryolu Bakanlığı, talebi karşılayabilmek için 301 ek sefer koymuş. 14 Ocak ile 22 Şubat arasında, günde 3,6 milyon kişi olmak üzere 144 milyon kişinin trenle seyahat etmiş. Havayoluyla seyahat edenler için ise bu dönemde 8 havayolu şirketi 8400 ek sefer yapmış. Ehh, Çin'e de bu yakışır doğrusu...

.

***

.

Çin yeni yılı geleneksel olarak elde edilen hasadı kutlama ve gelecek sene için daha fazla bereket için niyaz etme zamanı iken, asırlar geçtikçe daha ziyade Ay takvimine göre Yeni Yıla “hoş geldin” denen bir genel kutlamaya dönüşmüş.

.

Günümüzde Çin için -Batı’nın Noel’i gibi- en önemli tatil dönemi haline gelmiş. İnsanlar tatilin önemli bir bölümünü "yeniden birleşme" denilen geleneksel aile ziyaretleri ile geçiriyor. Ailece tıka basa yemekler yeniyor. Kötü şansı uzaklaştırdığına inanılan adetler tekrarlanıyor… Mutlaka hediyeleşiliyor. Öyle ki Çin’de Bahar Bayramı döneminde yapılan alışverişin, tüm sene boyunca gerçekleşen alışverişin 1/3’ü kadar olduğu söyleniyor.

.

Hediye verme bayramın vazgeçilmez bir parçası dedik. Hediyeler yeni yılın ilk veya ikinci günü verilir. Geleneksel olarak hediyeler şeker veya Lai-see formunda yapılır. Lai-see içinde değişik miktarlarda paralar olan küçük, şirin kırmızı zarflar veya paketlerdir.


Lai-see’lerin alınması ve verilmesi eskiden çok sıkı kurallara bağlıymış. Ama günümüzde bu kurallar oldukça gevşemiş. Büyükler çocuklara, patronlar çalışanlarına, evliler bekarlara kırmızı zarflar içinde yeni yıl şans paraları veriyormuş.

.

Hatta Çin’de devlet memurlarına Lai-see’lşer içinde rüşvet verilirmiş!!!


***

Yeni yıl öncesi Hong Kong nüfusunun %95’ini oluşturan Çinliler mutluluğun ve iyi şansın rengi kırmızı ile yeni yılı karşılıyorlar. Eski dönemlerde kapı ve pencereler kırmızıya boyanırken, Hong Kong gibi modern şehirler kırmızı aksesuarlar ile süslenerek kötü ruhlar uzaklaştırılıyor.


Etrafta çok sayıda Çin kağıt kesme sanatının en güzel örneklerine, popüler yeni yıl desenlerine, kırmızı ve pembe fenerler ile Çin düğümlerine rastladık. Maalesef artık çoğu el yapımı değil. Yol kenarları, binaların içi ve dışı ve parklar çiçeklerle süsüydü. Kurumuş ağaçlar rengarenk yapay yapraklar ve çiçeklerle süslenmeye çalışıldı.


***

Bahar Festivali olarak da bilinen ana festivalle ilgili anlatılan efsanelerin en yaygını Nian adındaki büyük bir canavarla ilgili olanı. Nian(年), Mandarin Çincesi’nde Yıl anlamına gelirmiş. Efsaneye göre:

.

Kamerî yeni yılın arifesinde, dev gibi bir ağzı olan ve insanları yutan Nian, yine insanları yakalayıp yutacaktır. Tüm insanlar korku içindedir. Derken yaşlı bir bilge ortaya çıkar ve canavarı boyunduruğu altına almayı teklif eder.

.
Ve yaşlı adam Nian’a meydan okur: “Senin çok şey yapabilecek kudrette olduğunu duydum. İnsanlar yerine, insanlara saldıran rakiplerini, rakip hayvanları alsan ve yutsan? .Bunun üzerine Nian düzenli olarak insanlar için tehlikeli olan diğer yırtıcı hayvanları yutmaya başlar.

.
Daha sonra yaşlı bilge tanrısallığını açığa vurur. Evcilleşen Nian’ı uzaklara gönderirken, yaşlı bilge insanlara kırmızı kağıttan süsleri pencerelerinin ve kapılarını üstüne koymalarını, açık renkte fenerler, meşaleler ve havaî fişeklerle yeni yılı karşılamalarını ister. Nian kırmızıdan, açık renklerden ve gürültüden korktuğu için, bunlar onun geri dönmesine engel olacaktır. Böylece Nian gittiği ve diğer yırtıcı hayvanlar da korkutulduğu için insanlar barış içinde yaşamaya başlarlar.

.
***


Evlere de asılırmış ama biz daha ziyade işyerlerinin kapılarına ve süs ağaçlarına iyi dilek ve mutluluk belirten kısa şiirler asıldığını gördük. En sık rastlanılan simgelerden biri fu(福) figürü.

.

Şans ve iyi talihi sembolize eden “fu” ile ilgili şöyle bir diyalog geçermiş yeni yıl zamanı: Fu kapıya veya ağaca ters asılırmış. Misafiriniz fu’nun ters asıldığını görünce "fu dao le" dermiş, yani “fu'yu ters asmışsın”. Fakat “dao” kelimesi aynı zamanda “varmak, gelmek” kelimesiyle sesteş olduğu için "fu dao le", “şans geldi” manasına da gelirmiş. Böylece yeni yılı şanslı geçirirmişsiniz J

***

Hong Kong’ta çok sayıda yerde şakayık çiçeğine ve şakayık şeklindeki süslemelere rastladık. Çin kültüründe sembolik anlamları ve efsaneleri olan şakayıklar (Poeny) güle benzer heybetleri ile şehri süslüyordu. Şakayığın hayırlı kısmetin ve aşkın sembolü olduğu söyleniyor.

Hatta bir efsaneye göre Çin tarihinin en güzel kadını olan Yang Kuei Fei, Tang İmparatoru Hsüan-Tsung’un karısıdır (8. asır civarı). Karısı imparatora, imparator da karısına çok düşkündür. İmparator Hsuan-Tsung eşine olan sevgisi ve hürmetinden Yang Kuei Fei’in yatağının başucunu şakayık ile doldurur. Ve ne yazık ki, karısının aşkıyla büyülenen imparator, devlet işlerini ihmal eder… Ne yazık ki sonu hüsran olur L

***

Yandaki resimde görülen "Servet tanrısı" figürleri şehrin bir çok yerini süslüyor. Tanrımızın elindeki sarı şey ise "yuan bao" (元宝) olarak anılıyor. "Yuan boa" "gerçek hazine" manasına geliyor ve altın külçesini temsil ediyor. Yuan boa'lar ilk olarak yaklaşık 2.200 sene evvel Han Hanedanı döneminde görülmüş. Gümüş veya altından yapılırmış.

"Yuan boa" kelimesinin ilk kısmı olan yuan (元) sesi ile, "servetin kaynağı" manasına gelen "cai yuan" (财源) kelimesindeki "yuan" sesi çok benzer oldukları için Çinliler yeni yıl kutlamalarında uğur getirediğine inandıkları bu sembolü kullanmayı tercih ederlermiş.

***

Yandaki resimde görülen silindirik kırmızı süsler ise Hong Kong'ta karşılaştığımız en yaygın süslemeler oldu. Bu kırmızı çatapatların kötü ruhları uzaklaştırdığına ve yeni yıl için barış ve zenginlik getireceğine inanılıyor. Sanırım bu çatapatlar bambu dallarından yapılıyor.

***

Dekoratif küçük mandalina ağaçları şehrin her yerinde. Genellikle iş merkezlerinin girişlerini ve koridorlarını süslüyor. Uzaktan bakınca yeşil mandalina yaptrakları arasında altın gibi parlayan mandalinaların hayır ve uğur getireceğine inanılıyor.

Mandalina yeni yıl yemeklerinin de "olmazsa olmaz"larından. Mandalina ağaçlarının etrafı başka çiçeklerle süslenirken, mandalina dallarına bereket getirdiğine inanılan eski çin paraları ve küçük kartlar asılıyor. Yeşil ve turuncunun getirdiği renklilik, kırmızı süslerin arasında kendine has bir hava katıyor.

Çin yeni yılında gezmeye giden çocukların her biri iki ellerine bu küçük mandalinaları alıp, daha büyük çocuklara "xing nian kuai le!” (新年快乐!) "mutlu seneler" diyerek mandalinaları vermesi adetmiş.
.
İki eldeki iki mandalinin iki kat uğur getireceğine inanılırmış.
.
Mandalinin uğur getireceğine inanılmasının bir başka sebebi, mandalinin ju (橘) sesinin şans ve uğur kelimesini ji (吉) sesine benzemesiymiş.
***

Tatil günlerinde Hong Kong’ta bazı büyük mağazalar 17 – 18 Şubat’ta kapalı olmakla beraber, büyük alışveriş merkezlerinin ve restoranların çoğu açık kalır. Küçük dükkanlar ise üç gün boyunca ve hatta muhtemelen daha uzun bir süre boyunca kapalı kalır.
.
Eğer Çin’e seyahat edecek olursanız “Pekin ve diğer büyük şehirlerin dışında ülkenin 18 – 24 Şubat tarihleri arasında tatilde olduğu” ikazı ile karşılaşabilir, bu durumda tüm ihtiyaçlarınızı kaldığınız otelde karşılamak durumunda kalabilirsiniz. Hong Kong daha ziyade bir iş merkezi olduğu için Çin’e göre mağazaların kapanması durumu ve seyahat zorlukları ile burada daha seyrek karşılaşılır.

.

***


Her sene ana festival başlangıcı Ay Yeni Yılı’nın arifesinde yapılır. Bu sene 17 Şubat Cumartesi gününe denk geliyor. Ülke halkı yeni yıla doğru, bilhassa arife günü çiçek pazarlarına uğrayıp evlerine çiçek seçmeyi adet edinmiş. Çinlilere göre çiçekler yeniden doğuşun, başarının, bereketli bir yılın sembolü. Özellikle de tomurcuk halindeki çiçeğin yeni yılda açması güzel bir yılın işaretiymiş. Çiçeklerle donatılmış yuvayı iyi bir başlangıç olarak görüyorlar. Sadece kendileri için değil yakınları için de çiçek alıyorlar. Hong Kong’un en büyük çiçek pazarı “Causeway Körfezi’nde Victoria Park’ta yer alıyor. Yeni yıl öncesinde pazarda güzel buketler arayan aileler izlenmeye değer.


Hong Kong’ta yeni yıl öncesinde sebze, meyve ve çiçek fiyatlarının yükselmesi olağanmış. Manavlar ve çiçekçiler bu dönemde iyi iş yaparmış. En güzel meyveler sepetlere doldurulup, kurdelelerle süslenirmiş. Çünkü yeni yılda anne-baba evini ziyaret ederken bir sepet meyve götürmek adetmiş.

.

Aileler arife gününün akşamı “Nianyefan” veya “Tuan Yuan Fan(团圆饭) adı verilen yeniden bir araya gelme ziyafeti için toplanırmış. Vücut ve ruh açısından tam bir arınış sağlaması bakımından Nianyefan, et kullanılmadan balık ve tavuk ağırlıklı menüyle hazırlanırmış. Bereketli yiyeceklerle hazırlanan sofranın aileye ve arkadaşlara mutluluk ve refah getirileceğine inanılırmış. Bereket getireceğine inanılan, yeni yılın olmazsa olmazı yiyeceklerini şöyle sıralayabiliriz: Balık, istridye, tavuk, marul, yeşil sebzeler, soya filizi, mandalina, etli hamur, şehriye,siyah yosun, pirinç, fıstık, karpuz ve çekirdekleri, kabak çekirdeği, şeker…

.

Çinlilerin inanışlarına göre yeni yıla uğurlu girmek isteyenler, bu yılbaşı sofralarda baş köşeyi deniz mahsulleri koymalı. Deniz mahsullerinin de her birinin kendine göre taşıdığı anlamlar var. Çin inanışlarına göre eğer yılbaşında karides yerseniz, seneniz canlı ve mutlu geçer, kurutulmuş istiridye yerseniz (ho xi) dileğiniz gerçekleşir, çiğ balık yersenizşansınız döner ve hayatınıza bereket gelir, eğer üstüne bir de Fai-hai yerseniz (Melek saçı diye anılan saç tellerini andıran bir yosun türü) yeni sene boyunca bolluk içinde yüzersiniz. Tüm bu deniz ürünlerinin yanında bir de Çin mantısı yediniz mi (dumplings), tüm iyi dilekleriniz aile fertlerine de yansır.


***

Çin’de 56 değişik milletin yaşadığı ve her birinin değişik kutlamalarla yeni yılı karşıladığı söyleniyor. Ama genelde yeni yılın ilk ve ikinci günlerinde aileler tapınakları ziyaret eder ve ilahî güce saygılarını sunar. Gelecek senenin şans getirmesi için dua ederler. Hong Kong’ta iki tapınak gece boyunca da açık kalır: Che Kung (Tai Wai KCR) ve Sik Sik Yuen Wong Tai Sin (Wong Tai Sin MTR). Tapınakları en çok renkli dekorasyonları, kırmızı fenerlerle süslenmiş duvarları ve ortamı kaplayan buhur kokularıyla görmeye değer.


***


Çin'in geleneksel ay takvimine göre bugün itibarı ile 2006 Köpek Yılından çıkıp, 2007 Domuz Yılına giriyoruz. Çin kültüründe çok önemli yere sahip olan Ay takviminde, 12 burç (ay) bulunuyor.


Takvime kaynaklık eden bir efsaneye göre, Antik Çin'de, imparatorlardan birisi (bir rivayete göre de Buda), yeni yılın gelmesi şerefine büyük bir şenlik düzenler ve bu şenliğe ormandaki tüm hayvanları davet eder.

.

Ancak bu davete yalnızca 12 hayvan icabet eder ve ilk gelen fare olur. Peşinden öküz, kaplan, tavşan, ejderha, yılan, at, koyun, maymun, horoz ve köpek gelirler. En son gelen ise domuzdur. Bunun üzerine imparator da, bu 12 hayvanın ismini Çin takvimindeki her bir yıla dağıtarak onları onurlandırır. Ve böylece Çin'de yılların hayvan adlarıyla anılma geleneği de başlamış olur.

Bir başka iddiaya göre ise, 12 burcun seçilmesi ve sıralanması da, hayvanların günlük hareketlerine göre saptandı. Bazı tarihçiler, bunun Çin ulusunun eski yılları kaydetme yöntemi ile azınlık milliyetlerin yılları hayvanlarla adlandırma yönteminin bir kaynaşması olduğunu, bazılarıysa 12 burcun Çin'e Hindistan'dan girdiği görüşünü savunuyor.Buna göre Çin'de M.Ö. 3. yüzyılda bir gün 12 zaman birimiyle ifade edilmeye başlanmış. Gece 23.00-01.00 arası, bir zaman birimi olarak kabul edilmiş. Bu sürenin, farelerin en hareketli olduğu zaman olması nedeniyle fare birinci sırada yer almış.

Çin takvimine göreyse seneler şöyle kümeleniyor:

Fare yılları 1936 1948 1960 1972 1984 1996 2008
Boğa yılları 1937 1949 1961 1973 1985 1997 2009
Kaplan yılları 1938 1950 1962 1974 1986 1998 2010
Tavşan yılları 1939 1951 1963 1975 1987 1999 2011
Ejderha yılları 1940 1952 1964 1976 1988 2000 2012
Yılan yılları 1941 1953 1965 1977 1989 2001 2013
At yılları 1942 1954 1966 1978 1990 2002 2014
Koç yılları 1943 1955 1967 1979 1991 2003 2015
Maymun yıll. 1944 1956 1968 1980 1992 2004 2016
Horoz yılları 1945 1957 1969 1981 1993 2005 2017
Köpek yılları 1946 1958 1970 1982 1994 2006 2018
Domuz yılları 1947 1959 1971 1982 1995 2007 2019

***

Evet bu yıl domuz yılı. Malûm, domuz bizim kültürümüzde pis, necis bir hayvan olarak kabul edilir… Çinlilerse, Domuz Yılının bereketli olduğuna, hatta bu yılda yarı emekle tam başarıya ulaşılabileceğine inanıyor. Domuz Yılının zeka ve yeteneğin gelişmesine uygun olduğunu düşünen Çinliler, bu yılda doğanların dürüst, içten, her konuda ciddi ve insan ilişkilerinde başarılı olacağını düşünüyor. Bu arada ben de bir domuz yılında doğmuşum yahû…
.
Bu sene ayrıca 60 yılda bir rastlanan Altın Domuz Yılına girilecekmiş. Çinliler bu yılda doğanların çok zengin olacağına inandığından, 2007 yılında doğumların artması bekleniyor.

***

Domuz yılının bize tesiri ne olur? Yolunuz düşerse Tahtakale’ye ve oyuncakçı dükkanlarına bakın… Oyuncak ve aksesuar olur, domuz figürlü bizi de bulur…

***

Öte yandan küresel etkinin 2006’daki Çin yeni yılına ve Bahar festivaline etkilerini dair iki satır yazarak toparlayalım:

  • Yeni yıl tatilini yurtdışında geçirenlerin sayısı 2006’da % 10'dan fazla artış gösterdi.
  • Bu bir haftalık dönemde gönderilen SMS sayısı 100 milyonu aştı.
  • Genç kuşak, artık yedişer günlük sabit 3 bayram dönemi yerine (1 Mayıs İşçi Bayramı, 1 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve Yeni Yıl) esnek tatil tarihleri istediğini belirtti. Ve aşırı kalabalık, artan fiyatlar ve bilet bulamama stresiyle karşılaşmak istemediğini söyledi.
  • Yapılan bir araştırmada Pekinlilerin %50'sinin yeni yıl ziyaretleri sırasında yeni (ya da en azından temiz) giysiler giymenin gereksiz olduğunu düşündükleri saptandı.
  • Gazetelerde, yeni yıl kutlamaları sırasında her iki eli tutarak el sıkışmanın artık iyice unutulduğu yazıldı.
  • Kutlamaların geleneksek içeriğinin kaybolmaması için, diğer yüzlerce kentte olduğu gibi Pekin'de de havai fişek yasağının kaldırıldı.

***

Hepinize iyi dilekler sunarak nihayetlendirelim…

“Gong xi fa cai” (Mandarin Çincesi)

veya

“Kung hay fat choy” (Kantoniz Çincesi)

İşleriniz rast gitsin ! ! !

Çarşamba, Ocak 31, 2007

Pankartlarla ve Sloganlarla Konuşan Türkiye...

Malatya ve Elazığ hem Fırat'a, hem Karakaya Barajı'na hem de birbirine komşu iki vilayetimiz. İnsanı bezdiren bir hemşehricilik, garip bir çekememezlik var iki ilin arasında. Hatta Elazığlılar "kofik" diyor Malatyalılara. "Kofik" esasen içi boşaltılmış dolmalık bibere verilen isim. "Kofik dolması" Diyarbakır'dan Elazığ'a kadarki coğrafyamızda oldukça popüler olmasına karşın esasen Elazığ'a ait, kurutulmuş dolmalık biberden yapılan çok leziz bir yemek.

Evet, Elazığlılar'ın Malatyalılar'a "kofik" diyor. Kelimeye "boş, beleş adam, işe yaramaz insan evlâdı" anlamını yüklüyorlar...

Her iki ligin Turk Telekom Lig A'da birer temsilcisi var. Daha evvel Süper Lig'de de oynamış olan bu iki futbol takımı tekrar Süper Lig'e terfi edebilmek için rekâbet ediyor. İlk yarıda iki takım arasında oynan müsabaka olaylı geçmişti. Bu maçta çıkan olaylarda 15 civarında Malatyaspor taraftarının yaralandığı olayla ilgili olarak, o dönemde PFDK Malatyaspor Kulübü'ne 1 maç seyircisiz oynama, 20 bin YTL para ve zarar tazmini, Elazığspor Kulübü'ne ise 40 bin YTL para cezası vermiş idi.

İki ilin futbol takımları 28 Ocak 2007, Pazar günü Malatya’da yeniden karşılaştı. Maç öncesi internet forumlarında iki kulüp taraftarlarının birbirlerine yaptığı hakaretler maçın gergin geçeceğinin göstergesiydi. Malatya emniyeti, 900 kişilik bir polis ekibiyle "spor karşılaşması"nda yerini aldı.

Fırat'ın üstünde, iki ili birbirine bağlayan Kömürhan Köprüsü'nde, Elazığlı taraftarların Malatya’ya girmesinin güvenlik görevlileri tarafından engellenmesiyle gerginlik başladı ve Elazığlı taraftarların maçın başlamasıyla birlikte Malatya’ya girmesiyle büyüdü. Elazığ`dan gelen yaklaşık 400 taraftar, stadyum önünde bir grup Malatyaspor taraftarının kar topu saldırısına uğradı. Küfürleşme ile devam eden kavga, daha sonra taş ve saldırı girişimleri ile devam etti.

Stada giren Elazığsporlu taraftarlar "Ermeni Malatya" diye slogan atıp, öldürülen gazeteci Hrant Dink'in Malatyalı olmasını ima ederek,

"Ne Ermeniyiz,
Ne Malatyalıyız.
Biz Elazığlıyız,
Türkiye sevdalısıyız"

yazılı pankart açtılar.

Malatyasporlular bu pankarta, "PKK dışarı" sloganıyla karşılık verdi. Maç esnasında karşılıklı "Müslüm Babanız, Fadime ananız" (Elazığlı aczmendi Müslüm Gündüz kastedilerek) , "Köpek", "Kıro Elazığ" sloganları atıldı.

Elazığspor tribünleri "Gay Dağı" (Malatya'nın eteğine kurulduğu Bey Dağları'na atıf), "Kofik 1 YTL olacak" (Cem Uzan'ın reklamlarına gönderme) pankartlarını açarken, Malatyasporlular "Bunların Alayı Fıs" şeklinde yaratıcı bir başka pankartla buna cevap verdiler.

Bu esnada atılan buz ve taş parçalarından 3 polis, 7 Elazığspor taraftarı ile bir Malatyaspor taraftarı yaralandı. Panik atak hastası olan bir taraftarda kriz geçirdi, ambulansla hastaneye kaldırıldı.

Jandarma komutanlığı ekiplerinin de getirildiği stat çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı. Güvenlik güçlerinin olayları daha fazla büyümeden yatıştırmasının ardından, yaralılar ambulanslarla hastanelere kaldırıldı.

Maçın bitişinin ardından Elazığspor taraftarları otobüslerle konvoy halinde kent merkezinden çıkarıldı. Elazığspor taraftarının tribündeki koltukları kırarak ateşe verdikleri ve tuvaletlerdeki lavaboları kırdıkları görüldü. Çıkan olaylarda gözaltına alınan kimse olmazken, Malatya Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, telsizden yaptığı anonsla görev alan güvenlik güçlerine teşekkür etti.

***

Türk Telekom Lig A'da renktaş iki takımın mücadelesinde Karşıyaka, Diyarbakırspor'u 1-0 yendi. İzmir Alsancak Stadı'nda oynanan maçı 4.246 seyirci izledi. Maç öncesinde Karşıyakalı taraftarlar "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok" sloganı attı.

Renkdaş iki takımın İzmir Alsancak Stadı'ndaki randevusundan önce karşılıklı sevgi gösterilerinde bulunup takımlarının el ele tribünlere davet eden taraftarlar, 90 dakikanın bitiminde birbirlerine girdi. Büyük çekişmeye sahne olan maçı 1-0 kazanan Karşıyakalı futbolcular sevinçlerini kapalı tribündeki taraftarlarıyla paylaşırken, balkon tribünündeki Diyarbakırsporlu seyirciler aşağıya yabancı madde atmaya başladı.

Tansiyonun bir anda yükseldiği statta, Karşıyakalı taraftarların, “PKK dışarı... Kahrolsun PKK” şeklinde tezahüratına, Diyarbakırlı taraftarlar kırdıkları koltukları atarak karşılık verdi. Koltuk savaşına Karşıyakalılar da katılınca, ortalık bir anda savaş alanına döndü. Tribünlerde sıkışan bazı seyirciler, saha içine alındı. Bazı taraftarların hafif şekilde yaralandıkları gözlendi. Olayların büyümesi üzerine Karşıyaka tribününe giren polis, taraftarları cop kullanarak dağıttı.

Olayların ardından Karşıyakalı taraftarlar İstiklal Marşı okudu.

Maç esnasında tribünlerden atılan kırık şişe ile sağ ayak başparmağı yaralanan, aşırı kanama sebebiyle yoğun bakıma alınan Talip Toprak'a ise 12 dikiş atıldığı belirtildi.

***

Adana'da 5 Ocak Stadı'nda oynanan 2. Lig B Kategorisi Yükselme Grubu'ndaki Adana Demirspor- Alanyaspor maçında, Demirsporlu taraftarlar tribünde Türk bayrağı sallayıp "Ne Mutlu Türk'üm Diyene", "Hepimiz Mustafa Kemaliz, Hepimiz Türk'üz" yazılı pankart açtı. Maçtan önce İstiklal Marşı okunurken bayrak sallayıp pankar açan taraftarlar, zaman zaman da "Ne Mutlu Türk'üm Diyene", "Hepimiz Mustafa Kemaliz, Hepimiz Türk'üz" sloganları da attı.

Adana Demirspor Kulüp Başkanı Adem Atılgan, hafta içinde Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesini kınamış, bugün Adana'da oynanan Alanyaspor maçına futbolcuların koluna siyah bant takıp, sahaya "Hepimiz Hrant Dink'iz, Hepimiz Ermeni'yiz" yazılı pankartla çıkması isteğini Futbol Federasyonu'na bildirmiş, tepkiler üzerine özür dilemişti.

***

Turkcell Süper Lig’de oynanan Trabzonspor-Kayserispor maçında da, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" sloganları atılırken,
"Can dediniz canımızı verdik,
kan dediniz kanımızı verdik,
biz bu vatanı karşılıksız sevdik,
serseri lafını hak etmedik", "Biz Türküz, biz Trabzonluyuz, hepimiz Mustafa Kemal'iz", "Türküm, doğruyum, Trabzonluyum", "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur" yazılı pankartlar dikkat çekti.



Maç başlamadan önce İstiklal Marşı okunurken bordo-mavili taraftarlar ayrıca görevden alınan Emniyet Müdürü Reşat Altay'a da destek vererek, "Adam gibi adam Reşat Altay", "Reşat Altay seni unutmayacağız" şeklinde dövizler açtı.

Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast ve azmettiricisi Yasin Hayal ile soruşturma kapsamında tutuklanan diğer zanlıların çoğunun Trabzonlu olması nedeniyle ülke gündemine oturan Trabzon'un haksız yere suçlandığını düşünen taraftarlar, 3 bin bayrak ve pankartlarla stadı donattı. Daha önceki maçlarda tezahürat sırasında amigoların tribünleri ayağa kaldırıp tezahürat yaptırmak için megafonla 'Ayağa kalkmayan Fenerli olsun' anonsları yapılırken, bugünkü maçta 'Ayağa kalkmayan Ermeni olsun' anonsunun yapılması dikkati çekti.

***

Balıkesir Atatürk Stadı'nda Balıkesirspor ile Aydınspor arasında oynana 3'üncü Lig 3'üncü Grup karşılaşması başlamadan önce taraftarlar 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sloganları attı. Balıkesirspor taraftarları Atatürk'ün bu özdeyişinin yazılı olduğu pankartı da açtı.

***
Bu atmosferde Beşiktaş taraftarları ise iki pankart açtı. Biri

"Hepimiz Türk'üz",

diğeri

"Hepimiz Ermeni'yiz",

diyordu pankatların...

***

Futbol önemli bir araç. 80'li yıllardan sonra halkın depolitizasyonu için kullanıldığına şahit olduk. Proje çok başarılı olunca 90'lardan itibaren politik manipülasyon amacıyla kullanılmaya başlandı. 1993'te Fenerbahçe başkanı seçilen ve takımı kısa bir süre sonra "Milliyetçi Fenerbahçe Partisi"ne dönüştüren Güven Sazak'ın icraatlarının bu dönüşümde mümtaz bir yeri vardı. Kavgalı kongrelere, maçlarda İstiklal Marşı okunmasına, bedava bilet dağıtılan partililere, maçlarda atılmaya başlanan politik sloganlara vb hep onun idaresi döneminde şahit olduk...

***

Mahallemizde sadece 3 kişinin araba sahibi olduğu o günlerde (arabaların ikisi Balcı'larındı, sevgili Osman Balcıların...), küçücük bedenlerimizle (bugün pek bir dar olduğunun farkına vardığımız) sokaklarda oynadığımız bir güzelim oyundu futbol... Gece rüyalarımıza girerdi oynadığımız oyunlar, bazen Şenol Güneş'in yerinde Trabzonspor kalesinde bulurdum kendimi. Bazen İskender gibi çizgi üzerinde herkesi çalımlayıverirdim bütün gece...

Beton asfaltın üzerinde röveşata yapan çocuklardık. Kahraman bakkal Ali Bey amcanın süpermarketler dönemine kadar bile yaşayamayan minicik dükkanının her daim kapalı kepenklerinde "gol atan kaleye" oynar, o vakitler henüz yıkılmamış ama metruk Rum evlerinden birinin yol hizasından pek gerideki bahçe kapısına yandaki garajın üzerinden muz vuruşla frikikten goller atmaya çalışırdık.

Mahallemizdeki nice yetişkini, onlar sokaktan geçerken oynadığımız top muhtelif uzuvlarına çarptığı zaman verdikleri tepkilere göre sınıflandırdım çocukluk ve hatta ilk ergenlik yıllarımda... Kocaman kalçalarıyla sokaktan yavaş geçen kokoş kadınlara hep sinir oldum. Onlar tören hızında geçerler, geçerlerken bırakın bir yerlerine değmesini, top başlarının üzerinden geçse yaygarayı koparırlardı. Yolu kapatacak şekilde yanyana yürüyenleri sevmezdim de balkonuna kaçan topları atmayanlar, hele balkon kapısını açtıktan sonra o topları bize atmayıp, oyunu bırakıp dağılalım diye içeride alıkoyanlar can düşmanlarımızdı. Ramazan geceleri evden teravihe çıkmamıza izin aldığımızda, teravihi kırar sokaklarda dolaşırdık. O gecelerde bizim toplarımızı balkonunda alıkoyanların balkonlarına çöp torbaları atardık hatta!!!

Emekli bir subay amca vardı, ismini hatırlamıyorum şimdi, belki de hiç öğrenmemiştim ki... O yoldan geçerken bize ilgiyle bakardı diye, seyrediliyor olmanın şevkiyle daha bir iyi oynamaya çalışırdık o geçerken. Akşam babama uzun uzun attığım golleri, verdiğim pasları anlatırdım beni iyi dinlemediğini farketsem de...

Çocuktuk... Mahallede kendi aramızda kavga eder ama mahalle maçı oldu mu hemen bir araya geliverirdik... Tertemiz seviyorduk futbolu... Oyunu seviyorduk. Birer takım tutuyor, o takımın formalarını siyah beyaz televizyonlarımızda bile göremiyorduk... O formaların renklerine, o güzellerin tertemiz zeminlerine önce sermayenin, sonra politikanın renginin karıştığını gördük yıllar geçtikçe... Kimileri buna intibâk etti, kimileri kanıksadı, kimileri umursamadı. Biz üzüldük, biz soğuduk futboldan zamanla...

Bugün futbolun rengine "kan rengi"nin de karışmaya başladığını görüyoruz...

Toplumumuz değişerek küreselleşirken, ahlâk, edep, nezâket, sadâkat, vefâ, masûmiyet, şefkât, müsamaha gibi çoğu şapkalı harflerle yazılan kelimelerimizi kaybettik yavaş yavaş.

Bugün çocukluğumuzun o güzel oyununu, "futbol"umuzu da kaybettiğimizi görüyorum hüzünle...

Pazar, Ocak 28, 2007

Eski Günlerdeki Gibi...

Hrant Dink, Türklüğe hakaretten mahkum olduğu dönemde 17 Ekim 2005 tarihinde Nuriye Akman'a konuşmuş...

Nuriye Akman:
- Türkiyeli bir Ermeni, Ermenistan'a gitse mutlu mu olur, mutsuz mu?

Hrant Dink:
- Allah'ım benim gitmemi o kadar çok geciktirsin ki, gitmek zorunda bile kalsam giderken yolda öleyim ve bu toprakta kalayım. Gitmek nasip olmasın, buraya gömüleyim.

***

Bu toprakların yetiştirdiği bir insanı, Anadolu rayihâlı bir adamı kaybettik. Kendini anlatmaya çalışan bir insan öldürüldü.

Türk insanı gariptir... Zaman geçtikçe istikâmeti de, teferruatı da unutur. Geriye semboller kalır: Zehirli kan, Trabzonlu katil, beyaz bere, tedirgin güvercin, delik ayakkabı, "Hepimiz Hrant'ız. Hepimiz Ermeni'yiz" pankartları...

Oysa adamakıllı siyasîleşen Türk yargısının hayatımızı kuşatan kararları, etrafımızı saran şiddet iklimini sebepleri, toplumu saran kara cehâlet ve iletişim kurulması mümkün olmayan, nevzuhûr tahripkâr insan profili konuşulmalıydı ve bunlar kalmalıydı hatırlarımızda. En azından bunlar da tartışılmış olmalıydı bu meş'um sûikastın ardından...

Yeri gelmişken kulaklarımızda çınlaması gereken bir konuşmanın, Nihat Genç'in Hrant Dink'ın anısına SkyTürk'te yaptığı konuşmanın son kısmının deşifre edilmiş hâlini buraya nakletmek istiyorum (yarım saatlik konuşmanın tamamı http://www.karakutu.com/tv/Hrant-Dink.htm adresinden dinlenebilir) :

"Bir cümle söylemek istiyorum şimdi. Çok bu... Halkımız da Hrant'ı biraz daha iyi tanısın diye. Bir gün işte yine konuşurken, dedim ki, öyle hani aşka geliyoruz ya konuşmada. Hem kavga ediyoruz, hem aşka geliyoruz. Hrant'a dedim ki 'Hrant' dedim. Hani böyle şakalaşırsın da. 'Ben' dedim, 'Hrant' dedim, 'Başbakan olursam' dedim, 'seni' dedim, 'Kültür Bakanı yapacağım' dedim. Ve dedim 'o zaman git istediğin gibi kiliselerini tamir et, onar, ne yaparsan yap' dedim.

Orada bir hışımla üstüme saldırdı. 'Ne kilisesi?!' dedi 'ya'. 'Ben' dedi 'Kültür Bakanı olursam' dedi, 'önce şu camileri' dedi, 'önce şu camilerimizin estetiğine, şu iki yüzyıldır yapamadığımız camilerimizi tamir edeceğim, onların estetiğine çalışacağım' dedi. 'İki yüz yıldır cami yapamıyoruz' dedi...

Ve ben bir cevap verdim, dedim ki 'yani' dedim, 'eski günlerdeki gibi'...
'Evet' dedi, 'eski günlerdeki gibi'...
Söyleyecek laf bulamıyorum..."

***

"Büyük dostluklar, büyük kavgalardan sonra başlar" derler... Esasen iletişimle başlar dostluklar. Kavga iletişimi tetikleyen bir sebeptir sadece. Ve topraklarımızda dostluklar değil, kavgalar yeşertilmeye çalışılıyor adice. Bu kavgalar, bütün bu yaşananlar bir eski dostluğun hatırlanmasına vesile olabilir mi? Bir başka laf söylemektan, bir başka dilek tutmaktan âcizim ben de...

***

Bir sene kadar evvel defterimin kenarına adımı Ermenice yazmıştı bir güzel insan... Yazımı onun elyazısıyla, adımın Ermenice yazılışıyla nihayetlendiriyor; bu vesileyle, bu toprakları en az bizim kadar seven "nar tanesini", Hrant Dink'i hüzünle anıyorum...

Pazar, Ocak 07, 2007

Türkmenistan (4) - Türkmenbaşı'nın Ruhi Mescidi


Aralık ayının son 10 günü Türkmenistan’ın vefat eden “Prezident”i Türkmenbaşı ilgili haberleri mümtaz Türk basınından okuduk. Bazı haber ve yorumlar merhum Türkmenbaşı’nı ve uygulamalarını yüceltirken, bazıları kubur deliğine sokmaya çalıştı. Türkmenistan ve rahmetli Türkmenbaşı’nın uygulamaları ile ilgili yorum hakkımızı saklı tutup, bu yazıda sizlere Türkmenbaşı’nın defnedildiği “Türkmenbaşı’nın Ruhi Mescidi” ile ilgili bilgiler vermeye çalışalım.
.

Türkmenbaşı’nın Ruhi Mescidi Aşkabat’ın 20 km kadar dışında kalan Gıpçak köyü yakınlarında inşa edildi. 2004 yılında tamamlanarak hizmete açıldı. Kıpçak Türkmenbaşı’nın 1940 senesinde dünyaya gözlerini açtığı köydür. 1945’te babasının İkinci Dünya Savaşı’nda ölmesi üzerine yetim kalan Türkmenbaşı, 1948 senesindeki büyük Aşkabat depreminde annesi Gurbansoltan’ı kaybederek bu kez öksüz kalır. Deprem iki de kızkardeşini almıştır Türkmenbaşı’nın… Yetimhanelerde ve daha sonra uzak akrabalarının yanında yetişir Türkmenbaşı.

Gün olur, devran döner... Türkmenistan'ın kurucusu ve "ömürlük Prezident"i olur. Türkmenbaşı doğduğu ve öksüz kaldığı Gıpçak Köyü’ne Orta Asya’nın en büyük camiinin inşa ettirir ve cami 22 Ekim 2004’te törenle açılır.

Türkmenbaşı, eseri Ruhname'de Gıpçak Köyü'nün kendisine verdiği ilhamı şöyle izah eder "Gıpçak Köyü ile Aşkabat şehri, Büzmeyin ile İmam Kasım Mezarlığı arasındaki mesafeyi yaya geçtiğim anlarda, vatanın yalnızlığını, kimsesizliğini ve manevi ıssızlığını hissediyordum. Bomboş kalan tepeler, ıssızlaşan ovalar, kurumuş pınarlar, başları eğilmiş serviler, kulübe haline gelen görkemli binalar, yalnız kalan Vatan, bütün bunların hepsi dış dünyamda değil, içimde, yani kalbimde ıstıraplar yaratarak yaşıyordu. Vatan, bana yüzüne tokat atılıp, sokağa bırakılmış kimsesiz bir kadını hatırlatıyordu.Vatanla kaderimin aynı olması, son zamanlarda beni bir felsefi keşfe zorlamıştır. Neden dersen, istediğin felsefi keşfin ilk şartı, duygusal keşiftir."

.

Gıpçak köyü, Türkmenistan'da geçirdiğim zamanlarda günlük güzergahımız üzerindeydi. Her sabah şehir merkezinden, Ahmet Çalık'ın ortak olduğu, Orta Asya'nın en önemli denim fabrikalarından biri olan TJK'ya giderken Gıpçak köyünden geçerdik. Yukarıdaki fotoğraf Gıpçak köyünden geçerken arabadan çektiğim fotoğraflardan biri... Muhtemelen Türkmenbaşı da Gıpçak köyünde bu güzel Türkmen çocuğu gibi zaman geçiriyordu...

Bu arda Gıpçak kelimesinin Türkiye Türkçesi'ndeki karşılığının Kıpçak olduğunu belirtelim. Aynı ismi taşıyan köylerin Türklerin yaşadığı coğrafyada halen var olduğunu hatırlatıp, misâl mahiyetinde bir kaç link verelim:
http://www.sivasliyiz.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=1727

http://www.gagauzturkleri.org/forum/showthread.php?tid=40&pid=279#pid279

***

Yeniden Türkmenbaşı'nın Ruhi Mescidi'ne dönelim... Türkmenbaşı'nın Ruhi Mescidi'nin mimari tarzı fazlasıyla Fas Casablanca'daki Kral Hasan II Camii ile benzeşiyor! "Casablanca nire, Aşkabat nire? Bu iki eserin mimarî uslubu nasıl benzer ola ki?" diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum... Fas ve Türkmenistan’da yapılan iki mescidin mimarî tarzlarının birbirine bu kadar yakın olması tesadüf değil.

.

Türkmenbaşı’nın Ruhi Mescidi de, Casablanca Kral Hasan II Mescidi de aynı firma tarafından, Fransız Bouygues Construction tarafından inşa edilmiş.


Türkmenbaşı dış ilişkilerde belirgin bir politika izlerdi. Uçaklar söz konusu olduğunda Boeing’i, tekstil ve orta ölçekli inşaatlar söz konusu olduğunda Türkleri, lüks araba ve finans işleri olduğunda Almanları, büyük ölçekli inşaatlar söz konusu olduğunda da Fransızları tercih ederdi. Bu nedenle cami inşaatının 1994-95 yıllarında Türkmenistan’da Göktepe Camii’ni de inşa eden Fransız Bouygues Construction tarafından gerçekleştirilmesi sürpriz sayılmamalı.


Bouygues Construction önemli bir Fransız Grubu olan Bouygues’in beş ana şirketinden biri. Grubun diğer şirketleri:

  • Emlak sektöründe faaliyet gösteren Bouygues Immobilier,
  • küresel pazarda otoyol vb kamu inşaatları sahasında faaliyet gösteren Colas,
  • 1991’de satın olarak hakim ortak oldukları Fransa’nın ana medya organizasyonu TF1 (ayrıca Eurosport, LC1 ve TF6 gibi kanallara sahip) ve
  • mobil telefon operatörü Bouygues Telecom.

Grup 1952 senesinde Francis Bouygues tarafından sanayi işleri ve inşaat sektöründe faaliyet göstermek üzere Paris’te kuruldu. 1970’lerde borsaya kote olduktan sonra uluslararası ihalelerde görünmeye başladı.

.

Stade de France, Casablanca Camii gibi dev mütahitlik projelerine imza attı. Şirketi bugün ikinci nesil olarak Martin Bouygues yönetiyor. Bouygues Construction dünya sathında 60 ülkede faaliyet gösteriyor ve son 10 senede özellikle Fransa dışında yaptığı işlerle 3 misli büyüdü. Grup 2005 yılında cirosunu %15 artırarak, 24.1 milyar Avro'ya ulaştı. Grupta toplam 115.000 kişi çalışıyor.

.

Bouygues ele aldığı büyük projeler kadar, bu projeleri alırken sergilediği ahlakî olmayan yöntemlerle de sıkça anılan bir şirket. Türkiye’de yolsuzluk iddiaları sebebiyle defalarca iptal edilen İzmit Körfez Geçişi projesinde (40 km 2*3 otoyol ve 2.3 km asma köprü) perde arkasında Türk Şirketi Vinsan (Ali Haydar Veziroğlu’nun şirketi) ile birlikte Fransız ortağı Bouygues vardı.

.

Bouygues’in karıştığı, yargının hüküm verdiği en büyük yolsuzluk ise Lyon çevre yolu ihalesinde meydana geldi. Grubun sahip olduğu Fransız TV kanalı TF1 Fransa'nın Dış Ticaret Bakanlığı'nı yapan, sonra da Lyon Belediye Başkanı ve milletvekili olan Michel Noir'ı sık sık TF 1 ekranına çıkarıyordu. Bu ilişki sonucu Bouygues, Lyon Çevre Yolu ihalesini kazandı. Üç milyar 700 milyon frank tutması gereken inşaat, 6 milyar franka mal olmuştu. 1995'te Michel Noir, belediye seçimlerini kaybedince, yerine gelen Raymond Barre, kirli çamaşırlar dosyasını açtı. Michel Noir, yargılanıp, kamu kaynaklarını şeffaf bir biçimde kullanmadığı, mukaveleyi imzalarken yeterince muhakeme etmediği gibi gerekçelerle, 18 ay hapse ve 5 yıl siyaset yasağına mahkûm edildi.

.

Bouygues’in TF1'ye sahip olmasının ise tamamiyle Mitterrand'ın marifeti olduğu söyleniyor. Cumhurbaşkanının, TF1'i almak isteyen medya ve elektronik grubu Matra-Hachette'in başkanı Jean-Luc Lagardere'e fazla güvenmediği için Bouygues'i desteklediği iddia ediliyor.

.

Bouygues Construction her yıl ortalama %20 oranında büyüyen Türkmenistan’ın lokomotif sektörü olan inşaatta aslan payını kapıyor. Yani rüşvet yolsuzluğuna bulaştığı kendi ülkesinin yargısı tarafından hükme bağlanan Fransız şirket Türkmenistan'da yoğun faaliyet içerisinde. Türkmenistan'da Ulusal Müze, Fuar ve Ticaret Merkezi, Ticaret Bakanlığı (64 milyon$) , Tarım Bakanlığı (89 milyon$), Milli Savunma Bakanlığı Akademisi (36 milyon$), Güzel Sanatlar Müzesi (40 milyon$), Ulusal Kütüphane, Başkanlık Sarayı’nın önemli bölümleri, Parlemento binası, Prezident Otel, Merkez Bankası ve Türkmen 4 TV kanalı gibi önemli kamu projelerinin inşaatını hep Bouygues gerçekleştirdi.

.

Yine Bouygues'in Kıpçak köyünde yaptığı mescidin inşaatının Türkmenistan’a maliyetinin 87 milyon € (yaklaşık 100 milyon USD) olduğu belirtiliyor.

Mescidin açılışı Türkmenbaşı ve Bouygues’in CEO’su Martin Bouygues tarafından yeşil kurdele kesilerek yapılmış. Türkmenbaşı kurdeleyi kestikten sonra üç kere Türkmenlere “Her şeye kadir olan Allah bu mescidi kabul etti ve onu şimdi sizin eviniz yaptı” mealinde bir hitapta bulunmuş. Açılışta havai fişekler gökleride uçmuş.

Orta Asya’nın en büyük mescidi olan binada aynı anda 10.000 kişi namaz kılabiliyor. Caminin ana girişine sağlı sollu Türkmenistan bayrakları asılı. Mescidin ana giriş kapısının haricinde kemerli girişleri ve çeşmeleri olan 7 girişi daha var.

.

Mescidin 91 metre yüksekliğindeki minareleri Türkmenistan’ın bağımsızlığını ilân ettiği 1991 senesini sembolize ediyor. Minarelerin ve kubbenin tepesi güneş ışığıyla renk değiştiren bir malzeme ile kaplanmış. Hem kubbede hem de minarelerin her birinde birer Türkmen hilâli yer alıyor. Mescidin parlayan kubbesinin üzerinde uçarak, konarak dans eden serçe kuşları boş bir sahaya kurulan mescidin çevresindeki en canlı görüntüyü oluşturuyor.

Ana giriş kapısının önünde “tak”a benzer bir giriş yapılmış. Burada mescidin ismi, “Türkmenbaşı’nın Ruhi Mescidi” yazıyor. Hemen altında “Allanın önü her bir Türkmen bendesine açıktır” yazıyor… Ve altında önemli bir ayrım yapılıyor: “Ruhname mukaddes kitaptır, Kuran Allah’ın kitabıdır”… “Tak”ın kemer kısmının içi iç içe geçmiş sekizgen Türkmen yıldızı figürleri ile süslenmiş.

Ana giriş kapısının önünde beyaz mermer üzerine sarı yaldızlı yazıyla yazılmış “Garaşsız Baki Bitaraf Türkmenistan’ın Devlet Gımmı” yani devlet marşı yer alıyor.

“(…)
Türkmenbaşın kuran büyük binası
Berkarar devletim, ciğerim, canım,
Başların tacı sen, diller senası,
Dünya dursun, sen dur Türkmenistan’ım
(…)”

Binanın merkez kubbesini kare planında yerleştirilmiş 16 sütun taşıyor. Mescidin mermer kaplama duvarları Kuran’dan ve Türkmenbaşı’nın Ruhname’sinden alınan ifadelerle bezenmiş. "Türkmen ilim aman bolsun", "Kalbimdeki heyecan siz" vb ifadeler...

Mescit bizim Türk coğrafyasında görmeye alışık olduğumuz camilere benzemiyor. Türkmenlerin 100 yılı aşan Rus egemenliği döneminde din ile olan bağlantıları oldukça zayıfladığı için, dini pratikleri de bizlerden farklı. Meselâ mescitteki Kuran-ı Kerimler ve Ruhnameler yerde halıların üzerinde tutuluyordu. Hürmetten dolayı kutsal kitabı yüksekte tutma adeti belli ki Türkmenler arasında yok.

Binanın içinin fotoğraflanması "gadagan" yani yasak. Yine de yanda yer alan fotoğraf caminin içi ile ilgili bir fikir verebilir.

Caminin içinde oldukça başarılı bir akustik plan gerçekleştirilmiş. Güçlü bir havalandırma sistem var. Tüm bina yerden ısıtılıyor. Zemin Türkmen halıcıları tarafından sekizden şeklinde dokunmuş 215 metre karelik dev bir halı ile kaplı. Binanın altında 100 otobüs ve 400 arabalık bir otopark mevcut. Biz yine de arabamızı yol üstüne park ederek mescidi gezmeye gittik :) Ne de olsa İstanbullu değil miyiz?

Bina 36 hektarlık bir alana yapılmış. Bu alanın yaklaşık 25 hektarlık kısmı, adeta çöl ortasında bir vaha yaratırcasına, Kopetdağ’ın eteklerinden getirilen özel çiçekler ile İtalya ve İspanya’dan satın alınan dekoratif çiçekler, çalılar ve ekzotik ağaçlarla bezenmiş.

Kıpçak Köyü'nün hemen kuzeyinde başlayan Karakum Çölü'ne inat, mescidin çevresi sular, fıskıyeler ve havuzlar ile süslenmiş.

Mescid şehir dışında, çöle yakın, çorak bir alana kurulu bu yüzden yerler sürekli tozlanıyor. Türkmen kadınları, tozlanan yerleri durmaksız temizliyor. Mescidin hemen yanında Türkmenbaşı’nın aile mezarlığı olarak hazırlattığı alan yer alıyor.

.

.

Türkmenbaşı Aşkabat depreminde ölen annesi ve iki kızkardeşinin mezarlarını buraya taşıtmış. Türbenin çevresindeki işlevsel olmayan sütunların üzeri kartal heykelcikleri ile süslenmiş. Türkmenbaşı işte bu aile mezarlığında iki sene evvel kendisi için hazırlattığı yere defnedildi.


Gelelim hülasaya… Cami güzel mi? İlk cevabımız, yine Bouygues’in Casablanca’da yaptığı cami için söylediğimiz gibi olacak “evet güzel” ama ben Bouyguers’e sipariş edilen bu “Fransız” camiyi yine de Aşkabat Ertuğrul Gazi Camii’ne değişmem…

.

Ne ola ki bu Aşkabat Ertuğrul Gazi Camii derseniz, o ileride keyifle yazacağımız yazılarımızdan birinin konusu olsun…

.

Hürmetler…

Cumartesi, Aralık 30, 2006

Mutlu Seneler, Iyi Bayramlar...

Türkiye burası...
Üç kıtanın ortası...
Yaşanır burada böyle kesişmeler...
Neyse...
Herkese iyi bayramlar ve mutlu seneler...

Perşembe, Aralık 07, 2006

Türkmenistan (3) - Türkmen İsimleri

İsmi olan her şeyin bir de hikâyesi varsa...
Bir de her ismin bir hikâyesi...

Buyrun Türkmenistan'dan, günlük hayattan, erkek ve kız isimleri...

Bu isimlerin hikâyesi, biraz da bizim hikâyemiz gibi...

***

Kız İsimleri:
Jennet (Cennet yani), Çemen, Menli (yani Benli), Gözel, Aygözel, Aybölek, Ayperi, Aylar, Enecan, Enebay, Altın, Gümüş, Tılla (altın demek), Bahtı, Ayna, Gunça, Goher, Yeyli, Mehri, Ceren, Begül, Amangül, Tezegül, Cumagul, Gulnar, Gulşad, Gulelek (Gökkuşağı anlamında), Oğulceren, Sultan, Meral, Şirin, Seher, Sehra, Bahar, Cemal, Leyla, Maysa (Fidan demek)...

Erkek İsimleri:
Aman, Hoşgeldi, Angeldi, Handurdi, Bedirgen, Begenç, Şahgeldi, Kıvanç, Merdan, Murat, Meret, Koçmurat, Mergen, Devlet, Durdi, Ata, Anuş, Oras, Ataş, Bayram, Recep, Seyit, Seyitnur, Muhammed, Omar, Osman, Ali, Yusuf, Ahmet (Son ikisi ikizlere sıkça konan isimlerden), Hıdır, İlyas (Bu ikisi de ikiz ismi), Rüstem, Azim, Yunus, Anna (Cuma günü demek), Meylis, Devran, Yazo...

Cumartesi, Aralık 02, 2006

İstanbul (2), Ayasofya - Hem Papa'dan Önce Hem de Ondan Sonra...

Biri çarşaflı, öteki ise başı açık iki kadın Ayasofya Müzesi'ne girmek için kuyrukta beklemektedir. Kısa saçlı olanın üzerinde dizlerine kadar bir etek, bedenini saran bir bluz ve bir kısa ceket vardır. Çarşaf giyen kadına dönerek, bunun bilet kuyruğu olup olmadığını sorar.

Çarşaflı kadın çok şaşırır, hayretler içinde, "Türkçe biliyor musunuz?" diye sorar.

Sorudan biraz rahatsız olan kısa saçlı kadın, "Evet!" der, "Türk'üm!".

"Aaaa!" der çarşaflı kadın, "Hiç Türk'e benzemiyorsunuz. Ben yabancı sanmıştım sizi."

Öteki kadın cevap verir. "Siz de hiç Türk'e benzemiyorsunuz. Ben de sizi Arap sanmıştım."

Çarşaflı kadın cevap verir: "Elhamdülillah Türk'üz ve müslümanız."

Kısa saçlı kadın, "Biz de öyleyiz" der...

(Kültür Kehanetleri: Yerelliğin Toplumsal İnşası, Yael - Navaro YAŞIN)

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Türkmenistan (2) - Türkmenistan'ın Sembolleri

Şöyle düşünelim... BM toplantıları için katılımcı her ülkenin bayrağının hazırlanması gerekiyor. Bu görevin verildiği üreticinin en çok zorlanacağı, en karmaşık, üzerinde en çok detay olan bayrakların başında Türkmenistan bayrağı gelir desek yanlış olmaz sanırım.
.
Bayrağın yeşil zemini üzerinde belirgin bir hilâl ve beş beyaz yıldız yer alıyor. Yeşil zemin İslâmiyetin sembolü.

Beş yıldız, Türkmenistan'ın beş eyaletini sembolize ediyor: Ahal, Balkan, Daşoguz, Lebap ve Mary (Merv).

Yıldızların köşeleri, maddenin beş halini sembolize ediyormuş: Katı, sıvı, gaz, kristal ve plazma.

Bayrağın solundaki dikey çizginin içinde dünyaca ünlü Türkmen halılara ait beş ana desen yer alıyor. Her bir desen simetrik bir madalyon şeklinde. Bayraktaki her bir desen bir Türkmen "taypa"sına ait ve Türkmenlerin göçmen olarak yaşadığı dönemlerden gelen millî kimliklerini yansıtıyor.

Türkmenistan'ın tarafsızlğını 12 Aralık 1995 yılında ilân etmesi ve bu tarafsızlık ilânının BM tarafından tanınması üzerine, bu kararı ölümsüzleştirmek amacıyla desenlerinin altına BM amblemindekine benzer bir zeytin dalı yerleştirilmiş.

Türkmenistan bayrağındaki sembollerin önemli bir kısmının yandaki "Türkmenistan Devlet Tuğrası"nda da tekrar ettiğini görüyoruz.

Türkmen hilâli ve beş yıldız,
Türkmen halısı motifleri,
Yeşil zemin...

ve bayraktan farklı olarak:
Sekiz köşeli Türkmen yıldızının içinde

İki buğday başağı,
Ahal Teke Türkmen atı,
ve
7 adet beyaz pamuk kozası var...

Türkmenistan hükûmeti ülkenin önemli sembollerinden Ahal Teke türü Türkmen atı ve Türkmen halılarının yurtdışına çıkarılmasına izin vermiyor.

Seccade büyüklüğünde bir halı parçasını özel izinlerle yurtdışına çıkarabiliyorsunuz. Başkent Aşkabat'ta halı satan dükkanlar olduğu gibi şehrin10 km kadar kuzeyinde, çöl kıyısında kurulan Çöl Pazarı'nda da satılan Türkmen halılarını görebilirsiniz. Fotoğrafta Çöl Pazarı'nda sergi halinde satılan halıların ortasında 3 yılını Aşkabat'ta geçiren, kendisi de bir nevî Türkmenistan sembolü haline gelen dostumuz Alper Altındağ'la beraberiz...
Türkmenlerin bir diğer önemli sembolü olan, soyu 3.000 sene öncesine dayandırılan meşhur Ahal-Teke atlarının yurtdışına çıkarılması ise kesinlikle yasak. Ahal-Tekeler uzun yıllar göçebe olarak yaşayan Türkmenlerin yâri ve yoldaşı olmuş. Soyları Çin kaynaklarının "kan terleyen atlar" olarak tanımladığı Türk atlarına dayanıyor.
.
Türkmenler ata "bedew"diyor. (Merak ettim acaba şu bizim bahtız bedevî ile ortak kökten mi geliyor Türkmenlerin "bedew"leri? - Kulakların çınlasın Ahmet Kalkan!!!)

Beyik Saparmurad Türkmenbaşı Ruhnama'sında Türkmen atı ile ilgili şöyle bir bölüm var:

"Görogly" eposynda Balybegiň weziri soltanyna: "Soltanym, türkmeni gul etjek bolsaňyz, şuňa düşüniň, ony, öňi bilen, bedew atyndan düşüriň" diýýändir.

Duşman ahyry oňa düşündi.

Geçen asyryň aýagynda türkmeni bedew atyndan düşürdiler...


Türkiye Türkçesi'ne çevirirsek:

“Köroğlu” destanında Bolu Beyi'nin veziri, sultanına: “Sultanım, Türkmen’i köle etmek istiyorsanız, şunu bilin ki, onu ilk önce atından edin” der.

Düşman sonunda bunu anladı.
Geçen yüzyılın sonunda Türkmeni atından indirdiler...
.
Türkmenistan üzerinden indiği Türkmen atına yeniden biniyor... Üstelik ne bayrağında ne de devlet tuğrasında sembolünü görmediğimiz iki değerle yükseliyor: Doğalgaz ve petrolle...
.
Bu konu gelecek Türkmenistan yazılarımızdan birinin konusu olsun...

Perşembe, Kasım 23, 2006

Türkmenistan (1) - Girizgâh

En son 2002'nin Ekim ayında gittiğim Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'a geçen hafta yeniden gitmek kısmet oldu. Geçen dört sene zarfında ülkenin trendinin değişmediğini ama değişim / kalkınma ivmesinin giderek arttığını gözlemledim... İzlenimlerimin bir kısmını bu yazıda bulabilirsiniz... Önce ülkeye dair genel bilgileri vererek başlayalım...

Türkmenistan Orta Asya'da SSCB'den ayrılan 5 Türkî cumhuriyetten biri. 4 komşusu var: Kuzeyde Kazakistan ve Özbekistan, güneyde İran ve güneydoğuda Afganistan. Batısında petrol yataklarıyla dolu Hazar Denizi yer alıyor (Bu arada Hazar Denizi sınırlarının ihtilâflı olduğunu not edelim). Üç kelime; İran, Afganistan ve petrol Türkmenistan'ın jeopolitik öneminin altını çizmek için yeter sanırım. Buna bir de ülkedeki zengin ve bâkir doğalgaz rezervlerini ekleyelim...

Araya iki küçük not iliştirelim:
(1) Türkmenistan post-Sovyet cumhuriyetleri arasında Rusya'ya borcu olmayan tek ülke
(2) Orta Asya bölgesi, OrtaDoğu ve Rusya'dan sonra dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip

Ülke 480.000 km2'lik bir alan üzerine kurulu. Yaklaşık İspanya büyüklüğünde. Türkmenistan'a çok büyük bir çöl veya yarı çöl diyebiliriz rahatça. Orta bölgesi (yaklaşık %90'ı) neredeyse tamamen Karakum Çölü ile kaplı. Verimli bölgeler sadece İran sınırındaki Kopek Dağı etekleri (başkent Aşkabat'ın kurulu olduğu alan) ile Amuderya, Murgap ve Tadcan Irmaklarının yarattığı vahalardan ibaret. 1950'li yıllardan sonra modern sulama yöntemleriyle, Aral Gölü'nün kuruması pahasına ülkenin batısında, eskiden bozkır olan geniş topraklar tarıma kazandırılmış. Türkmen sanayisi için büyük önemi olan pamuk tarımı daha çok bu alanda yapılıyor.

Devlet başkanı (Prezident) Türkmenbaşı ülke iklimini değiştirmek için projeler hazırlatıyor. Gelecek yıl çöl ortasında yeni bir sunî gölün açılışı yapılacak. Bu göllerin etrafında vahalar yaratılmaya çalışılıyor. Bozkır arazisi ağaçlarla süsleniyor. 14 yılda dikilen ağaç sayısının 70 milyon olduğu söyleniyor. Şirketler birer şirket ormanı kurmak zorunda. Ormanlar şirketin büyüklüğüne göre 300 - 400 dönüm büyüklüğüne kadar çıkabiliyor. Kuruyan ağaçların yerine yenilerini dikmek ve ormanın bakımını sağlamak o ormanı kuran şirketin sorumluluğu. Evlenenler resmî işlemlerini tamamlayabilmek için yine ağaç dikmek zorunda.

Ülke nüfusunun yaklaşık %90'ı Türkmen. Özbekler, Kazaklar, Ermeniler ve sayıları giderek azalan Ruslar nüfusun geri kalanını oluşturuyor. Günümüzde İran'ın kuzeyinde, Afganistan ve Özbekistan'da da Türkmenler yaşıyor.

Ülke 5 eyalete (Türkmenlerin ifadesiyle "wilayet"e) bölünmüş (Türkmence'de "v" harfi yok, onun yerine "w" kullanılıyor):

(1) Mary (Tarihî Merv)
(2) Lebap
(3) Daşoguz
(4) Ahal
(5) Balkan

Her eyaletin yönetimi ayrı. Dasoguz'da oturan bir Türkmen Balkan vilayetinde oturma izni almadan, Balkan'da herhangi bir işte çalışamıyor. (Aman Allah'ım yoksa bu İstanbul'u kurtaracak model mi?!)

Türkmenler kendi içinde 5 ana "taypa"ya (taypa: grup, aşiret) ayrılıyor:

(1) Tekeler: Türkmenistan'ın en büyük boyu. President Tekelerden. Askerler daha ziyade tekelerden seçiliyor. 1879'da Türkmenlerin Göktepe'de Ruslara karşı kazandığı tarihî zaferde Tekelerin önemli bir rol oynadığı söyleniyor. Tekeler Oğuzun 24 boyundan biri olarak, Üçokların Dağhan kolundandır.
(2) Yomutlar: Daha çok Balkan vilayetinde yaşarlar. Tekeler gibi Üçokların Dağhan kolundan gelirler.
(3) Alililer: Mahtumkulu gibi büyük halk ozanının çıktığı boydur. Bu taypa Şiiliğin etkisinde kalmıştır.
(4) Nohurlar: Büyük İskender'in Türkmenistan'da kalan askerlerinin soyundan geldikleri iddia edilir. Dağlarda yaşayanları çoktur. Ermeniler gibi ticarete yatkın olurdukları söylenir.
(5) Yazırlar: Oğuz'un 24 boyundan biri, Bozokların Ayhan kolundan. Sayıları diğer taypalara göre daha azdır.

Etnik taypaların haricinde bir de dinî taypaların var olduğu söyleniyor:

(1) Mahtumlar
(2) Şıhlar
(3) Hocalar

2005 yılında bağımsız kaynaklar tarafından Türkmenistan nüfusunun 4.9 milyon olduğu söyleniyordu. Türkmenistan İstatistik Enstitüsü Mart 2006'da nüfusun 6.7 milyon olduğunu açıkladı.

2003 senesinde Türkmenistan’da yaşayan çifte vatandaşlık hakkına sahip yaklaşık 100.000 Rus'un Türkmen vatandaşlığını seçmeleri, aksi takdirde kendilerine bir yabancı gibi pasaport verileceği bildirilmiş. Bunun üzerine çok sayıda Rus ülkeden ayrılmış.

Türkmenler Türkmence konuşuyor. Devletin resmî dili de Türkmence... Türkmence başlangıçta bize anlaşılması imkansız ve farklı bir dil gibi gelse de, Azerîce ve Anadolu Türkçesine oldukça yakın. Kulak alışınca, aradan bazı kelimeleri seçebilmeye başlıyorsunuz. Bilhassa Anadolu'da bazı köylerde karşılaştığımız Türkçe'ye yakın olduğu farkediliyor. Türkmence bir başka yazımıza konu olacak diyelim ve bu faslı geçelim...

Türkmenler 11. asırdan sonra batıya göç eden müslüman Oğuz boyları (bunlar biz oluyoruz) ile aynı soydan geliyor. Rusya 1884'te Türkmenistan topraklarını ilhak etmiş. 1906'dan itibaren bölgeye Rus göçmenler yerleştirmeye başlamış ve Türkmenistan 1924'te SSCB'ne bağlı bir cumhuriyet haline gelmiş. Sovyet yönetimine karşı 1930'lara kadar sert yerel direniş devam etmiş, bu arada Ruslar, kültürel ve dinî liderleri teker teker tutuklamış.

60 yıllık demirperde döneminde Türkmenistan'a hemen hemen hiç bir yatırım yapılmamış. Sadece Türkmen doğalgazını diğer cumhuriyetlere taşıyacak olan boru hatları döşenmiş ve başkent Aşkabat'ta fotoğraftaki un fabrikası inşa edilmiş. Bu köhne fabrika uzun süredir faal değil.

Türkmenistan 1991 senesinde SSCB'den ayrılarak, bağımsızlığını ilan etmiş, Türkmenlerin deyişiyle "Garaşsız" olmuş. Yani bağımsızlığını kazanmış, "garışanı" yok.

Devlet yapısı siyasal bakımdan SSCB dönemini andırıyor. Ülkede tek parti var. Şimdiki Prezident Saparmurat Türkmenbaşı eski SSCB Komünist Partisi'nin birinci sekreteriymiş.

"Garaşsız Türkmenistan" öte yandan "Bitarap". Yani İsviçre gibi, herhangi bir pakta bağlı olmayacağını, taraf olmayacağını açıklamış. BM 12 Aralık 1995'te Türkmenistan'ın tarafsızlığı statüsünü onaylamış.
Türkmenistan sahip olduğu zengin enerji kaynakları sebebiyle, Rusya, ABD, Çin ve Türkiye, İran gibi diğer bölgesel aktörler arasında bir rekabet alanı (Bu konu ayrı bir yazıda ele alınmaya değer). Türkmenistan bu kurtlar sofrasında "tarafsızlık" stratejisi uygulayarak var olmaya çalışıyor.

Silah bulundurmak yasak. "Türkmen Silahlı Kuvvetleri" bile silah taşımıyor. Orta Asya bölgesinde idam cezasını ilk kaldıran ülke Türkmenistan. Ülkede bir kaç yıldır Kadir Gecesi'nde genel af ilân ediliyor. Bu aftan sadece vatan hainleri, halk düşmanları, katiller, suç dosyası kabarık olanlar, aynı suçtan birçok defa hüküm giyenler ve yolsuzluk yapan mahkûmlar yararlanamıyor.

Asker ve polisler silah taşımamalarına karşın toplumsal hayatla içiçe yaşıyorlar. Hemen her sokakta görev yapan bir polis görmek mümkün. Özellikle akşamdan sonra iyice tenhalaşan sokaklarda devriye gezen polislerden başka kimseyi görmediğinizde kendinizi tuhaf hissedebilirsiniz.

Aşkabat'ta, tıpkı dört yıl öncesindeki gibi inanılmaz bir imar hareketi devam ediyor. Doğalgaz ve kısmen petrolden elde edilen gelir, imar, eğitim ve kalkınmaya aktarılıyor. Tüm ülke bir şantiye görünümünde. Muazzam genişlikte yollar, enerji santralleri, devlet binaları, apartmanlar, alışveriş merkezleri, müzeler, anıtlar, heykeller, spor ve eğlence tesisleri, okullar büyük bir hızla devlet tarafından yaptırılıyor. Eski binaları yenileme ile zaman kaybetmiyor, yıkıp yerine yenisini yapıyorlar. Şehir kendine has bir tarzda yeniden inşa ediliyor. Bina cephelerinde beyaz mermer kullanımı çok yaygın.

GSMH ve kişi başına düşen millî gelir yılda ortalama %20'ler seviyesinde artıyor. Buna paralel olarak asgarî ücret geçen sene bir seferde %34 artırılmış. Şu anda asgarî ücret 1.500.000 manat/ay. Bu da serbest piyasada yaklaşık 63 USD ediyor.

Türkmenistan devlet başkanı Büyük Saparmurat Türkmenbaşı'nın uygulamaları ile ilgili Türk basınında zaman zaman eleştirel haberlere rastlıyoruz. Ama Türkmenistan'daki uygulamaları değerlendirirken, ülkenin içinde bulunduğu şartları ve ülkeye olan küresel rağbeti ve ilgiyi gözardı etmemek gerekiyor. Hafızamıza başvurursak, ülkenin durumunun 1920 ve 30'ların Türkiyesi ile çokça benzeştiğini görürüz.

Tıpkı o yılların genç Türkiye Cumhuriyeti gibi, lider inisiyatifi ile gelişen bir ülke. Dış gezi yapmayan bir lider. Tek partili devlet yönetimi. "Ömürlık Prezident". Gelenekler ve modernleşme arasında bir denge arayışı (örneğin erkeklerin saç sakal uzatmasını yasaklanmasıyla, bizim kıyafet devrimlerimiz arasında benzerlik olmadığını kim iddia edebilir?). Kril alfabesinin terkedilip, Latin alfebesinin kullanılmaya başlanması. Ülke kaynaklarının en verimli şekilde kullanılmasını sağlama ve halkın yaşam standardını artırma çabaları. Müthiş bir kalkınma hamlesi (dünyanın en hızlı kalkınan ülkesi; sanki demir ağlarla ördük ana yurdu en baştaan).

Liderin yayınladığı halkı bilinçlendirmeyi, bir ülkü etraafında birleştirmeyi amaçlayan bir eser (içeriğine bakınca "Nutuk" ile o kadar benzeşiyor ki). Liderin etrafında oluşan bir kült: Ülkenin her yanını kaplayan heykel, fotoğraf ve vecizeler. Paraların üzerinde yer alan lider resimleri. Lidere 2002 yılında yapılan suikast girişimi (İzmir suikasti gibi).

Çok önemsenen millî bayramlar. Marşlar (10 yıldaaa 15 milyon geeenç yarattık en baştan). Ülkenin 15. kuruluş yılına dair coşkulu kutlamalar (75. yıl çılgınlığımızı hatırladınız mı?). Ülkede kamu - sivil binalarda, anıtlarda, fabrikalarda asılı Türkmen bayrakları (son zamanlarda Türkiye'de sayıları iyice artan anıt-bayrakları düşünün)...

Aşkabat'ta sıkça karşılaştığımız "Baki Türkmenistan" sloganı "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidâr olacaktır" ile benzer değil mi?

Medya doğal olarak kontrol altında. Rejim, muhalefete ve muhalefetin dış güçlerle işbirliğine izin vermeyen bir yapıda ve yaşanan kuruluş dönemi sancıları...

Bunları düşünerek Türkmenistan rejimini eleştirenlerin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarını ve yaşanılan uluslaşma sürecini hatırlamalarını tavsiye ederim...

Büyük Saparmurat Türkmenbaşı ülkesine "Ruh" vermek, ülkesinin önüne hedefler koymak için çalışıyor. Halkına gelecekle ilgili ümit dolu mesajlar vermek istiyor. Bunun için ‘Altın Asır’ kavramını geliştirmiş. Şehrin bir çok yerinde Türkmenbaşı’na ait “21. Asır Türkmenlerin Altın Asrı olacaktır” sözü yazılı. Karşılaştığım resmî binalardan birinin adı, bir çarşının adı, bir caddenin adı Altın Asır'dı.

Şehrin her yerinde Türkmenbaşı'nın fotoğraflarını, sözlerini, heykellerini görmek mümkün. Türkmenbaşı Aşkabat’ta bir obada (köyde) doğmuş. Ecesi (annesi) Gurban Sultan. Şehrin bir çok yerinde Gurban Sultan’a da isim, resim ve hatta ay adı olarak olarak rastlamak mümkün.

Eski adıyla Saparmurat Niyazov’a halk tarafından Türkmenbaşı soyismi verilmiş (Bu da size aşina gelecektir).

Şehrin muhtelif yerlerinde okuduğum yazıların bir kısmı şöyle:

  • Halk Vatan Beyik (Büyük) Türkmenbaşı
  • 21. asır Türkmenler’in altın asrı olacaktır
  • Türkmenbaşım başın dik bolsun (olsun)
  • Ruhnameye uymak Türkmenbaşa uymaktır
  • Türkmen gahramanı Saparmurat Niyazov
  • Garaşsız bitaraf Türkmenistan
  • Serdar garaşsızlık Türkmenin bağtı (andı, anlaşması)

Türkmenbaşı kendisinin de iştirak ettiği bir komisyona Ruhnama adında bir eser yazdırmış. Eser Türkmenlerin gelenek göreneklerini ve dinî yapısını anlatıyor. Ruhnama Türkmen Halk Maslahatı üyeleri tarafından kabul edilerek, Kuran-ı Kerim'den sonra en mukaddes kitap ünvanına layık görülmüş.

Eserin ilk cildi "Türkmen, Türkmenin Yolu, Türkmen Millet, Türkmenin Devleti ve Türkmenin Ruh Dünyası" bölümlerinden oluşuyor. 2004'te çıkan Ruhnama'nın ikinci kitabı da "Garındaşlık Adeti, Vatancılık Ruhu, Ömrün Manası, Oku Bil Öğren!" gibi didaktik metinlerden oluşuyor.

Eser Türkmeni Türk-iman, iman eden Türk, olarak tanımlıyor. Türkmenlerin Hz.Nuh'un soyundan geldiği belirtiliyor. Oğuz Han'ın peygamber olduğu ifade ediliyor.

Ruhnama okularda okutuluyor, sınavlarda soruluyor, oyun haline getiriliyor, piyes şeklinde sergileniyor. Ruhnama’dan “mübarek Ruhnama” diye söz ediliyor. Ruhanama'dan şiirler ezberleniyor, şiirler türkü olup söyleniyor. TV’de Ruhnama programları düzenleniyor. Böylece Türkmenler Ruhnama ile 21. yüzyılın gençlerini yetiştirmeye çalışıyorlar...

Türkmenistan'da büyük caddelere (bulvarlara) şayoli (şahyolu) deniliyor. Bir kaç şayoli ismi:

  • Türkmen Gahramanı Sapar Murat Niyazov Şayoli
  • Altın Asır Şayoli
  • Magtymgaly Şayoli (Magtymguly 18. yy sonunda yaşamış ünlü Türkmen şairi)
  • Büyük Saparmurat Türkmenbaşı Şayoli

Eğitime tıpkı SSCB dönemindeki gibi çok önem veriliyor. Okur yazar oranı %100. Halkın yaklaşık %50'si Rusça'yı en az Türkmence kadar iyi konuşuyor. Hatta Rusça biraz "yüksek dil" muamelesi görüyor... Fas'ta Fransızca konuşmak gibi... Eğitim 9. sınıfa kadar mecburî. 9 yıllık eğitim sonrasında üniversiteye devam edebilmek için öğrencilerin 2 yıl çalışması gerekiyor. Bu ilginç ve örnek alınabilecek bir uygulama.

SSCB döneminden kalma bir alışkanlıkla çalışma hayatında sendikalar etkin. Her çalışan bir sendikaya üye.

Türkmenbaşı Mercedes S600’e biniyor ve arabasını kendi kulanıyormuş. 4 sene evvel halkın %85’inde “ciguli” denilen Rus Lada’ları vardı. Bu sefer Cigulilerin yerini daha modern otomobillere bıraktığını gördük. Fotoğrafta gördüğünüz Cigulilerin sıfırının fiyatı 7.000 USD.

Bu arada ülkeye araba giriş çıkışı serbest. Otomobil ithalatına karşı uygulanan yüksek vergi duvarları yok. Çünkü Türkmenistan’da kollanması ve korunması gereken bir Tofaş Fiat veya Oyak Renault yok. Dileyen dilediği arabayı gümrükten vergisiz sokabiliyor. Toyota, Ford, Renault'un 7 yaşını doldurmuş modellerini 3.000 - 10.000 USD arasında fiyatlara satın almak mümkün. 20.000 $'a iyi bir "jeep" alınabiliyoır.

Bu arada 65 litre benzinin 20,000 manata yani 1 $’a satıldığını belirteyim de hep beraber çıldıralım.

Manat demişken, ülkede iki ayrı döviz kuru var. Resmî kurda 1 USD = 5.200 manat. Serbest piyasada ise 1 USD = 23.700 manat seviyelerinde. Tedavüldeki en büyük para 10.000 manat olduğu için, 100 Amerikan doları bozdurduğunuzda elinize geçen 2.370.000 manat için en iyimser ihtimalle 237 banknotu alıp, cüzdanınıza değil, çantanıza koyuyorsunuz...

Bir somun ekmek 500 manat. Yani 2.5 cent = 4 yeni kuruş.

Şehir içinde ulaşım troleybüslerle sağlanıyor. Bazı otobüs hatları bedava. Şehirlerde taksi yok. Bir yere taksi ile gitmek istediğinizde, kaldırımdan yola doğru yanaşıp, yoldan geçen arabalara doğru elinizi kaldırıyorsunuz. Arabalar eğer dolu değillerse duruyor ve sizi istediğiniz yere götürüyorlar. Bunun için de sizden en çok 1-2 $ alıyorlar. Fakat otelden gece havaalanına gitmek pazarlığınıza bağlı olarak 5 – 10 $ arasında değişiyor.

Trafikte hız limiti bir çok yerde 50 km/saat ve polisler yollarda radarla sürekli kontrol yapıyorlar. Türkiye'de araba kullanmaya alışan birinin Türkmenistan'da araba kullanabilmesi çok zor. Yol kenarındaki çalıların arkasından elinde seyyar radarlarla fırlayıp size ceza kesmek isteyecek bir polisle her ana karşılaşima ihtimaliniz var.

Ülke giderek zenginleşiyor. Doğalgaz, elektrik, telefon hizmetleri ve kutsal sayılan tuz devlet tarafından ücretsiz olarak veriliyor. Sağlık hizmetleri düşük gelir gruplarına bedava. Devlet evi olmayana ev veriyor. Gaz Bakanlığı, Tekstil Bakanlığı gibi bakanlıklar çok ucuz ve çok uzun kredilerle çalışanlarını ev sahibi yapıyorlar.

Ülkede yurt içi telefon görüşmeleri bedava ama Yurtdışı görüşmeler ateş pahası. Türkmenistan'da Turkcell, Telsim veya Avea ile Türkiye'den bir cep telefonunuzu aramanın maliyeti 70 kontur/dakika. Türkiye'den cep telefonunuz aranırsa bunun maliyeti 26 kontur/dakika. Türkmenistan'daki sabit bir hattan Türkiye'yi aramak ise 4 $ /dakika.

Ülkeye girmek için uzun prosedürlerin tamamlanmasını beklemek gerekiyor. Vize için resmi makamlardan alınması gereken davetiye yaklaşık 45 günde alınabiliyor. Davetiye istekleri bir komisyon tarafından ele alınıyor. Komisyonda milli güvenlikten, ticaretten ve diğer organizasyonlardan katılımcılar oluyor. Uzun süren bir tatkikatın ardından davetiye başvurusu değerlendiriliyor. Davetiye bedeli yaklaşık 200 USD, kapıda alınan vize 95 USD, ayrıca ülkeden çıkarken 25 USD "güle güle" harcı yatırılıyor.

Çifte vatandaşlığa izin verilmiyor. Mesela bir Türkmenle evlenen Türkün, Türkmen vatandaşı olabilmesi için TC vatandaşlığından çıkması gerekiyor. Buna rağmen vatandaşlık için son onayı Prezident veriyor. Çalışma izni de kolay alınamıyor.

Ülkede kredi kartı yaygın değil. Sadece bazı otellerde kredi kartı kullanılıyor. Onlar da slip çekerek kartınızla işlem yapıyorlar. POS makinası yok.

Sokaklarda "çilim çekmek gadagan". Yani sigara içmek yasak. En favori sigaralar Esse ve Pine. Parliment 30.000 manattan satılıyor. Yaklaşık 1.5 $.

Zıraat Bankası ve Halk Bankası’nın Aşkabat’ta şubeleri var ancak Türkiye'ye para transferleri 2-3 günü buluyormuş.

Şehrin en iyi oteli yeni açılan President Hotel. Bizim kaldığımız şehir merkezindeki Grand Türkmen Hotel'i 4 yıl evvel Sheraton işletiyordu. Şimdi Türkmen bir işadamı almış. Diğer oteller Ak Altın, Mizan. Sheraton Grand Türkmen’i bir süre "Kumarhâneler Kralı" Ömer Lütfü TOPAL işletmiş. Topal'ın Emperyal Casino’su otelin alt katındaymış.

Ülkenin ilk ve en büyük alışveriş merkezini Yimpaş kurmuş. Aşkabat Yimpaş Türk ve İranlılar'ın ortak yatırımı. Binanın girişinde Türk, Türkmen ve İran bayrakları dalgalanıyor.

Binanın önünde "Söwda Merkezi" yazıyor. Söwda Merkezi, "Ticaret Merkezi" anlamına geliyor. Modern ve oldukça popüler bir mekan. Yimpaş'ta da kredi kartı geçmiyor.

Aşkabat'taki alışveriş merkezinin zor günler geçiren Yimpaş'ın prestijli ve en verimli yatırımlarından biri olduğu söyleniyor.

***

Şimdilik Türkmenistan izlenimlerimizi burada keselim... Ve son söz olarak bir hususu da belirtelim... Burada yazdıklarım, gözlemlerim ve duyduklarımdan oluşuyor. Türkmenistan üzerine çok fazla spekülasyon yapılan bir ülke olduğu için, sağ gözümün gördüğünün teyidini sol gözümden, duyduklarımın teyidiniyse mutlaka bir başka kaynaktan almaya çalıştım.

Kalın sağlıcakla...

Pazar, Kasım 19, 2006

Amasya (1) - Neden Gittik?

Amasya'yı bilmeden elmasını tanıdık evvela... Amasya elması... Gül renkli, sert, küçük, sulu, lezzetli, rayihâlı...

İnkılâp Tarihi dersleri... Amasya Tamimi... "Milletin istikbâlini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır" düstûru...

Okul yıllarının yadigârı Özgür Özdemir... İyi dost... Tom Braks :)) Uzun yıllar boyunca tanıdığım bildiğim yegâne Amasyalı...

Osmanlı Tarihinin kuruluş ve klasik dönemlerini her okuduğumda karşıma çıkan bir "Şehzâdeler Şehri" tamlaması...

Son iki yılda tanıştığım Amasyalı iki genç... İki şehzâde...

Giderek artan bir merak: Neden bu kadar çok sayıda şehzâde eğitimlerini tamamlamaları için Amasya'ya gönderilmiş ve neden tanıdığım Amasya'lılar şehzâde-meşrep?

Budur Trabzon - İstanbul karayolunda âheste âheste giderken yolumuzu 50 km uzatıp, Amasya'yı ziyaret etmemize sebep...

Pazar, Kasım 12, 2006

İstanbul (1) - Karşımızda Kız Kulesi

12 Kasım 2006, Pazar
Saat 07:15

Hafta içi sabahları saat 07:00'yi biraz geçe evden çıkıyorum. Geçen haftaki yağmurların bitişinden beri, cam gibi berrâk, güneşli, serin sabahları oluyor İstanbul'un...

Bu sabah aynı saatlerde bu kez iş çantamla değil, fotoğraf makinamla çıktım evden... Yarım saatlik bir Üsküdar turu, güne iyi başlamama yetti...

Güneşin ilk ışıklarının sararttığı Kız Kulesi, Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı Sarayı'nı fona almış, nazlı nazlı poz veriyordu...

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Saraybosna (7) - "Bilge Kral" Alija İzzetbegoviç

Bu sabah http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/4783333.stm adresinde okuduğum bir haberle altüst oldum. Haberin özeti şöyle:

"Bosnalı Müslümanların çoğu için savaş yıllarının kahramanı olan Alija İzzetbegoviç'in 'in Saraybosna'daki mezarı bir patlama sonucu tahrip oldu.

"Polis Bosna'nın başkentinde Kovaci (Martyrs) Mezarlığında bulunan kubbeli anıt mezardaki patlamanın Cuma günü yerel saatle 03:00'de gerçekleştiğini bildirdi.

Ekim 2003'te 78 yaşında vefat eden Izzetbegoviç, 1992 senesinde Bosna'nın bağımsızlığına liderlik ettiği için Bosnalı Sırpların öfkesini çekmişti. İzzetbegoviç ülkesinin 1992 - 95 seneleri arasında Sırp ve Hırvat milliyetçilerine karşı verdiği savaşa liderlik etmişti.

Bosna Hlak Radyosu, patlamanın mermer mezartaşlarını tahrip ettiğini, bununla beraber kubbenin ayakta kaldığını belirtti.

Polis mezarlığı mühürleyerek, konu ile ilgili büyük bir inceleme başlattı. Bosna Savaşında yaklaşık 110.000 insan ölmüş ve 2 milyondan fazla insan evlerini terketmek zorunda kalmıştı."

***

Dünyamızda bizi çok yakından ilgilendiren gelişmeler var. Malûm Afrika'da bir kelebek kanat çırptığında, Hindistan'daki kaplanın bundan etkilendiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu minicik dünyamızda, sınırlarımızın hemen ötesinde, Lübnan'da, bir ayı aşkın bir süredir sabi sübyan, kadın erkek siviller acımasızca atılan bombalar altında can veriyor.

Hatırlarsınız önce Lübnan Başbakanı Refik Hariri öldürüldü. Arkasından Batı medyasının "Sedir devrimi" adını uygun gördüğü yoğun protesto hareketi başladı. Protestolar üzerine, vakti zamanında Lübnan tarafından ülkeye davet edilmiş olan Suriye askerleri yoğun diplomatik baskılar sonucunda ülke dışına çıkarıldı. Lübnan hükûmeti devrildi. Oysa Güney Lübnan'da önemli miktarda ülke toprağı İsrail işgali altındaydı. Olsundu... Suriye birlikleri gitmiş, hükûmet devrilmişti. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan haklarından sorumlu müsteşarı Paula Dobriansky, "Gürcistan’da gül, Ukrayna’da turuncu, Irak’ta mor devrimden sonra simdi de Lübnan’da ‘sedir devrimi’ için halkın gücünü bir araya getirdiğini" söylemişti. Operasyonun ilk aşaması tamamlanmıştı.

Sonra İsrail, Hizbullah tarafından kaçırılan iki askerini bahane ederek kuzeyinde Suriye kuvvetlerinden arındırılmış cepheyi temizleme harekatına girişti. Bunu sivil hedefleri (trafo, deniz feneri, köprü, yol, baraj, petrol tankeri vb) vurarak, günlük hayatı felç ederek, tüm Lübnan'ı terörize eden bir yıldırma harekatına dönüştürdü. Bugünlerde ABD ve Fransa'nın üzerinde çalıştığı barış planı ise, İsrail'in isteklerinin Lübnan'a ve dünyanın geri kalanına dayatılmasından başka bir şey değil. Bu planın, Batı destekli Sedir Devrimi ile yenilenen ordusuz Lübnan yönetimi tarafından kabul edilmesi sürpriz olmayacak.

***

Adeta kendisini ısıran sivrisineği tüfekle vurmaya çalışırken etraftaki insanları öldüren adamın fıkrasına benziyor Lübnan'daki durum. Ve hem yaşanan trajedinin boyutları hem de saldırganın vahşeti bana, 1992-95 yılları arasında, yine dünyanın gözü önünde gerçekleşen ve dünyanın yine bugünkü gibi kayıtsız kaldığı bir başka toplu cinayet ve yıldırma harekatını, Bosna Katliamını hatırlatıyor. Yine silahsız ve savunmasız bir halk, yine hindiler gibi guruldayarak saldırganın operasyonunu tamamlamasını bekleyen Batı dünyası, yine altyapısı yerle bir olan, insanları evsiz kalan bir ülke... Yine babasız kalan çocuklar, kolu bacağı kopan insanlar, evlâdının cesedi kucağında çıldıran acîz babalar...

ve Nihat Genç'in "Doğu" tanımı: "Doğu; bombaların atıldığı yer!"

Dün mezarı bombalanan Aliya İzzetbegoviç, bugün Lübnan'ın maruz kaldığı şiddetin daha vahşîsine, Avrupa'nın göbeğinde maruz kalan Boşnakların "Bilge Kralı'dır . Neden "Bilge Kral"dır İzzetbegoviç ve neden mezarı bile bugün saldırılara maruz kalmaktadır? Bu sorunun cevabı oldukça önemlidir. Aliya, kuşatma ve katliam altında bile ahlâklı olmayı önemseyen, hatta Nihat Genç'in ifadesiyle "ahlâka, özgürlükten bile fazla önem veren" bir bilgeydi.

İzzetbegoviç'in neden "Bilge Kral" diye anıldığı sorusunun cevabını bulursak, onun mezarına yapılan saldırının nedenlerini daha kolay anlayabiliriz.

Klasik Yayınlar'dan çıkan, Konuşmalar isimli kitapta, Aliya İzzetbegoviç'in değişik tarihlerde, çoğu kuşatma altındaki Saraybosna'da, savaş psikolojisi altında yaptığı konuşmalar yer alıyor. Malûm insan karakteri baskı altındayken daha rahat çözümlenir. Aynı önerme medeniyetler için de geçerlidir. Dün Bosna'da, Çeçenistan'da, Irak'ta, bugün Lübnan'da Batı Medeniyetinin karakteri kolayca çözümlenebiliyor. Buyrun, 1992 - 1995 yılları arasında saldırılar tüm şiddetiyle sürerken, Boşnaklar kuşatma altında soykırıma tabii tutulurken, Boşnakların lideri Aliya İzzebegoviç'in ortaya koyduğu tavrı kendisinden dinleyelim. Bu bizi sorumuzun cevabına kendiliğinden götürecektir:

"Saraybosna ruletimizi oynuyoruz. Kimimiz su ve ekmek aramak, kimimiz işe gitmek için dışarı çıkıyoruz ve savaş muhabirleri, barışın gelmesini bekleyerek otellerinde oturuyor (...) Avrupa kökenli halklar, savunmasız insanları öldürdüler, camileri ve köprüleri tahrip ettiler. Biz bunu yapmadık. Bu nedenle yurtdışına gittiğimde büyük bir gurur duyuyorum (...) Bizler özgürlük için mücadele veren, kimseden nefret etmeyen bir halkız (...)"

Komuta Merkezindeki Ahlak Yönetim Semineri, Saraybosna, Dom Ijiljana, 9 Aralık 1993

***

"Aldığımız en kötü haberlerden biri Foça'da Müslüman nüfusun toplu olarak katledilmesiydi (...) Foça'da müslümanları kendi Sırp komşuları öldürüyorlardı. Ünlü Ladjia Camii -ki dört yüz seneden daha eski bir eser- buldozerlerle yerle bir edilmiş ve yerine kamyonlar park edilmişti (...) Soykırım burada, II. Dünya Savaşı'nda olduğundan daha korkunç ve vahşi bir şekilde yeniden başladı (...) Tecavüz işi etnik temizlik stratejisinin kademelerinden biriydi (...) Tüm müslüman halkı yok etmek istiyorlardı (...) Savaşın ilk aşaması boyunca büyük bir katliam uyguladılar (...) Savaşın ikinci aşamasında ise muhteşem yapıdaki dini eserlerimiz sistematik bir şekilde yıkılmaya başlandı (...)

Bosna Cumhuriyeti demokratik bir devlet olacak, sık sık vurguladığımız gibi orada hiç kimse dini, milliyeti veya politik görüşü sebebiyle sürgüne gönderilemeyecek. İşte bu, devletin temel yasasıdır. "

Bernard Henry Levi ile ropörtaj, 25 Kasım 1993

***

"Bir şeyler söylemeden evvel duvarlarda resimlerimin olduğunu ve resimlerimin oraya benim onayım olmaksızın asıldığını zikretmek istiyorum ve verilecek ilk arada, duvardan kaldırılmalarını rica ediyorum. Bu, bir sahte tevazû sorunu değil. Basitçe söylemek gerekirse, bu bizim adetimiz değil. Umarım benimle aynı fikirdesinizdir."

SDA Kongresi, Saraybosna, 25 Mart 1994


***

"Burası, Bey Camii, Katolik Katedrali, Eski Ortodoks Kilisesi ve Sinagogun bir arada bulunduğu, hiçbirinin diğerinin yoluna çıkmadığı ve kudsiyetine karışmadığı küçük bir alan. İnsanlar genelde, hoşgörünün Fransız devrimi ile başlayan yakın bir dönemin ürünü olduğunu düşünüyorlar. Ancak hoşgörü Fransız devrimi ile değil, çok daha önce başladı. Bu kutsal mabetlerin kimisi Fransız Devrimi'nden daha yaşlı. Gördüğünüz gibi burayı, elbette ki haklı bir gururla, yabancılara göstermek için elime geçen tüm fırsatları kullandım (...)

Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiç bir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve inssan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlakî olan bir kavramı, yani, insanolmak ve insankalmak kavramını politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız demektir. Bu, aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal veya politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız. İmtihanda bu nedenle başarılı olduk. Yasal otoritenin ve Bosna-Hersek ordusunun kontrolünde olan yerlerde hâlâ katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz. Orada hâlâ Hırvatlar ve Sırplar var. Bütün olumsuzluklarımız ve mücadelemizle birlikte, böylesi bir tavrı, savaş zamanında muhafaza edebilmişsek, barışta benzer hatta çok daha iyi bir tavrı ortaya koyacağımıza eminim."

SDA kongresi, Saraybosna, 25 Mart 1994

***

"Bir İslam Cumhuriyeti kurmanın peşinde değilim; ancak -hoşlansınlar veya hoşlanmasınlar- dünyanın bu parçasında İslâm'ın kurtulmasını istiyorum (...)

Herhangi bir kutsal nesneyi tahrip etmemiz, bizlere, sarih bir biçimde yasaklanmıştır. Sırbistan'a dört asır boyunca Türkler hükmetmiş olmasına rağmen, bu yasaklama sayesinde, Decani, Gracanica ve Sopocani manastırları yerlerinde duruyorlar. Türkler buraları tahrip etmediler. Çünkü inandığımız Kitap, bu türden bir tahribatı reddediyor (...)

Subaylara kısa ve öz bir biçimde, halktan biri gibi olmalarını önerdim. Halktan biri olmak için elinizden geleni yapın. Halkımız bazı şeylerden hoşlanır, bazı şeylerden hoşlanmaz. İnsanlar neden hoşlanıyorlarsa sizde onlardan hoşlanın, neden hoşlanmıyorlarsa ondan hoşlanmayın. Halkınıza benzemekten utanmayın (...)

Şiddet ve suç üzerine kurulan bu ırkçılıkların geleceği yoktur (...) Komşularımız, tıpkı sarhoşların ayrıldıktan sonra yaptıkları gibi sakinleşecekler. Onlar ulusçuluk ve nefretle sarhoş oldular. Bu, biraz zaman alacak (...)"

SDA Yönetim Kurulu, Saraybosna, 12 Ocak 1994

***

"Size sadece neyi arzuladığımı ve ne için mücadele edeceğimi söyleyebilirim. O da, içerisinde herkesin arzuladığı ve inandığı biçimde Tanrı'ya ibadet edebildiği bölünmez bir şehirdir. "

Vecernje Novine, Saraybosna, 15 Ekim 1994

***

Evet. Yukarıda felsefesini ve politikasını aktarmaya çalıştığımız Bosna'nın Bilge Kralı'nın minik mezarı dün saldırıya uğradı. Mezar yeri ile ilgili kısa bir bilgi verip yazıyı toparlayalım:

İzzetbegoviç'in mezarı şehir merkezi Başçarşı'ya yürüyerek 15 - 20 dakika mesafede. Saraybosna'yı çevreleyen tepelere doğru uzanan tarihî Osmanlı mezarlığının yanında kurulan şehitliğin içinde yer alıyor.Mezarlığın olduğu bölge Ramazan ayında iftar toplarının atıldığı yer olduğu için "Top" veya "Sarı Tabya" adıyla anılıyor.

8 adet mermer sütün tarafından ayakta tutulan, petek desenli, dekoratif ve oldukça sâde bir kubbenin altında yatıyor Alija. Kubbenin yerden yüksekliği ise yaklaşık 6 metre, çapı ise 5,64 metre.

Türbenin çevresi tamamen açık. Tepesinde bir âlem var. Öyle ihtişamlı, abidevi bir türbe değil. Çevresindeki mezarlar ile fevkalade uyumlu, her haliyle onların bir parçası. Hatta mezarın uzaktan zor seçilen petek desenli, paslanmaz çelikten yapılan kubbesi, bir türbeden ziyade bir sebili andırıyor. Mezarın ön tarafı mezara göre asimetrik duran hilâl şeklinde mermer bir şekille çevrelenmiş. Anıtmezar 2005 yılı sonunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından Bosna halkına ve İzzetbegoviç'in hatırasına bir saygı olarak yaptırılmış.

Mezarda mesai saatleri içinde iki Bosnalı asker nöbet tutuyor. Devirteslim törenlerinde hep beraber mezarın başında dûa ediyor ve nöbetlerini devrediyorlar.

Son olarak Aliya'nın mezar yeri ile ilgili vasiyetini nakledelim... İzzetbegoviç ağır hastadır. Kimse kabul etmek istemese de vâde dolmak üzeredir. Aliya "Vasiyetimdir, beni şehitlerimin yanına gömün. Benim yanım onların yanıdır. Beni ayrı bir yere defnetmeyin, zirâ benim ziyaretime gelenler onlardan da dûalarını esirgemesin, mahzûn kalmasınlar" der ve bu vasiyeti üzerine müstakil bir başka yere değil, Kovaci'deki şehitler mezarlığına defnedilir.

Mezarına bombalı saldırıda bulunulan Aliya İzzetbegoviç'i kısaca anlatmaya çalıştım. Sırplar İzzetbegoviç'i, "Bosna'nın Sırbistan'dan ayrı kalmasının en büyük engeli" olarak değerlendiriyor. Onun mezarına saldıranların, yarım kalmış projelerini tamamlama gayreti içinde oldukları aşikâr. Dünyada yükselen İslâm karşıtı küresel dalganın etkisiyle, Bosna'da yeniden bir takım tezgahlar planlanıyor. Uyanık olmak, dikkatli olmak gerekiyor vesselâm...

Pazar, Haziran 04, 2006

Fas (2) - Casablanca

Eskiden Mağrib-i Aksâ diye andığımız ülkedir Fas. Arapça'da "Mağrip" Batı, "Aksâ" son, en son, uzak anlamına gelir. Uzak Batı'mızdır Fas bizim ve bugün Faslılar yaşadıkları bölgeye hâlâ El Magrebia derler.

Fas'ta yaklaşık 31 milyon kişi yaşıyor. Casablanca 3.4 milyonluk nüfusuyla en büyük şehir, aynı zamanda ekonomik başkent. İkinci büyük şehir, politik başkent olan Rabat. Kralın da ikâmet ettiği şehirde 1.6 milyon kişi yaşıyor. Üçüncü büyük şehir olan Fez'in nüfusu 900bin, en otantik şehir sayılan Marakeş'in ise 750bin. Bir başka önemli şehir ise bizim Bodrum veya Marmaris'e benzetilen, Türkiye'den turlar düzenlenen güneydeki Agadir. Akdeniz sahilindeki Tanca da bir başka turitik cazibe merkezi.

Casablanca Fas'taki en büyük şehir, sermayenin toplandığı şehir ama İstanbul gibi o da başkent değil. Casablanca limanının Marsilya limanından daha hareketli olduğu söyleniyor.

Casablanca denince akla ilk olarak bir şehir değil bir film geliyor. Michel Curtiz'in yönettiği 1942 yapımı bu Hollywood klasiğinin şöhreti, şehrin şöhretinin çok ötesine geçmiştir hakikaten. Şehre gitmeden evvel "Bir daha çal Sam" repliğini, trençkotlu Humprey Bogart'ın karizmasını, Ingrid Bergman'ın filmdeki ışıltılı oyunculuğunu biliyor ama şehirle ilgili neredeyse başka bir şey bilmiyordum. Şimdi öğrendim ve size filmi değil, şehri anlatma niyetindeyim... Nasılsa film ile ilgili bilgi bulmak çok daha kolay.

Casablanca İspanyolca'dan gelen bir kelime, "casa" "ev, yaşanılan yer", "blanc" ise "beyaz" anlamına geliyor. Yani "Beyaz Ev". İspanyolcada ABD Başkanının yaşadığı Beyaz Saray'a da Casa Blanca deniyor.

Casablanca Araplar arasında El Dar'ül Beyzâ diye anılıyor. Bunu da "Beyaz Ev" diye tercüme edebiliriz Türkçe'ye ama bu çeviri tam olarak anlamı karşılamıyor. Arapça'da dişil bir sıfat olan "Beyzâ", "daha beyaz" anlamına geliyor.

Gerçekten de şehre beyaz renk hâkim. Ama bu beyazın beyzâ beyazı değil de daha ziyade kirli beyaz olduğunu belitmek gerekir. Okyanus rüzgârları ve şehrin kumlarının kirlettiği bir beyaz renk var binaların üzerinde. Fas'ta her şehrin bir rengi olduğuna inanılırmış. Örneğin Marakeş kırmızı bir şehirmiş, görmedim ama Marakeş'teki tüm binaların kırmızı olduğu söyleniyor. Fez sarıymış. Velhâsıl Casablanca da beyaz bir şehir.

Casablanca'da ilk bakışta iki ayrı şehir var: İlki, resimde gördüğünüz sarımtrak surlar içinde yer alan, tarihî dokusu, labirent gibi düzenlenmiş sokakları, yoksul ve hakikî görüntüsü, bu çağda olmadığınız hissini veren havası, pazarlığa yatkın esnafı ve şarklı çarşılarıyla Medina denen eski şehir. Bizim İstanbul surları ile mukayese edince, sur değil duvar diyesim geliyorsa da bu kırmızı duvarlar aslında şehri koruyan surlar!!

İkinci şehir surların dışında kalıyor. Temiz sokakları, geniş caddeleri, lüks mağazaları, muntazam yapıları, Atlantik kıyısında okyanus dalgalarını temaşa edebileceğiniz palmiyeli uzun sahili, plajları, lüks restorantları, eğlenceli barları, hareketli gece yaşantısı ile daha ziyade Beverly Hills ya da St. Tropez'i andıran yeni şehir.

Casablanca'da ilk bakışta insana iki ayrı şehir var demiştim. Bu kesinlikle yetersiz bir ifade. Doğrusunu mihmandarımız Stefan söyledi: "Casablanca'da bir şehirde iki ayrı dünya var".

Casablanca'daki bu iki ayrı dünyaya da sinen yoğun Fransız etkisini her an gözlemlemeniz mümkün. Öncelikle hemen herkesin Fransızca bildiğini not edelim. Akşam yemeğini yediğimiz Maârif'teki modern restorant Paladium'da ise kimsenin Arapça konuşmadığını farkettik. Modern Casablanca'da yaşayan Faslılar bizim "Monşer Tazminatçılar"dan daha ileri gitmişler, günlük hayatlarında tamamen Fransızca kullanmayı tercih ediyorlar. Sur içindeki Casablanca'da ise iletişim dili Arapça. Çarşıdaki dükkanlarda Arapça müzikler çalınıyor veya Kuran-ı Kerim CD'leri dinleniyor.

Hemen hemen tüm tabelalar hem Arapça hem de Fransızca kullanılarak hazırlanmış. Tüm bunların üstüne cadde isimlerinin Boulevard de Paris, Boulevard de Bordeaux olması sanırım sizleri şaşırtmayacaktır.


Mağaza isimleri ve markalar da Türkiye'deki gibi... Kendi dilleri yerine Fransızca isimler kullanmayı tercih ediyorlar. Soldaki fotoğrafta yer alan Snack Paris gibi..

İÜ'nde Fransızca okutmanlığı yapmış olan rahmetli Cemil Meriç'ten ufak bir alıntı yapalım: "Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilâli, tek mukaddese saygı göstermiştir: Kamûsa." (Bu Ülke, İletişim Yayınları, 9. Baskı, sayfa:86)



Cellaba, cillabe veya cilbab denen kapşonlu kaftanlar çok yaygın. Hem erkekler, hem de kadınlar bu geleneksel kıyafeti giyiyor.

Cellabelerin ince kapşonları Faslıları güneşin etkisinden korumak için tasarlanmış.

Cellabelerin renkleri kıyafeti giyen kişinin statüsünü, sosyoekonomik ve etnik durumunu belirlermiş. Ama bununun detaylarını öğrenebilecek fırsatımız olmadı.



Casablanca'da Medina (Eski Şehir) kısmında, her 50 metrede bir dilenci ile karşılaşmanız sürpriz sayılmaz.

Ancak Casablanca dilencilerinin, apartman sahibi Türk dilencilerinden oldukça farklı olduğunu belirtmem gerekiyor. Elini açarak, konuşarak, insanın gözlerinin içine bakarak ve üstüne üstüne gelerek dilenen kimseye ratlamadım. En fazla elinde bir kap veya maşrapa tutarak sokakta oturuyor, hâl diliyle dileniyorlar. Casablanca dilencilerinin bizimkiler kadar profesyonel olmadıkları ve bizimkiler kadar iyi ciro yapamadıkları kesin.

Futbol Fas'ta da çok seviliyor. Sokakta futbol oynayan, Ronaldinho'nun topla yaptığı cambazlıkları bir kenarda yapmaya çalışan çocukları dünyanın her coğrafyasında görmek mümkün sanırım .



Casablanca'da şaşırtıcı olan, sabah saat 07:30'da sokaklarda futbol oynanmaya başlanıyor olması. Üstelik burada futbol oynayanlar çocuklar değil, gençler ve yetişkinler. Futbolu fiziksel mücadeleye girmeden, adeta birbirine dokunmadan, son derece yumuşak oynuyorlar... Her biri birer Nureddin Naybet adeta. Fotoğrafta, Atlas Okyanusu kıyısında yapılmış, Casablanca'nın en önemli eseri Hasan II Camii'nin yakınlarında, taşlardan kurulmuş kaleye atılan bir golü görebilirsiniz...


Fas denince akla ilk gelen isimlerden biri efsane orta mesafe koşucusu Hicham El Guerrouj (Hişam el Garuj). Benim ziyaretimden bir hafta evvel 23 Mayıs'ta El Guerrouj gözyaşları içinde emekliye ayrıldığını, atletizmi bıraktığını açıkladı.

31 yaşındaki El Guerrouj 16 yıllık sporculuk hayatında 1.500 metrede beş dünya şampiyonluğu elde etmiş, bunun yanısıra olimpiyatlar, salon turnuvaları ve grand prix'lerde sayısız birincilik kazanmıştı. En son Atina 2004'te 1.500 ve 5.000 metrede altın madalya kazanarak efsane atlet Paavo Nurmi'nin 1924'teki başarısını tekrarlamıştı. El Guerrouj'un 1.500 metre, 2.000 metre ve 1 mil koşularında halen kırılamayan üç dünya rekoru var.

El Guerrouj'un veda konuşması yaparken döktüğü samimi gözyaşları, favori olduğu 1996 Atlanta olimpiyatları 1.500 metre finalinde düşerek sakatlandığı ve sahayı sedyede ağlayarak terkettiği yarışı bir kez daha hatırlattı bana...

Casablanca sokaklarında gördüğüm yukarıdaki billboard'ta Faslılar ünlü atletlerine, ülkelerine yaşattığı gurur için teşekkür ediyor.

Casablanca'da ne yenilir, ne içilir? Tajine denilen, bizim tandıra benzer yemeklerinin çok meşhur olduğu söyleniyor ama biz tadma fırsatı bulamadık.

En hoşuma giden hemen her köşede karşınıza sadece meyve satan manavlar çıkması. Meyve sebze çok bol. Bol olunca ucuz. Meyvelerin hepsi doğal, hatta görünüşleri yamru yumru. Çilekler, kayısılar, şeftaliler, çilekler, elmalar... Çocukluğumuzda yediğim meyvelerin tadındalar ve hepsinin fiyatı da oldukça ucuz. Ayrıca muz, mango ve avakado gibi tropikal meyveler de çok bol...

Bu sıcak şehirde her sokak başında sizi bir portakal suyu satıcısı karşılıyor. Sabah saat 07:00'de sokaklarda yerini almaya başlayan taze portakal suyu satıcıları ülkenin en favori ikinci içeceğini satıyorlar.

Ülkenin en favori içeceği naneli çay. Kurutulmuş nanenin üzerine sıcak su dökerek hazırlanan nane çayı adeta millî içecekleri. Sadece nane çayı servisi yaparken kullanılan, üzeri süslemeli çok şık bardakları var. Bardakların tanesi havaalanında 11 Avro'dan satılıyor ama şehirdeki çarşıda çok daha uygun fiyata bulmak mümkün.

Casablanca'da Medina (eski şehir) kısmında sabah saatlerinde en dikkatimi çeken hususlardan birisi de, her yerde karşıma çıkan çöp yığınları oldu. Casablancalılar çöplerini sokağa açık havaya atıyor. Çöpçüler sabah saatlerinde minik el arabalarıyla gelip bu çöpleri kaldırıyor. Çöpçüler gelene kadar şehrin kedileri, köpekleri ve yoksulları bu çöp yığınlarında nasiplerini arıyor.

Ülkemizde de yoksul çok insan var. Çöpten topladıklarını satan insanları hepimiz bir yerlerde görmüşüzdür. Ama çöpte bulduğu atık yiyeceği alıp yiyen insanları ilk kez Casablanca'da gördüm. Yandaki fotoğrafı çekerken ellerim titredi. Deklanşöre basıp basmamakta çok tereddüt ettim. Ama dünyanın bu coğrafyasına ve bu hâline uzak olanlarla bu gerçeği paylaşmam gerektiğini düşünerek bu fotoğrafı çektim.

Tüketim bolluğu içinde yaşayanların çok uzağında, günde 2 dolardan da az bir parayla hayatta kalmaya çalışan 2.8 milyar insanın yaşadığı bir gezegendeyiz. Dünyanın her yerinde zengin seçkinler ve orta sınıf ihtiyaçlarını karşılamanın, hatta düşlerini gerçekleştirmenin çok ötesine geçen bir tüketim çılgınlığını yaşarken, Casablanca'da, Afrika'nın nisbeten müreffeh sayılabilecek bu şehrinde insanlar çöpten yemek yiyor. Ve biz, egomuzu ve ruhumuzu tüketimle tatmin etmeye çalışırken oluyor bunlar...
***

Casablanca'nın en önemli eseri, Atlantik Okyanusu kıyısında yer alan Kral Muhammed VI'nın babası Kral Hasan II tarafından yaptırılan ve kendi adıyla anılan cami.

Faslılar caminin dünyanın en büyük camii olduğunu söylüyor ve bunun gururunu yaşıyorlar. Başka kaynaklarda Medine Hz. Muhammed Camii'nin, İslamabad'ta Vedat Dalokay tarafından yapılan Şah Faysal Camii'nin ve Cordoba'daki Meschita'nın da dünyanın en büyük camileri olduğuna dair iddialar okuduğum için Faslıların bu iddiasına ihtiyatla yaklaştım. Ölçeğiyle gurur duyulan bu caminin önünde, 6 minareli Sultan Ahmet Camii'nin inşa ettikleri için Mekke'de Mescid-i Harâm'a bir minare daha ilâve ederek, onu 7 minareli hale getiren bizimkileri düşünmeden de edemedim.

Cami ile ilgili bir diğer iddia minaresinin boyu ile ilgili. Cami minaresinin 210 metrelik boyuyla dünyanın en yüksek minaresi olduğu söyleniyor. Fas'taki cami minarelerinin formu bizdeki gibi silindirik değil. Minareler kare planlı ve çok daha kalın yapılıyor. Dolayısıyla daha yüksek minareler inşa etmek mümkün.

Caminin inşaatı 1980'de başlamış, 30 Ağustos 1993'te törenle açılmış. Mimarı elbette bir Fransız: Michel Pinseau.

Caminin inşaatında 2.500 işçi çift vardiya çalışmış. Camide kullanılan memerler Agadir'den, granitler Tafraoute'den gelirken, camlar Venedik'ten ithal edilmiş. Tüm inşaat 800 milyon dolara mal olmuş.

20.000 içeride, 80.000 dışarıda olmak üzere camide aynı anda toplam 100.000 kişi namaz kılabiliyor. Kadınların namaz kıldığı bölüme ayrı bir kapıdan giriliyor. Cami kapısında bir görevli bekliyor, müslüman olmayanların veya kıyafeti uygun olmayanların camiye girişine izin verilmiyor. Caminin içi de, dışı da pırıl pırıl. Yeni olması ve câmiyi yaptıran hanedanın yüksek ilgisi sayesinde cami çok bakımlı tutuluyor. Akşam serinliğinde okyanus üzerinde batan güneşin cümbüşünü izlemek için gelen Casablancalılar Hasan II Camii'nin dış avlusunu bir park alanına çeviriyor.

Cami Atlantik Okyanusu kıyısında, hatta bir kısmı okyanusun üzerinde kurulmuş. Caminin Batı yönündeki bölümüne giriş yasaklanmış durumda. Beyaz köpüklü okyanus dalgaları caminin temeline zarar verdiği için temelin denize kayma tehlikesi varmış. Bu nedenle caminin ilgili bölümleri tamir ediliyordu.

Bu muhteşem camii ile okyanusun münasebeti beni Üsküdar'da boğaz kıyısındaki minicik Şemsipaşa Külliyesi'ne götürdü. Mimar Ragıp Buluç'un kendince Türkiye'deki en önemli on mimarî eseri sıraladığı bir liste görmüştüm yıllar önce. Aralarında iki tane cami vardı. Biri Koca Sinan'ın "ustalık eserim"dediği Edirne Selimiye Külliyesi'ydi. Şaşırtıcı değildi listede olması. Ama ikinci, yine Mimar Sinana tarafından yapılan Üsküdar sahilindeki mütevâzı Şemsi Paşa Külliyesi'nin bu kadar iddialı bir listede yer alması yeterince şaşırtıcıydı.

Boğazın bu küçük ve sâde mücevherinin mimarlık tekniği ve mimarlık tarihi açısından önemi büyüktür. Ama ben Casablanca'da sadece Şemsi Paşa Camii'nin mihrabının iki yanında yer alan iki sütûnu hatırladım. Bu iki sütûn alttan ve üstten iki mille hareketli hale getirilmiştir. Elinizle döndürebildiğiniz bu sütûnlar binanın temeli ile ilişkilendirilmiştir. Külliye denize çok yakın kurulduğu için, dönen sütûnlar bir alarm sistemi meydana getirir. Temelde bir kayma olursa sütûnlar dönmeyecek ve temelde kayma olduğunu haber verecektir. 1719, 1754, 1766, 1984, 1912 ve 1999 yıllarında 7.0 şiddetinin üzerinde büyük depremler yaşayan, soğuk-sıcak, rüzgâr, dalga, akıntı vb doğal etkilere sürekli maruz kalan caminin mihrabının yanındaki sütunlar 426 yıldır dönüyor ve bunca senedir Sinan'dan başka bir ustanın eli değmedi esere.

Hasan II Camii'ni güzel bulup bulmadığımı merak edenlere Nedîm-i Şeyda'nın iki beytini hatırlatmak istiyorum:

"Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i-yekpâre iki bahr arasında
Hurşîd-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır
"

bî-misl ü behâ: paha biçilmez / yekpâre: bütün / seng: taş / gevher: cevher / bahr: deniz / hurşîd-i cihân-tâb: dünyaya sıcaklık ve ışık veren güneş / sezâ: uygun, münasip, yakışır /

Hasan II Camii'ni güzel buldum mu? Evet, güzel... Gerçekten güzel ama ben yine de Sinan'ın Boğaz kıyısına kondurduğu ufak mücevheri, vezir Şemsi Ahmet Paşa'nın Külliyesi'ni, Kral Hasan II'nin 800milyon dolarlık mutantan eserine değişmem...

Cumartesi, Haziran 03, 2006

Fas (1) - ve Moritanya, Batı Sahra, İspanya, Fransa

Dün gece geldim Fas'tan, ayağımın tozuyla iki satır yazayım, yoksa daha sonra insanın eli varmıyor...

Öncelikle Fas'ın etnik durumunu açıklamakta fayda var. Etnik yapıyı okumadan ülkeyi yorumlamak biraz safça oluyor çünkü...

Fas'ta Araplar ekseriyeti oluşturuyor, Berberîler ikinci, Morlar üçüncü büyük etnik grup. Bunların haricinde sayıca çok az olmakla beraber, ekonomik, siyasal ve sosyal alanda çok etkili Hıristiyan azınlıklar (başta İspanyol ve Fransızlar olmak üzere) ve Yahudiler de yaşıyor ülkede. Yandaki haritada turuncu alan Berberîlerin, kahverengi alan Arapların sayıca çok olduğu bölgeleri gösteriyor.

Berberîler hakkında bilgi verelim Araplara geçmeden evvel, Semih gitmeden malumat talep etti nitekim. Roma'nın ebedî şehir, milletleri yöneten ebedî devlet sistemi olarak kabul edildiği ve Roma'dan olmayanlara Barbar denildiği zamanlarda, Kuzey Afrika'nın batısında yaşayan yerli kabileler de, Roma'nın kuzeyinde kalan kavimler gibi bu adla çağrılır olmuş. Zamanla barbardan galat, Berberî olarak isimlendirilmiş Kuzey Afrika'da dağınık yaşıyan yerli kabileler.

Ancak bunun üzerinde durmaya değer bir de karşılğı var. Berberîler 16 yüzyıl önceki fetihlere gönderme yaparak Batılılar için hâlâ Arrumî kelimesini kullanıyor. Arrumî, Romalı demek!!

Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Moritanya, Mali ve Nijer'de yaşıyor Berberîler. Homojen bir millet değiller. Kabile halinde yaşadıkları için çok sayıda lehçe kullanıyorlar, üstelik bu lehçelerden sadece birinin, Tuareg lehçesinin alfabesi var.

Aşağıdaki haritada Berberî kabilelerinin Kuzey Afrika coğrafyasındaki dağılımı görülüyor:

Açık mavi : Chleuhs
Mor : Zayanlar (Orta Atlas dağlarının Berberîleri, Amazighler)
Sarı : Riffîler
Açık mor : Çenvîler
Kırmızı : Kabileler
Yeşil : Çavîler
Turuncu : Çöl Berberîleri (Zenagalar, Mozabiteler, Siwiler)
Koyu Mavi: Tuaregler

Roma imparatoru Septimus Severus'un, Faslı gezgin ve kâşif İbn Battuta'nın ve Fransız futbol yıldızı Zinedine Zidane'ın Berberî olduğu yazıyor kaynaklarda.

711 yılında gemilerle İspanya kıyılarına geçen, daha sonra gemilerin hepsini yakarak askerlerine "Ey Askerlerim! Gidecek başka bir yerimiz yok! Arkamızda deniz, önümüzde düşman var: Allah'a yemin ederim ki samimiyetimiz ve azmimizden başka bir şeyimiz yok" diyen, Guadalete Meydan Savaşı'nda Hıristiyan Vizigot Kralı Roderic'i yenerek İber Yarımadası'nda Endülüs devletini kuran, Akdeniz ve Atlas okyanusu arasındaki boğaza ismini veren (Cebel el Târık = Târık'ın Dağı = Cebel-i Târık) Târık bin Ziyad'ın da Berberî olduğunu anmak gerek.

Fas'ta ekseriyeti oluşturan Arapların, asimile olmuş Berberîler olduğu tezi oldukça taraftar buluyor. Ancak bu durum o kadar karışık ki! Bir de nüfusun %10'unu oluşturan Mor'lar var ülkede. Bunlar Moritanya asıllı. Sırası gelmişken Moritanya'da da iki ana etnik grup var: Siyah Afrikalılar ve Morlar. Morlar da kendi arasında ikiye ayrılıyor: Beyaz Arap-Berber kökenli olanlar ve Haratin diye bilinen esmer/siyah Morlar (ki bunlar Afrikalı-Mor melezi). Arapça'nın kendilerine özel bir lehçesini konuşuyorlar.

İngilizce'de Endülüslere Moorish dendiğini, Fas'ın Morocco, Moritanya'nın da Mauritania olarak anıldığını unutmamak gerekir.

Kafanızın biraz karıştığının farkındayım. Her biri Müslüman olan bu etnik grupların aralarında çok ciddi bir farklılık olmadığını görüyoruz . Yok ama Batılı Oryantalist akıl, nasıl Ruanda'da yaşayan kabileleri Zulu ve Tutsî olarak ayırıp, bir iç savaşta 1 milyon insanın birbirini katletmesine neden olduysa, benzeri bir plânı yıllar önce bu bölgede de tezgâhlamış.

Velhâsıl bütün planlar ve sınıflandırmalar bölgede Arapların, Berberîlerin, Morların ve Kara Afrikalıların ortak paydasını yok etmeye ve onları bölerek yönetmeye dair yapılmış...

Fas'tan bahsederken Batı Sahra meselesine değinmeden geçemeyiz. Eski İspanyol sömürgesi olan ve İspanyol Sahrası olarak da anılan Batı Sahra, Fas ve Moritanya arasında yer alır. Su anda ülkenin geniş ama kum ve kayadan oluşan topraklarında sadece 257.000 kişi yaşar. BM 1963 senesinde Batı Sahra'daki İspanyol kolonizasyonuna son verilmesini talep eder. Batı Sahra halkı kendi kaderini referandumla (self determinasyon) belirleyecektir. 1966 senesinde Moritanya ve Fas da self determinasyon hakkını kabul eder.

1967 senesinde kurulan Tahrir Hareketi bu hakkı demokratik yöntemlerle kullanmayı amaçlasa da, Franco'nun İspanyası gösterileri kanlı bir şekilde bastırır.

Buna tepki olarak 1973 senesinde silahlı mücadele için komünist bloğa yakın duran Polisario Cephesi kurulur. 1975’de “Kurânla Silahlanan” Fas birlikleri “Yeşil Yürüyüş” adı verilen harekatla bölgeye girer, BM’nin Batı Sahra halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıyan 1514 sayılı kararına karşın bu operasyon ABD, Suudi Arabistan, Tunus, Ürdün, Kuveyt ve Mısır tarafından desteklenir. Moritanya da Güney bölgelerde işgale başlar.

İspanya bölgeden ayrılarak yerini Fas ve Moritanya’ya bırakırken, kolonyalizme karşı kurulan ve Cezayir tarafından desteklenen Polisario Cephesi mücadelesini artık bu iki ülkeye karşı sürdürmeye başlar. Polisario 1979’da Moritanya’yla bir anlaşma yapsa da, Fas fırsattan istifade ederek Batı Sahra’nın tamamını kendi toprakları ilân eder. 1981'de Polisario savaşçılarının geçmesine engel olmak için 1600 km'lik bir duvarla ülkeyi böler.


Yandaki haritada görülen mor alan Batı Sahra'nın Fas kontrolündeki bölgelerini, hardal rengi alan ise Polisario kontrolündeki bölgeleri gösteriyor. Mavi sınır ise 1600 km uzunluğundaki duvarı...

Bugün Fransa ve İspanya başta olmak üzere bazı Batılı ülkeler tarafından gizli-açık desteklenen Polisario Cephesi, Batı Sahra’nın bazı bölgelerini hâkimiyetine almıştır. Ancak 1993 yılında cephe gerillalarından ve komutanlarından bazılarının hükümet tarafına geçmesi üzerine ele geçirmiş olduğu toprakların da önemli bir kısmını kaybetti. Bölgeden kaçan 170.000'i aşkın mülteci halen Güneybatı Cezayir'deki mülteci kamplarında yaşamaktadır.

Yukarıdaki dört paragrafı neden yazdım? Size sıkıcı tarih malumatları anlatmak için mi? Hayır... Bu dört paragraftaki kronolojik bilgileri sıralayarak sadece şunu belirtmek istiyorum: Söz dinleme huyuna sahip olan Fas, Batı Sahra'yı fiili olarak işgal etmiş durumda. Batı Sahra dünyanın en önemli fosfat kaynaklarına sahip ve bu fosfat madenlerinin hepsi İspanyol ve Fransız şirketleri tarafından işletiliyor!!!

Bu arada Fas'ın kuzeyinde iki kent, Sebte ve Melilla, İspanyol işgali altında. Fas bu şehirleri istese de, İspanya buradan elde ettiği yüksek turizm gelirlerinden vazgeçmek istemiyor. Üstelik bu iki şehirde yaşayan Araplara oy verme hakkı tanımadığı gibi, İspanya'dan sürekli yeni yerleşimciler taşıyarak Arapları azınlık durumuna düşürmeye çalışıyor. İspanya'dan gelen yerleşimciler için yapılan sitelere Arapların girişi de yasaklanmış durumda...

Bu size aşina olduğumuz bir başka hikâyeyi hatırlattı, değil mi dostlar?

Perşembe, Mayıs 11, 2006

Saraybosna (6) - Her Şey Biz Yaşarken Oldu

Şair
"her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat
her şeyi gördüm içim rahat
gök yarıldı, çamura can verildi
linç edilmem için artık bütün deliller elde
kazandım nefretini fahişelerin
lânet ediyor bana bakireler de" diyor.

Evet her şey biz yaşarken oldu. "Bunu hatırlasın insanlar" niyetiyle aşağıda Bosna-Hersek'te yakın geçmişimizde yaşanan büyük trajedinin kısa bir kronolojisine yer vereceğim. Kıyaslama imkânı sağlasın diye, hatırlaması kolay olsun diye aynı dönemlerde Türkiye'deki gündemimizi de ilave edeceğim bu kısa kronolojinin altına...

***
1986
"Sırbistan Sanatlar ve Bilimler Akademisi"ndeki milliyetçi Sırp entellektüeller, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin (YSFC) eleştirisini yapan bir memorandum yayınlar. Memorandum YSFC'yi meydana getiren 6 cumhuriyetten biri olan Sırbistan'ın, diğer cumhuriyetler tarafından istismar edildiğini belirtirken, memorandumda kullanılan dil ile Sırplar ayaklanmaya davet edilir.

1989
Slobodan Miloşeviç I.Kosova Savaşı'nın 600. yıldönümü vesilesiyle Kosova Özerk Bölgesi'nde 1 milyon Sırpı toplayarak gövde gösterisi yapar. Kosova'nın özerkliğini kaldırdığını ilân eder.

1989 - Türkiye'nin Gündemi
* Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in başvurusu üzerine, "üniversitelerde bayan öğrencilerin türban takmalarına izin veren" yasal düzenlemeyi iptal eder.
* Yerel Seçimler yapılır. Oy dağılımı : SHP 28.7 ,DYP 25.1 ,ANAP 21.8 ,RP 9.8 ,DSP 9.0
* Türkiye'de ilk tüp bebek (Ece Çoker) Ege Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi'nde dünyaya gelir.
* Fenerbahçe Rıdvan, Oğuz, Aykut, Schumacher ve Hasanlı kadrosuyla 103 gol atarak Türkiye Ligi şampiyonu olur.
* Bulgaristan Türkleri Jivkov'un uygulamalarından dolayı Türkiye'ye zorunlu olarak göç etmeye başlar.
* TBMM'de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 3. tur oylamalası sonunda Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçilir.

1991
Radovan Karaciç liderliğindeki "Sırp Demokratik Parti" (SDS) Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nde "Sırp Otonom Bölgeleri" ilân eder. Bu olayla birlikte Bosna-Hersek kurumları ülkenin bazı bölümlerinde kontrolü yitirmeye başlar.Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya YSFC'den ayrılırlar. Yugoslavya ordusu, Sırp ordusuna dönüşerek Slovenya ve Hırvatistan'a saldırır.

1991 - Türkiye'nin Gündemi
* Halk oyunu Baba'ya verir. 38 yaşında emeklilik vadeden Demirel, halkın teveccühüyle yeniden başbakan seçilir.

* Bir başka Baba, Baba Bush Irak'ı bombalar.
* Orta Asya Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilân eder.
* Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği Basın Ataşesi Yardımcısı Çetin Görgü öldürülür. Saldırıyı 17 Kasım Örgütü üstlenir.
* Sezen Aksu "Hadi Bakalım, Kolay Gelsin" der...
* Fenerbahçe Futbol Şube Sorumlusu Aziz Yıldırım Tanju Çolak'ın Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye transferini gerçekleştirir.
*
"1-2-3 gol yetmez
4-5-6 olsun
Metin, Ali, Feyyaz olsun
Beşiktaş'ım şampiyon olsun"
Beşiktaş Gordon Milne yönetiminde bir kez daha şampiyon olur.
* "
Aboneyim abone, biletleri cebimde,
Ballı lokma tatlısı, hadi aman hayırlısı
"
Showgirl Yoncimik'in "Abone" albümü 2 milyon satar.

1992
OCAK - Bosnalı Sırplar yeni bir anayasa kabul ederek "Bosna Sırp Cumhuriyeti'nin temellerini atar.

MART - Gerçekleştirilen referandumdan hareketle Bosna - Hersek bağımsızlığını ilân eder. Sırp milislerin lideri Karaciç "Bağımsızlığı kabu letmeyeceğiz. Eğer Bosna bağımsız olursa Müslüman, Sırp ve Hırvat çatışmasından kaçamayız. Umarım bu bir uyarı olur. Aksi takdirde Kuzey İrlanda Bosna-Hersek'in yanında bir tatil merkezi gibi kalır" açıklamasını yapar.

Kısa bir süre sonra Karaciç liderliğindeki Sırp milisler yollara barikat kurmaya, Müslüman yerleşim merkeslerine saldırılar düzenlemeye ve hayatı zorlaştıran eylemler yapmaya başlar. Sırbistan'dan gelen milisler ve federal ordunun sağladığı destekle eylemler kısa bir sürede katliama dönüşür.

NİSAN - AB Bosna-Hersek'in bağımsızlığını tanır. Eş zamanlı olarak (Kurban Bayramının ikinci günü) Sırp milislerin (Çetnikler) Saraybosna'yı terörize eden eylemleri başlar. Barikatlarla başlayan eylemler kısa bir süre sonra 3.5 sene boyunca sürecek olan kuşatmaya dönüşür. Amaç Saraybosna ve Bosna-Hersek'te yaşayan tüm Boşnakları göçe zorlayarak topraklarına el koymaktır.

Avrupa'nın en büyük 3. ordusu olan Eski Yugoslavya her bakımdan Sırp Çetniklere destek verirken, BM inanılması güç bir kararla tüm eski Yugoslavya cumhuriyetlerine silah ambargosu getirir. Kararın tercümesi Sırbistan'dan destek gören Çetniklerin karşısında Bosnalıların silahsız ve katliama açık bırakılmasıdır.Saraybosna'yı çevreleyen tepeleri kuşatan Çetnikler 3,5 sene sürecek olan kuşatmada top, havan, füze ve keskin nişancı ateşleriyle şehri cehenneme çevirir ancak Bosnalıların inanılmaz direnişi sayesinde şehre giremezler.

1992 - Türkiye'nin Gündemi
* Dev-Sol ve PKK spekülatif eylemleriyle ülkeyi kana bular.
* Erzincan'da deprem olur. Bilanço: 498 ölü, 100.000 evsiz.
* Burak Kut "Benimle Oynama" , Tarkan "Kıl oldum abi" der... Yer yerinden oynar.* HEP kökenli milletvekilleri SHP'den istifa eder.
* Cumhurbaşkanı Özal'a silahlı saldırı düzenleyen Kartal Demirağ, şartlı tahliyeden yararlanarak serbest bırakılır.
* "Cazibe Hanım Gündüz Düşeri" görür.
* Kaçak Mercedes davasında yargılanan futbolcu Tanju Çolak, 9 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılır. Sevgilisi Hülya Avşar'dan ayrılır.
* DYP ve SHP, "Turgut Özal'ı Cumhurbaşkanlığı'ndan indirmek için" gerekli Anayasa değişikliği konusunda anlaştıklarını açıklar.
* Hülya Avşar'ın mastürbasyon sahnelerinin konuşulduğu Berlin in Berlin'i 325.000 kişi izler.
* Naim Süleymanoğlu, Barcelona Olimpiyatları'nda altın madalya kazanır.
* Başrollerini Sheron Stone ve Michael Douglas'ın oynadıkları Temel İçgüdü filminin gösterimi, 'Muzır' olduğu gerekçesiyle yasaklanır.
* Beşiktaş 3. kez üstüste şampiyon olur...


***

Evet dostlar... Biz yaşarken oldu her şey...

Bilmem hatırladınız mı?

Cumartesi, Nisan 29, 2006

Saraybosna (5) - Latin Köprüsü - 28 Haziran 1914

Kadîm kültürlerden bu yana medeniyetler suyun olduğu yerlerde yükselegelmiştir. Nil Deltası, Mezapotamya, Maveraünnehr gibi... Yaşam ve zenginlik kaynağıdır su. Bu nedenle deniz kıyılarında ve büyük nehir havzalarında yer alan şehirlerde, farklı kültürlere ve etkileşime açık olmaları sayesinde heterojen ve daha zengin medeniyetler kurulagelmiştir.

Balkanlar ve Orta Avrupa'daki önemli şehirlerin çoğu da -suyun akan hali olan- nehirler etrafında inkişâf etmiştir. Üsküp'ten geçen Vardar, Budapeşte'yi ikiye bölen Tuna, Prizren ile Bistriça, Belgrad'ı çevreleyen Sava ve Tuna, Ljubjana'nın içinden geçen aynı isimli nehir Balkan ve Orta Avrupa coğrafyasında akla ilk gelenlerden...

Goran Bregoviç'in Nilgün Cerrahoğlu ile yaptığı söyleşide "Balkanların merkezi burası (İstanbul). Benim gibi bir Osmanlı taşra kentinde doğmuş biri için, kültürel metropol Trieste ya da Viyana değil, İstanbul'dur. Fransız sömürgelerinden gelen Afrikalılar'ın Paris'i keşfederken duydukları heyecanı ya da Hintli veya Karaiblilerin "metropolü" Londra'da keşfederken duyduklarını; bu yüzden ben İstanbul'da yaşıyorum. Balkanların Osmanlı egemenliği altında olduğu 500 yıl boyunca, büyük acılar yaşadık şüphesiz. Ama bu da bir gerçek. Bölgenin 500 yıllık enerji merkezi İstanbul. Bizim metropolümüz burası." dediği Balkanların metropolü İstanbul ise bir nehrin değil, şanına yakışır bir şekilde muhteşem Boğaziçi ve Altın Boynuz'un etrafında kurulmuştur .

Osmanlı İmparatorluğu ve onun Balkanlarda kurduğu medeniyetin fevkalâde imarcı olduğuna şüphe yok. Osmanlı kendi medeniyetine ait olmayan yapıları bile özenle korurdu. İmparatorluğun her köşesine imar götürülmeye çalışılırdı. Üstelik bu imar çalışmaları sadece devlet tarafından yürütülmez, ahali tarafından da önemli katkılarda bulunulurdu. Ekrem Hakkı Ayverdi, "Avrupa'da Osmanlı Mimarisi" adlı eserinde, Osmanlı'nın sadece Balkanlar'da 15.787 adet mimari yapı inşa ettiğini ortaya koyar. Cami-mescitler, medreseler, mektepler, tekke ve zaviyeler, imarethaneler, hanlar, hamamlar, türbeler, köprüler, kervansaraylar, çeşmeler, saat kuleleri, hastaneler, bedestenler, kütüphaneler ve çeşitli sanat eserleri Osmanlılar tarafından Balkan coğrafyasına nakşedilmiştir.

Saraybosna da, Üsküp, Mostar, Prizren, Belgrad ve Budapeşte gibi içinden nehir geçen bir şehirdir. Sayıları son asırda ve özellikle son savaşta adamakıllı azalmış olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalan sayısız eseri ve mimarî havasıyla, Saraybosna tipik bir Osmanlı kentidir. Şehir doğudan batıya uzanan Miljacka Nehri'nin her iki yanına kurulmuştur.

Bu coşkun akan nehrin üzerinde, şehrin iki yakasını birbirine bağlayan çok sayıda köprü yer alır. Bu köprülerin en ünlüsü, belki de dünyanın en ünlü köprülerinden biri, Miljacka Nehri üzerindeki taş köprüdür. Yıllardır değişik isimlerle anılagelen köprü için bugün şehirde Hristiyanların daha yoğun yaşadığı Latinluk veya Frenkaluk olarak anılan güney bölgesini kuzeydeki eski şehir merkezine bağladığı için "Latin Köprüsü" adı kullanılır.

Bugünkü köprünün yerinde ilk olarak 1541 yılında ahşap bir köprü yapılır. 1565 yılında ise Ali Aynî Bey tarafından taş bir köprü inşa edilir. 18. asrın sonunda sel sebebiyle tahrip olan köprü 1798 yılında Hacı Abdullah Briga tarafından yeniden inşa edilir. Köprü ilk yapıldığında 4 kemer ve bu kemerleri taşıyan taşıyan 5 ayaktan oluşuyordu ancak 19. yüzyılın sonunda Miljacka nehrinin duvarlarının yapıldığı dönemde kemerlerden biri duvarın içinde kalır.

Estetik, zarif, minik sayılabilecek hatta benzerlerine Osmanlı coğrafyasında sıkça rastlanabilecek olan bu vakûr köprüyü dünyanın en ünlü köprülerinden biri yapan olay 28 Haziran 1914 günü gerçekleşir.

9.381.551 insanın ölmesi, 23.148.975 insanın ciddi şekilde yaralanması ve kaybolan 31.266.438 insandan haber alınamaması sonucunu doğuran 1. Dünya Savaşı'nı başlatan kıvılcım bu köprünün üzerinde çakılır.

Avusturya - Macaristan veliahtı Ferdinand ve eşi Hohenberg Düşesi Sofia 28 Haziran 1914 tarihinde, 6 sene evvel ilhâk ettikleri Bosna-Hersek'in merkezi Saraybosna'yı ziyaret ederken, ayrılıkçı bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip tarafından bir sûikast sonucu öldürülür. Gavrilo ve arkadaşları Bosna-Hersek'i Sırbistan Krallığı'na bağlamak ve Avusturya-Macaristan egemenliğine son vermek isteyen "Genç Bosna" örgütünün üyeleridir.

Kısa bir süre sonra 28 Temmuz 1914'te Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş ilân eder. Almanya'nın uyarılarına rağmen Rusya'nın 30 Temmuz'da Sırbistan saflarında seferberlik ilân etmesi üzerine, Almanya da 1 Ağustos'ta Rusya'ya savaş ilan ederek cepheyi genişletir. Bunu aynı tarihlerde Fransa'nın Almanya'ya karşı seferberliği izler. Fransa'ya Belçika üzerinden saldırmayı planlayan Almanya Belçika'ya bir nota verir. Almanya ortaya çıkacak bütün zararlarının ödeneceği ve toprak bütünlüğüne dokunulmayacağı konusunda güvence vererek Belçika topraklarından geçiş izni ister. Belçika bu talebi reddedince 3 Ağustos'ta Almanya Belçika'ya saldırır. Saldırı üzerine İngiltere 4 Ağustos'ta Almanya'ya bir nota vererek Belçika'yı boşaltmasını ister. Almanya bu isteği reddeder, İngiltere aynı gece Almanya'ya savaş ilân eder. Böylece dünyayı 4 sene boyunca kana bulayacak olan I.Dünya Savaşı başlamış olur. Osmanlı Devleti başlangıçta tarafsızlığını ilân etse de, savaşı kazanan tarafın Osmanlı Devleti'ni yok edeceğinden korkan İttihat Terakki hükûmetinin Harbiye Bakanı ve Başkomutan Enver Paşa 2 Kasım 1914'te Osmanlı Devleti'ni savaşa sokar.

Saraybosna'da Latin Köprüsü üzerinde, bu kanlı savaşı başlatan kıvılcımın olduğu yerde bulunmak tarifsiz bir keder yaratıyor. Köprünün girişinde, Gavrilo'nun suikasti gerçekleştirdiği yerdeki binanın duvarında (resimdeki iki pencere arasında yer alan plakette) bir yazı yer alıyor: "From this place on 28 June 1914 Gavrilo Princip assasinated the heir to the Austro-Hungarian throne Franz Ferdinand and his wife Sofia"

Suikastten hemen sonra Avusturya-Macaristan hükûmeti tarafından suikastın yapıldığı yere maktûl prensin anısına bir anıt dikilir, fakat bu anıt 1918 yılında Avusturya - Macaristan'ın Birinci Dünya Savaşı'nı kaybedip bölgeden çekilmesi üzerine Sırplar tarafından yıkılır. II.Dünya Savaşı'ndan sonraysa köprüye Sırp ulusal kahramanı olarak kabul edilen suikastçı Gavrilo Pricip'in ismi verilir!!

1389'da Sırp ve Osmanlı orduları Kosova Ovası'nda karşı karşıya gelir. 8 saat süren savaşın yapıldığı gün ile ilgili değişik kaynaklarda 20 Haziran - 10 Ağustos arasında değişen bilgiler verilmektedir. Sırplar I.Kosova Savaşı'nın 28 Haziran 1389'da gerçekleştiğine inanırlar.

8 saat süren savaşta Osmanlı ordusu galebe çalar. Sultan I.Murat henüz savaş alanından ayrılıp otağına gelmeden, Sırp asilzâdelerinden Milos Obeliç bir mülteci gibi Sultanın yanına yaklaşır ve aniden çıkardığı hançerle onu ağır yaralar. Savaş sona erdikten kısa bir süre sonra Murat Hüdâvendigâr şehit olur.

Osmanlı sultanını hançerleyerek öldüren Miloş Obeliç Sırpların bir başka ulusal kahramanıdır. Sırplar Miloş Obeliç'in, Murat Hüdâvendigâr'ı öldürdüğü gün olan 28 Haziran'ı her sene "Aziz Vitus Günü" olarak kutlarlar. Ferdinand suikastinin de 28 Haziran'da, Hüdavendigâr suikastinin yıldönümünde gerçekleştirilmesi ilginçtir.

1989 senesinin 28 Haziran'ında ise, Eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç, Murat Hüdavendigâr suikastinin 600. yıldönümü dolayısıyla Kosova Ovası'nda Gazi Mestan diye anılan bölgede yaklaşık 1 milyon Sırpı toplar. Arnavut nüfusun çoğunlukta olduğu Kosova Özerk Bölgesi'nin özerkliğini iptal ederek, Balkanları 10 yıl boyunca kana bulayacak olan gelişmelerin fitilini ateşler.

Resimde bu toplantının düzenlendiği yerde Sırplar tarafından dikilen anıt görünüyor. Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosova Özerk Bölgesi'nde yer alan bu anıt Birleşmiş Milletler askerleri tarafından kesintisiz olarak korunuyor.

Eski Yugoslavya için kurulan BM savaş suçları mahkemesi, 1992 - 1995 yılları arasında Bosna'da girişilen soykırım harekatının en önemli isimlerinden Radko Mladiç ve Radoslav Karadziç'i yargılamak istiyor. Sırbistan-Karadağ bugün her iki savaş suçlusunu topraklarında saklamaya devam ediyor. Hatta Karadziç'in bu dönemde yayınladığı 3 kitap ülkede "bestseller" oldu. “Gecenin Mucizevi Güncesi” adıyla yayınladığı son kitabı ortalama aylık gelirin 255 dolar olduğu ülkede 17 dolar 20 cent'ten satılıyor...

Asırlık Sırp kini ile nasıl bir kontrast yarattığının görülebilmesi için yazıya Rahmetli Alija İzzetbegoviç'in sözleriyle son vermek istiyorum: "İnsan tabiatının özü iyilikten çok kötülüğe meyyaldir. İnsanları hoşgörülü olmaya ikna etmek, düşmanı vahşice katletmeye ikna etmekten daha zordur. Hoşgörü sulanması gereken bir fidandır. İnsanları hoşgörüye duyarlı hale getirmek gerekir. Tabii olan hoşgörüsüzlüktür. Hoşgörü çok zor gelişen bir davranış biçimidir. Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında bir sinagogu veya bir sinagogun yanında katolik kilisesinin bulunmasını kabullenmek yüzyıllarımızı aldı. Oysa bir mabedi yıkmak yapmaktan daha kolaydır. Hoşgörü tabii bir davranış değil, bir kültür işidir."

İzzetbegoviç gibi devlet adamları tarafından yönetilen bir dünya dileklerimle...

Perşembe, Nisan 13, 2006

Saraybosna (4) - Seyyar Satıcının Zarafeti

Ferhadiye Caddesi... Saraybosna'nın trafiğe kapalı, en uzun caddesi. Eski şehirden (Stari Grad) yeni şehre (Novi Grad) doğru akar... Esprit, Steilmann, Benetton, Stefanel, Levi's gibi global giyim markaların mağazalarından alışveriş yapanlar (Nişantaşı gibi), keskin nişancılar ve Sırp topçularının tehdidi nedeniyle 4 yıl boyunca evlerinden çıkamamanın acısını çıkartanlar (Beyoğlu gibi), kaldırım kafelerinde soluklananlar (Bağdat Caddesi gibi ), tarihi çarşıdaki dükkanlarınını önünde müşteri bekleyen esnaflar (Kapalıçarşı ve Sultanahmet gibi), kapıları namaz saatlerinde açılan 400 - 500 yıllık camilere girip çıkan mütedeyyinler (Eyüp gibi)...

Ferhadiye Caddesi... Yaşanan her şeye rağmen cıvıl cıvıl... Yaşam dolu... Rengarenk... Saraybosna'da yaşayan insan profilini en iyi gözlemleyebileceğiniz yer...

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz çiçek satan hanımefendiyi de Ferhadiye Caddesi'nde gördük. Lütfen Nişantaşı'nda Vali Konağı Caddesi'nde Alman Hastanesi Polikliniğinin karşısında, Kadıköy veya Üsküdar iskelelerinin önünde çiçek satan kadınları düşünün bir an... Ve onları, Ferhadiye Caddesi'nde bir köşede, kimseyi rahatsız etmeden sarı çiçek demetlerini Saraybosnalılara sunan bu hanımefendi ile mukayese edin...

70'li yaşlarını sürüyor, ne aşklar, sevinçler, hasretler, savaşlar, kuşatmalar görmüş geçirmiş kim bilir? Bu yaşında çiçek satıyor Ferhadiye Caddesi'nde... Kendisi seyyar bir satıcı... Bütün tezgahı fotoğrafta gördüğünüz 15 - 20 demet sarı bahar çiçeğinden ibaret...

Balıkçı yaka kazağı, yavru ağzı triko hırkası (toninton düğmelerine dikkatinizi çekerim), pırıl pırıl ütülü pardesüsü (kazak ile pardesünün renk uyumuna da dikkat) ve en önemlisi beyaz saçlarını örten şapkasıyla ne kadar şık!! Belini hafifçe duvara yaslasa da ne kadar dik!! Mavi damarlarının iyice belirginleştiği elleri ne kadar da zarif !! Ne kadar güzel!! Ne kadar asil !! Ne kadar saygı duyulası !! Caddeye, hayata, kendine ne kadar da özen gösteriyor bu yaşında...

İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu'nu bir Balkan - İstanbul imparatorluğu olarak nitelendiriyor. Saraybosna, asırlarca imparatorluğun Balkanlardaki en önemli merkezlerinden biri olmuş. İstanbul'da saray çevresinde olduğu gibi, Saraybosna'da Osmanlı kimliğinde kentli elit bir kesim oluşmuş. Bu ekolün yetiştirdiği sadrazamlar (başbakan) ve vezirler (bakan) imparatorluğu yönetmiş. Konuştuğum Boşnaklar'ın önemli bir kısmı, ailelerinden ve kendilerinden bahsederken "dedemin babası Osmanlı zamanında paşaydı, valiydi, belediye başkan yardımcısıydı vb" diye anlatıyor, fotoğraflarını gösteriyor. Irk olarak Slav ırkından geliyorlar, yüksek bir şehir kültürüne sahipler ve köklü bir Osmanlı geleneğine bağlanıyorlar...

Bu kültürün ortalama bir mensubu ve geleneğin ortalama bir taşıyıcısı olarak seyyar satıcılık yapan bu zarif hanımefendiyi saygıyla selamlıyorum...

Perşembe, Nisan 06, 2006

Saraybosna (3) - Burek

Yolunuz Bosna'ya düştüğünde bir "Buregdžinica"ya gitmeden ("Buregcinitza" diye okunur), bir porsiyon "Burek" yemeden ülkeden ayrılamazsınız. Biz de bir kez denedik, ondan sonra her gün iki öğün burek yer olduk. Hatta hızımızı alamayıp Türkiye'ye 5 kg. burekle döndük, iyi mi?

Burek malûm börek; buregdžinica ise börekçi demek. Bizim favori buregdžinica'larımız: Sačaltı, Buregdžinica Bosna (yani Bosna Börekçisi) ve Mrva (Bunun ismini yanlış hatırlıyor olabilirim, emin değilim ama yeri Bosna börekçisinin karşısı olur, rahat bulursunuz). Mekanlarin üçü de Saraybosna'da, Başçarşı'da.

Biz en çok Sačaltı'nın böreklerini sevdik. Az yağlı, iyi pişmiş, hatta hafif yanık diyebiliriz. (Bu arada Sačaltı'nda Emina isimli servis elemanın kendine has, sempatik tavırları anmadan geçemeyeceğim. )

Son gün Sačaltı'na gittiğimizde Türkçe konuştuğumuzu duyup, bize selam veren hanımefendi 30 sene kadar evvel Türkiye'de bulunduğunu söyledi. İstanbul'da, Bebek'te kalmış... Bize "Bebek o zamanlar Bebek'ti. Şimdi bir şeye benzemiyor" demesin mi?!

Bosna böreğinin bu kadar lezzetli olmasının bir kaç sırrı var. Ama en mühimi hamuru çok ince açılıyor, içine Türkiye'dekilerle mukayese edilemeyecek kadar bol malzeme konuluyor ve resimde gördüğünüz gibi alttan ve üstten kömür ateşinde pişiriliyor. Burek tepsisi önce kömür ateşinin üzerine yerleştiriliyor, daha sonra üstünde kömür ateşi olan bir saçla örtülüyor.

Bizim bu yazıda Boşnakça "Burek" karşılığında Türkçe "Börek" karşılığını kullandığımıza aldanmayın. Aslında Boşnaklar sadece kıymalı böreğe burek diyor. Çökelekli börek Sirnica, Ispanak ve Peynirli börek Zeljanica, Patatesli olan Krompiruša diye anılıyor. Bizdeki böreğin Boşnakça'daki tam karşılığı aslında Pita. Mesela ev böreğine "Domaća pita" deniyor. (Pita ile Pidearasındaki ses benzerliğine dikkatinizi çekerim.)

Burek'in kilosu 6 KM (3 Avro). Kuşbaşılı olan bir başka burek var, biz denemedik, onun kilosu 10 KM. İki kişi, birer porsiyon burek yedik. Kolalarımızla birlikte toplam 8 KM (4 Avro) ödedik. Kola yerine ayran içseydik 6 KM ödeyecektik. Bu da mühim bir bilgi. Her yerde vermezler.

Boşnaklar burek ile birlikte genellikle "Jogurt" tüketmeyi tercih ediyor. Bosna'da "Jogurt" ayrana verilen isim. Bir de bizim yoğurttan daha yağlı, kaymaktan daha hafif "Pavlaka" denen başka bir yoğurdu böreğin üzerine dökerek tüketiyorlar (Bizim sarmısaklı yoğurtla servis yapmamıza benziyor). Denedik, çok güzel oluyor.

Ben görmedim ama Burek'in Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya ve Arnavuluk'ta da yaygın olduğu, hatta hangisinin böreğinin gerçek börek olduğuna dair aralarında tartıştıkları anlatılıyor. Boşnak böreğinin kıymalı, Sırp ve Hırvat böreklerinin esas olarak peynirli olduğu söyleniyor.

Şarkıcı Dino Merlin'in Burek adında bir albümü var.

Sırbistan Karadağ'ın en büyük internet forumunu adı ise "Burek Forum". Şaşırtıcı mı? Değil. Değerli dostum Bilgin Sait Sırpça'daki Türkçe kelimelerle ilgili anlatır: "Sizin dilinizde 3.000 Türkçe kökenli kelime var" denilince Sırp "Yok be ya!!!" diye cevap verirmiş :))

Saraybosna (2) - Vijecnica

Umberto Eco'nun "Gülün Adı" adlı eseri, Ortaçağ Avrupasında bir Fransisken manastırında geçer. Manastırın değerli kütüphanesinde bulunan gizemli bir kitap romanın odağındadır. 7 günde 7 insanın ölümünün müsebbibi olan kitap, manastırın yanan kütüphanesiyle birlikte kül olur.

Latinlerin Avicenna diye andığı İbn-i Sina'nın kimya, felsefe, fizik ve astronominin yanısıra tıp alanında da özgün ve takip edilen çalışmalar yaptığını, dahası çok iyi bir hekim olduğunu biliyoruz. İbn-i Sina'nın Samanoğulları hükümdarı Nasroğlu Nuh’u tedavi ettiğinde “dile benden ne dilersen” teklifine karşı Buhara Kütüphanesinin Hafız-ı Kütüp’lüğünü dilediği anlatılır. İbn-i Sina mükemmel hafızası ve yoğun ilgisiyle kütüphanede yer alan önemli eserleri okur, genç yaşta önemli aşamalar kateder. Bir gün bilinmeyen bir sebeple Buhara Kütüphanesi yanar, tüm kitaplar kül olur. Hafız-ı Kütûb İbn-i Sina yanan kütüphanenin ete kemiğe bürünmüş hâli gibidir ancak Buhara'nın yeni İbn-i Sina yetiştirecek bir kütüphanesi artık yoktur.

I.Theodosius Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu'nu fiilen bir arada yöneten son Roma imparatorudur. Aynı zamanda hıristiyanlığı resmi devlet dini olarak tanıyan ilk Roma hükümdarıdır. Paganizme karşı aldığı sert önlemler nedeniyle bağnaz bir hıristiyan olarak nitelendirilir. Onun dönemine sistematik baskı ve aşağılanmaya maruz kalan Paganlar M.S. 391'de İskenderiye'de ayaklanır. Vali çok sert tepki vererek ayaklanmayı bastırır. Paganlar Serapis Mabedi'ne sığınır. Mabedin içinde yer alan Serapion Kütüphanesi dünyanın dört köşesinden getirilen, asırların entelektüel çabasını temsil eden muazzam bir kitap koleksiyonunu içermektedir. Bu pagan bilgi merkezinin kilisenin önünde ciddi bir engel oluşturduğunu düşünen I.Theodosius Serapis Mabedini yıktırır, Serapion Kütüphanesini yaktırır. O tarihte bir benzeri olmayan bu bilim ve kültür hazinesi yok edilir. Eski çağlara ait pek çok değerli bilgi ortadan kalkar.

750-1258 yılları arasında hüküm süren ve Abbasiler devrinde Bağdat’da kültür, bilim ve felsefe ağırlıklı eserlerle dolu, dünyanın en büyük kütüphanesi meydana getirilir. Abbasiler devrine son veren Moğol Hakanı Hülagü, Bağdat’ı aldığında Bağdat Kütüphanesi’ndeki tüm eserleri Dicle nehrine attırarak yok eder. Hepsi el yazması olan kitapların mürekkeplerinin, Dicle’nin sularının haftalarca bulanık akmasına yol açtığı anlatılır.

II. Dünya Savaşında yanan yıkılan kütüphaneler kervanına Berlin Kütüphanesi de katılır. Arkeoloji meraklısı bir Rus askerinin Kütüphanenin yıkıntıları arasından bulup daha sonra üzerinde çalıştığı kitap, Maya yazılarının çözülmesine yardımcı olur. 1800'lü yıllarda çalışmaları başlayan Maya kültürü üzerine önemli eserlerin bulunduğu Berlin Kütüphanesi yıkıntılar arasından dahi Maya dilini insanoğluna hediye edebilmiştir.

***

İki terim var Türkçe'de aynı anlamda kullanılan: Medeniyet ve Uygarlık. İlkinin kökeni Arapça'da şehir anlamına gelen "medine" kelimesine, ikincisi ilk yerleşik ve kentli Türk kavmi Uygurlar'a dayanıyor.

Tarihçi Guizot medeniyyeti her şeyden önce bir ilerleme olarak tanımlıyor. Toynbee ise medeniyetin yaratıcı bir azınlık tarafından çok sert olmayan bir coğrafyada oluşturulduğunu belirlerek, tek bir medeniyetin değil, insanlar gibi doğup, gelişen ve ölen medeniyetlerin varlığından bahseder. Ölüm her medeniyetin yazgısıdır. Ancak medeniyetlerin kâh çatıştığı kâh alışveriş yaptığı yer kürede, her medeniyetin yaşlanarak ölmesine izin verilmez. Zaman zaman cinayetle can verir medeniyetler. Toplumlarin tarih boyunca ilerleyerek geldikleri noktada, geçmişle olan bağlantılarını kesmenin, tarihlerini (yeniden yazmak için) silmenin, medeniyeti katletmenin belki en etkili ama kesinlikle en sembolik yollarından biridir kütüphanelerin yakılması. Ne de olsa medeniyetin kumbaraları değil midir kütüphaneler?

Yakın zamanda iki önemli kütüphane cinayetine şahit olduk cümleten. Tıpkı Hülagü'nün orduları gibi George W. Bush'un orduları da kendilerinden olmayanı yok etmek için ellerinden geleni yaptılar. Bağdat'taki Saddam el Mahtutat'ın (Saddam El Yazmaları Kütüphanesi) yakıldığını CNN'den BBC'den öğrendik canlı olarak. Nakde dönüşebilecek el yazmalarının yağmalandığına, Evkaf Kütüphanesi'nin yandığına şahit olduk büyük bir utanç veya umursamazlıkla.

Modern dünyasnın balık hafızası çok değil, bundan 13 sene evvel yakılan bir başka kütüphaneyi ise neredeyse hiç hatırlamıyor. Kapısında "On this place Serbian criminals in the night of 25th - 26th August, 1992 set on fire national and university's library of Bosnia and Herzegovina over 2 millions of books, periodicals and documents vanished in the flame. Do not forget, remember and warn!" yazıyor bu metrûk kütüphane binasının.

Binanın adı Vijecnica. 1891 senesinde mimar Alexander Wittek tarafından tasarlanır ve Osmanlı'dan kalma Başçarşı'nın (Başçarşija) doğu ucunda, şehri ikiye ayıran Miljacka nehrinin kıyısında yapımına başlanır. Ancak binanın tasarımı inşaat süresince sürekli değişime uğrar. Ünlü kilise mimarı Ciril Metod Ivekoviç Endülüs tarzı ilavelerle tasarımı zenginleştirir. Özellikle İspanya'daki Elhamra ve Kahire'deki Memluk eserlerinden esinlenilir ve bina 1896 senesinde hizmete girer.

Vijecnica, Bosna-Hersek'in Avusturya egemenliği altında olduğu yıllarda belediye binası olarak kullanılır. 28 Haziran 1914'te iki sokak ötede Bosnalı bir Sırp tarafından öldürülmeden birkaç dakika önce, Avusturya arşidükü Franz Ferdinand ve eşi Sophie, halkı son kez Vijecnica önünde selamlar. Bu cinayet Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına yol açacaktır daha sonra. Bina İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kütüphaneye çevrilir. ABD, Avusturya, İtalya ve Sovyetler Birliği'nin katkılarıyla kütüphanenin koleksiyonunu iyice genişletir.

4 Nisan 1992'de Sırp ordusu Saraybosna'yı kuşatır. Saraybosna'ya giden tüm yollar kapatılır. Şehrin elektrik, su ve doğalgazı kesilir. Saraybosna'yı çevreleyen tepelerden Sırp topçuları şehre ateş etmeye başlar. Sırp silahlı güçleri Boşnakların İslamî geleneği hatırlatan tüm eserlerini (camiler, kültür merkezleri vb) hedef alarak yok etmeye çalışır.

17 Mayıs 1992'de Doğu Enstitüsü topçu aldırısına uğrar. İki saat içinde 16. ve 19. yüzyıl arasındaki dönemden kalma 7.000'in üzerinde eser tahrip edilir (Zeco, 297: 1996).

Kuşatmanın 4. ayında, 25 Ağustos 1992'de öğleden sonra saat 4'te Sırplar tarafından 25 kez gerçekleştirilen top ateşiyle Ulusal ve Üniversite Kütüphanesi olarak hizmet veren Vijecnica alevler içinde kalır. Çıkan yangında Arapça, Farsça, İbranice ve Alhamiyado (Arap alfabesiyle yazılan Bosna Slavcası) dillerinde 5.263 cilt içinde 8.000 el yazması, Osmanlı dönemine ait ferman, berat, tımar tevcihi vb 7.000 Türkçe belge ile Saraybosna vilâyet arşivlerinin 250.000 belgesi yok edilir. Şehir itfaiyesi, kütüphaneciler ve vatandaşlar yanan değerli koleksiyonları kurtarmaya çalışırken Sırpların 40 kez ateşlediği havan mermilerinin ve Sırp keskin nişancılarının hedefi olurlar. Bu esnada 4 kütüphaneci ve 7 itfaiyeci ölür, 36'sı yaralanır.

Bir Reuters muhabiri itfaiye departmanı şefi Kenan Slinic'e neden böylesine yoğun ateş altında hayatını tehlikeye attıklarını sorar. "Çünkü bu şehirde doğdum ve benim bir parçamı yakıyorlar" diye cevap verir Slinic. Sırpların Boşnakları Bosna'dan silme operasyonuna büyük bir onurla direnir Slinic ve arkadaşları.

Şehir iki gün boyunca yanan kitapların, kütüphane kataloglarının, mikrofilmlerin, fotoğrafların, yönetim kayıtlarının ve elektronik kayıtların yanmasıyla ortaya çıkan dumanların kokusuyla kaplanır. Kütüphane koleksiyonun yaklaşık %90'ı yanar (Zeco, 297: 1996).

Saldırıdan kurtarılabilen kitapların çoğu bodrum katta yer alanlardır. Kurtarılan bu eserler bugün Bosna Kültür Merkezi'nde yeniden bir araya getirilmeye ve sınıflandırılmaya çalışılıyor.

İçi ve dışı savaşta büyük hasar gören bina bugünlerde aslına uygun olarak restore edilmeye çalışılıyor. İçi tamamen boş. İnşaat çalışmaları oldukça yavaş ilerliyor. Şu ana kadar sadece binanın açıldığı altıgen girişte yer alan sütunlar tamir edilebilmiş . Tavanlar, duvarlar, zemin, sütunlar hep duman rengi... Güzelim duvar süslemelerinden geriye tahrip edilmeyen hiç bir şey kalmamış.

Girişte binanın ana kubbesinin altında kalan altıgen boşluğun her bir kenarında üçer kemer yer alıyor. Kemerlerin arkasında yer alan kapılardan odalara ve üst katlara çıkılıyor. Bu kapılardan biri, binanın yıkılan sütunlarından birinin taşlarıyla kapatılmış.

Bu hızla devam edildiği, restorasyon için çok büyük bir ödenek bulunamadığı takdirde binanın çok uzun yıllar daha kapalı kalması kaçınılmaz.

Restorasyon tamamlandıktan sonra Vijecnica'nın yeniden belediye binası ve kütüphane olarak hizmet vermesi planlanıyor.

Saraybosna (1) - Sarajevo, Ljubavi Moja



Zajedno smo rasli grade ja i ti,
isto plavo nebo poklonilo nam stih,
ispod Trebevica sanjali smo sne,
ko ce brze rasti ko ce ljepsi biti.

Ti si bio velik a rodio se ja
s Igmana uz osmijeh slao si mi san
djecak koji raste zavolio te tad
ostao je ovde vezan za svoj grad

Bilo gdje da krenem o tebi sanjam

putevi me svi tebi vode,
cekam s nekom ceznjom na svijetla tvoja
Sarajevo ljubavi moja,
Pjesme svoje imas i ja ih pjevam
zelim da ti kazem sta sanjam
radosti su moje i sreca tvoja

Sarajevo ljubavi moja.

Kada prodju zime i dodje lijepi maj
djevojke su ljepse ljubavi im daj
setaliste tamno uzdasima zri
neke oci plave neke rijeci njezne.

Sad je djecak covjek i zima pokri brijeg
park i kosa bijeli al otici ce snijeg
proljece i mladost ispunice tad
Sarajevo moje jedini moj grad.

Kemal Monteno



* * *

Grbavica (Grbavitza diye okunur Boşnakça'da) Bosna-Hersek'in başşehri, o güzeller güzeli Saraybosna'nın bir mahallesinin ismi. Kelime Boşnakça'da "kambur kadın" anlamına geliyor... 2006 Berlin Altın Ayı ödülünü alan Hırvat, Boşnak, Avusturya ve Alman ortak yapımı filmin adı da "Grbavica".

Grbavica Sırpların 3,5 sene süren Saraybosna kuşatmasında ele geçirdiği nadir mahallelerden biri. Semt Sırpların savaş yıllarında sergilediği vahşet ile anılıyor bugün. Esir kamplarında tecavüz edilen kadınlar, toplu mezarlara gomulen binlerce insan, tankerlerden su almaya giden Boşnakları hedef alan yüksek binalara kınuşlanan insan avcısı, Sırp keskin nişancılar...

Film bu mahallede yaşayan bir Boşnak kadın ile kızının savaştan 11 sene sonra yaşadıklarını, savaşın zamanı aşıp gelen, değişen, dönüşen, hırpalamaya devam edegelen etkisini anlatıyor... İstanbul Film Festivali kapsamında Rexx, Atlas ve Sinepop'ta toplam 3 kez gösterilecek.

Dün akşam Rexx'te İstanbul Film Festivali kapsamında ilk gösterime gittik Nermin'le... Filmin sonunda Kemal Monteno'nun nefis şarkısı ile yerimize mıhlanıp kaldık... Yutkunamadık bile!!! Bu nefis film yukarıda sözlerini bulacağınız olağanüstü şarkı ile sona erdi... "Sarajevo, Ljubavi Moja", yani "Saraybosna, Aşkım"!!!

Evet aşktı Saraybosnalıların 3,5 sene süren acımasız kuşatmaya dayanmasını sağlayan... Aşktı Sırp keskin nişancıların ve şehrin çevresindeki tepelere yerleştirilmiş 600 topun ateşine karşı Boşnakların direnmelerini sağlayan... Aşktı Sırpların ateşe verdiği Ulusal Kütüphane'de yanan 2 milyonun üzerinde kitabın küllerinden yeniden doğmalarını sağlayan...

Sarajevo, Ljubavi Moja !!! Seni tekrar görünceye kadar özlemeye devam edeceğim...

Pazar, Temmuz 31, 2005

Mora Çalan

"Kim yeni terleyen bıyığına, sakalına sevdalanmışsa
Ölünceye kadar bu daireden dışarıya ayak atamaz"
HAFIZ

Bakmayın Akdenizin adını anarak blog'uma başladığıma, bakmayın İstanbul'da Üsküdar kıyılarına yakın bir yerde meskun olduğuma ve bakmayın hayatımın 26 yılını İzmir'de geçirmiş olmama... Böğürtlene "mora" denilen Karadeniz kıyılarında başlamış hikâyem...

Ve yalın yürek kaldığımız çöllerde rastladığım şairin dizelerinden iktibas ettiğim "mora çalan mavi" kelâmı tesadüf değil. Kırtasiyelerin raflarında mor mürekkep bulundurmadığı, pazarcıların tezgâhlarında mora satmadığı, "Akdeniz'in ufka doğru mora çalan mavisi"ne pek kimsenin itibar etmediği, harflerin üzerindeki şapkaların ihmal edildiği, ebonitlerin, nanotekstillerin, genetik kopyalamaların, insansı robotların çağında, yine bir başka teknolojik nimeti kullanarak bu yazıları yazandan, okuyanlara selâm olsun...