Fîrûze (*)

Kıskanır rengini baharda yeşiller,
Sevda büyüsü gibisin sen Fîrûze...
Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu,

Üzüm buğusu gibisin sen Fîrûze...

1982 senesinde,  Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı, Atilla Özdemiroğlu’nun düzenlemesini yaptığı bir şarkıydı Fîrûze... Su gibi akan, kalbin derinlerine nüfûz eden, beynin kıvrımlarını dolaşan,  insanı muhasebeye zorlayan, hâlsiz bırakıp teslim alan, on yıllar boyunca dillerden düşmeyen, bir kadına yazılabilecek en güzel şarkılardan biriydi, bir Sezen Aksu şarkısıydı Fîrûze... Kendimizden bir şeyler bulmasak bile, ileride bulabileceğimiz hissiyle dinledik Fîrûze’yi senelerce. Bir sihir, bir tılsım vardı sanki şarkının sözlerinde... Adeta bir sevda şarkısı değil de, gizem dolu bir “zaman” şarkısıydı dinlediğimiz...

Bu şarkının sözleri bir kavramın, bir şehrin, bir taşın, bir rengin içiçe geçtiği; “fîrûz”un “fîrûze”ye, “fîrûze”nin “turkuaz”a dönüştüğü bir hikâyenin içinden doğmuştu.

“Fîrûze”nin kökeni “Fîrûz” kelimesidir. Aryan kökenli bir kelimedir Fîrûz aslen. Sadece Farsça’da değil, “pirûz, piroz, firoz, feroz, peroz”  gibi farklı telaffuzlarla Arapça, Türkçe, Kürtçe, Hintçe, Urduca, Ermenice ve Gürcüce lisanlarında da ortak bir anlama taşır bizi. “Mutlu, sevinçli; uğurlu, talihli, bahtı açık, bahtiyâr; gâlip, muzaffer” mânâlarına  gelir kelime.


Fîrûze” meçhul bir kadının ismiydi şarkıda geçen ama bu ismin erkek versiyonu olan “Fîrûz” farklı asırlarda yaşayan üç Sasani imparatoruna isim olmuştu öte yandan. 

Sasanî impatorlarından I.Fîrûz, devletin başşehri olan Gûr’un ismini Fîrûzabad olarak değiştirir. Fars mitolojisine göre Fîrûzabad şehrinin, Zülkarneyn ve Büyük İskender tarafından dahi fethedilemeyen fevkalade muhkem bir kalesi vardı.


Ancak bütün şehirler Fîrûzabad kadar şanslı değildi tarih boyunca. Aysel Gürel’in şarkısının ismi, günümüzün İran coğrafyasında yer alan güzel ama talihsiz bir şehirde, Nişâbûr’da doğmuştu aslında.

Ortaçağ Horasanı’nın Merv, Herat ve Belh ile beraber en mühim şehirlerinden biriydi, hatta birincisiydi Nişâbûr. Orta Asya ile Hindistan’ı batıya ve İran körfezini Volga boylarına bağlayan tarihî doğu-batı ve güney-kuzey ticaret yollarının kesişiminde yer alırdı. Bu yüzden bir ticaret şehriydi. Sasanî devrinin en önemli dinî merkezlerindendi. Bir sanat şehriydi. Ömer Hayyam, Ferîdüddin Attâr, İmam Gazali, Hacı Bektaş-ı Velî gibi nice ismi madden veya manen doğuran şehirdi. Bir iddiaya göre ilk medresenin kurulduğu şehirdi. Bir ilim şehriydi. Aynı zamanda bir maden şehriydi Nişâbûr. Çevresinde bakır, gümüş, demir ve çok zengin fîrûze ocakları bulunmaktaydı.



 “Güzelin başından çile eksik olmaz” derler. Elburz Dağları’nın batısında, Binalûd Dağı’nın eteklerinde fay hatlarının üzerinde kuruludur Nişâbûr. Her güzel gibi, onun da başından çile eksik olmaz asırlar boyunca. 1145’te büyük bir deprem yaşar ama kısa sürede toparlanır. Öyle ki, şehri 1216’da ziyaret eden Yâkūt el-Hamevî gezdiği şehirler arasında onun benzerini görmediğini, faziletli ve âlim insanların kaynağı olduğunu anlatır. Nişâbûr, “küçük Bağdat” diye övülür.

Semerkand, Buhara, Otrar ve Merv gibi Nişâbûr da bütün Orta Asya ve Ortadoğu’yu viraneye çeviren Moğol istilâsına mâruz kalır 1221’de, yer ile yeksan olur. Ardından 1405 senesinde yaklaşık 30.00 kişinin hayatını kaybettiği bir deprem daha meydana gelir ve Moğol saldırılarının ardından toparlanan şehri yeniden altüst eder. Coğrafî keşifler sonucunda İpek Yolu’nun öneminin azalması ile biraz daha sarsılır Nişâbûr.

Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Nişâbûr’un bin yıllar boyunca önemini kaybetmeyen bir değeri vardır. Zira Nişâbûr’da çıkarılan madenlerden fîrûze, İran coğrafyasında en az iki bin senedir “de facto” olarak millî taş / millî mücevher olarak kabul edilmektedir.

Kimyevî olarak sulu bakır ve alüminyum fosfat minarelidir fîrûze. Opaktır, yani şeffaf değildir. Balmumu parlaklığındadır. Açık yeşil, dağ yeşili ve gök mavisi arasında bir renge sahiptir. Fîrûzenin oluştuğu ortamın çözeltisi bakır yönünden zenginse mavi, demir yönünden zengin ise yeşil, çinko yönünden zengin ise sarımtrak fîrûzeler oluşur.

Fîrûze sarıya çalan maviden gök mavisine kadar geniş bir renk aralığına sahip olsa da, yaklaşık son iki bin senedir kullanılan en nitelikli, en kıymetli fîrûzeler, tartışmasız Nişabur civârında çıkarılan ince damarlı gök mavisi renkte olanlarıdır. 

Sadece İran coğrafyasında değil, eski ve yeni dünyadaki birçok kültürde fîrûze mukaddes bir taş olarak kabul edilir. Fîrûzenin ölümü önlediğine, taşıyanı koruduğuna, taşıyana iyi şans ve uğur getireceğine, layık olmayan birinin eline geçmesi hâlinde rengini kaybedeceğine inanılır. Sel, deprem, yıldırım çarpması, boğulma gibi tabii olmayan yollarla ölümlere mani olacağı düşünülür. Hâl böyle olunca “mutlu, sevinçli; uğurlu, talihli, bahtı açık, bahtiyâr; gâlip, muzaffer” mânâlarına gelen “fîrûz” kelimesi isim olur bu değerli taşa, taşın ismi “fîrûze” olur da girer İpek Yolu üzerinde yaşayanların hayatına.

Fîrûzenin üzerinde siyah damarlar vardır. Rivayet odur ki, fîrûze yüzük takan kişinin sıkıntıları ile bu siyah damarlar belirginleşir, mutluluğu ile de azalır.



Hz. Ali’nin parmağına dört yüzük taktığına inanılır Alevî / Bektaşî geleneğinde: Yakut, hadid-i sini, akik ve fîrûze.

Ehli Beyt’ten Cafer-i Sadık’ın “Fîrûze yüzük taşıyan, fakirlik çekmez, insanlar arasında değer kazanır, zenginliğe ve mal celbine vesile olur, öldürülmekten emin olur. Fîrûze bulundurmak kalbi kuvvetlendirir. İnsandaki korkuyu alır. Üzerinde taşıyan suda boğularak ve yıldırım çarparak ölmez. Hasmını da mağlup eder. ” dediği rivayet edilir.

Basra doğumlu felsefeci, tacir, seyyah ve yazar olan Cahız (777- 869), İslam dünyasındaki iktisadî hayatı incelediği risalesi “Et-Tebessur Bi’tticare”de en değerli fîrûze taşlarının “süt renkli,  yeşil, gök mavi, saf ve eski taşlar” olduğunu anlatır.

17. asırda, Sultan IV. Mehmed devri tarihçilerinden Hezârfen Hüseyin Efendi’nin klasik tıp anlayışına dayalı bilgileri içeren kitabı “Tuhfetü’l-Erîbi’n-Nâfia li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb”de “Fîrûze taşı taşıyan kimseye yılan ve akrep gelmez. Yine fîrûze taşıyan kimseye nazar değmez.” diye yazar. 


Anadolu'da “atlı tılsım” olarak bilinir fîrûze. Türkler, fîrûze süslü bir atın binicisinin attan düşse zarar görmeyeceğine inanırlardı. Bu yüzden fîrûze rengin takı, silah, savaş kıyafetleri ve at koşum takımlarına tılsım amaçlı uygulanması yaygın bir gelenekti.


Farsça’da “pirûze” olarak anılırmış bu kıymetli taş. İran’ın 7. yüzyılda Araplar tarafından fethi, bu kadîm mücevherin ismini değil ama telaffuzunu değiştirmiş fîrûzenin. Alfabelerinde “p” harfi, dillerinde “p” sesi olmadığı için Araplar “pirûze”yi, “fîrûze” olarak anmaya başlamış. Türkler ise önce İran’da karşılaşmış “pirûze” ile, sonra Araplar’dan öğrenmiş “fîrûze” demeyi...

İran coğrafyasından doğan fîrûze, Doğu Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan yarımadasından Rusya steplerine kadar geniş bir sahaya yayılmıştır Türkler’in tarihteki hareketliliğiyle birlikte. “Ardına çil çil kubbeler” ile beraber fîrûze renkte nişanlar bırakmıştır Türkler de. Camiler, medreseler, kamu binaları, evler vb fîrûze ile tezyin edilmiştirTürkler’in ulaştığı veya kurduğu şehirlerde...


TEMA'nın yayınladığı “Ağaçlar” isimli kitapta alıçgillerden “geyik dikeni” anlatılır: Geyik dikeninin alıç adı verilen küremsi meyveleri Ekim ayında olgunlaşır. Kırmızımsı meyvesi saplı ve kümeler halindedir. Meyvenin sert tek bir çekirdeği vardır. Kışın kuşlar dallarda kalan meyvenin kabuğunu soyup, çekirdeğini yutarlar, midelerinde bir süre kalan, değişime uğrayan ama tamamen sindirilemeyen çekirdek, kuşun dışkısıyla beraber tabiata bırakılır. 18 ay sonra, yani iki bahar sonra filiz vermeye başlar alıç tohumları.”


Türkler geyik dikeni ağacından meyve yiyen ardıç kuşları gibi... İran coğrafyasından aldıklarını Rumeli’ne taşımış, Arap coğrafyasında öğrendiklerini Karadeniz’e, Çin’de tecrübe ettiklerini Kuzey Afrika kıyılarına... Ve tersi ve fazlası elbette... Tarihte birbirleriyle teması olmayan milletleri bir araya getirmiş “eski” medeniyetimiz...  Öğrendiği ve benimsediği ne varsa kendi kurnasında yıkayıp kendine maletmekle kalmamış, var olduğu coğrafyalara da taşımış. Şehirleri fîrûzelerle mamûr etmiş.



O kadar ki, Yahya Kemal “Kaybolan Şehir” şiirinde dünyaya geldiği ama sonra cebren ve mecburen uzağına düştüğü Üsküp şehrini hasretle anlatırken, hayalinde kalan en belirgin unsurlardan biri olarak şehrin fîrûze çinilerini hatırlar:

Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,
Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.

Fîrûze kubbelerle bizim şehrimizdi o
Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi o




Yahya Kemal, “Siste Söyleniş” şiirinde ise Boğaziçi’ni fîrûze bir nehre benzetir:

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Fîrûze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?


Dilâver Cebeci de fîrûze ile tezyin edilmiş şehirleri anar “Medine” şiirinde:

İçim göklerden geniş, içim süt beyaz bir nâr,
İçimde mâmureler, fîrûze şehirler var!


Osmanlı sultanları “fîrûze ile müzeyyen taht-ı şerifler ve taht minderleri” üzerinde âleme nizam vermişlerdir. Savaşçılar, fîrûze taşlarla bezeli miğferler ve kalkanlarla harp meydanlarında şecaat arz eylemişler. Kılıç ve hançer kabzalarını da süslemiş fîrûze bezemeler. Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler arasında yer alan, seyf-i saadet (Hz. Peygamber’in kılıcı) ve kını da fîrûze taşlarla süslüdür.

Kitap ciltlerinin en güzel örnekleri arasında fîrûze taşlarla süslenmiş olanlar vardı.



20. asır başlarına kadar yaygın bir şekilde kullanılan şahsî mühürler de altın, gümüş, pirinç, zümrüt, akik, inci veya fîrûze üzerine kazılırmış. 

Gelinlik kızların duvaklarında, yazmalarında bulunurmuş fîrûze. Kolye olur, küpe olur, yüzük, bilezik olurmuş. Broş olur yakaya takılır, tesbih olur ellerde sallanırmış.

Fîrûzenin en belirgin ve ihtişamlı kullanımı ise bu sayılanların dışında, çinicilik ve seramik işlemeciliğinde kendini göstermiştir. Çinicilik ve seramik sözkonusu olduğunda, fîrûze artık bir taş değil, o taşı hatırlatan rengin ismidir. Kan, altın, saman, kehribar, kül, bal, portakal, toprak, vişne, zümrüt, kiremit, çivit gibi renklere ismini veren, renklere sembol olan bir ayrınçtır fîrûze.

Milyonlarca senede yeraltında oluşan yakut, zümrüt, yeşim, akik, fîrûze gibi değerli taşların insana enerji verdiğine, insanı sakinleştirdiğine, ve rahatlamasını sağladığına inanılır. Bu kıymetli taşların renklerinin de insanda benzeri bir tesir meydana getirdiği düşünülür. Bu yüzden olsa gerek Osmanlı klasik dönem çiniciliğinde en yaygın kullanılan renklerin başında gelir fîrûze.

Bilhassa İznik çiniciliğinde kobalt mavi ve mercan kırmızısı ile birlikte kullanılmaktan usanılmayan, serinlik ve derinlik hissi veren, huzur veren bir renk olarak hüsnü rağbet görür uzun süre. Cami, medrese, saray, han, hamam, imarethâne, köprü gibi önemli mimarî eserlerin iç ve dış süslemelerinde bu inançla kullanılmıştır fîrûze.

İslam dünyasında ilk medreseler Karahanlılar ve Selçuklular devrinde tesis edilmiştir. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ilk medreselerin Nişâbûr’da açıldığını söyler. Belki de bu sebeple medreseler Nişâbûr’u hatırlatan fîrûzelerle tezyin edilmiştir çokça. Konya’da İnce Minareli Medrese’nin, Erzurum’da Yakutiye Medresesi’nin, Sivas’ta Gökmedrese’nin minarelerinde, Hiva’da İslam Hoca Medresesi’nin kubbesinde, Semerkant’ta Registan Meydanı’nda Tokat Gökmedrese ve Yağıbasan Medresesi’nin duvarlarında yer alır fîrûzeler... 

Ve camiilerde... İsfahân’da Büyük Selçuklular’dan yadigâr Mescid-i Cuma’ya girenleri selamlar fîrûze çiniler, İmam (Şah) Mescidi’nin kubbesinde bir devrin ihtişamı yansıtır. Malatya Ulu Camii’nin avlu süslemelerinde karşımıza çıkar. Buhara’da Çehar Minar’ın her bir minaresinin külahında parlar. İznik’te Yeşil Camii’de mütevazı bir iddiayı ortaya koyar. Tebriz’de Gök Medrese’nin tac kapısındadır. Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nin mihrabındadır. Yezd’de Emir Çakmak Külliyesi’nden şehre fîrûze bir gölge bırakır. Ayasofya Camii minarelerinin külahlarının altında bir hatıranın nişânesi olur, bir şerit, bant şeklinde kendini gösterir fîrûze...


Türbelerde ölümün soğukluğunu unutturur fîrûze. İstanbul’da Hürren Sultan’ın türbesini güzelleştirir, Yesi’de Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesinden Akdeniz’e doğru uzar, Yeşil Bursa’da Yeşil Türbe’ye ismini verir, Doğu Türkistan’da Tuğluk Timur Türbesi’nin duvararını tezyin eder, Konya’da Hz.Mevlana’nın kabrinden “Kubbetül Hadra” ismiyle yücelir, Semerkand’da Şah-ı Zinde’de çini bir sandukada sırlanır, Emir Timur’un türbesinin soğan formlu kubbesinde abidevî bir tesir sağlar, Üsküp’te İsa Bey Türbesi’nden Yahya Kemal’in şiirlerine taşar, Bursa Muradiye’de Şehzade Mustafa ve Cem Sultan türbelerinde “sabrın acı meyvası”nı tattırır, Erdebil’de Şeyh Sâfîyüddîn İshak Türbesi’ne cânları çağırır, İstanbul’da Mahmud Paşa Türbesi’nde adeta etrafını saran kalabalığı ve gürültüyü emer, Eyüp Sultan’da bir müjdeyi haykırır fîrûze...  




Şiraz’da Hafız’ın kabrinde fîrûze çinilerle süslü kubbenin altında “
ağaran vakte kadar ağlayan bülbül” nağmeleri dinlenir... Türbelerde “uhrevî bir sükûneti ve huzuru” yansıtır fîrûze. Ölüm ufkunu gösterirken müşfik bir türbedâr gibi bekler türbeleri. Türbelerin hayatı hatırlatan yeşil bahçeleri ve ölümü munisleştiren fîrûze çinileri içiçe geçer.


Ve şifahânelerde kullanılmıştır fîrûze... Saraylarda... Köşklerde... Köprülerde... Hanlarda... Modern dönemde hükûmet konaklarında...



Sultan Abdülaziz devrinin saray ressamı Polonyalı Stanisław Chlebowski’nin tablolarında yer alır firûze çiniler. Timur’un Yıldırım Bayezid’i esir aldığı sahneyi gösteren tabloda, fîrûze çinilerin ihtişamı Timur’un azametini de, Yıldırım Bayezid’in muazzam trajedisini de gölgede bırakır.


Fîrûze, bilinen en eski mücevherlerden biri sayılabilir aslında. Kadîm Mısır’da Tutankhamon’un altın defin maskesinde, lapis lazuris, akik ve renkli taşlarla birlikte pastel renklerde Sina fîrûzesinin de kullanıldığı görülür. Yine diğer kadîm medeniyet sahalarında Mezapotamya’da, Hindistan’da Indus Vadisi’nde ve Çin’de fîrûze ile süslenmiş takıların yaygın bir şekilde kullanımı sözkonusudur. Fîrûzenin Christoph Columb öncesi Amerika kıtasının gerçek sahipleri tarafından da kullanıldığı bilinmektedir.



 Fîrûze İpek Yolu coğrafyasında ve hinterlandında oldukça iyi bilinmesine ve itibarla kullanılmasına rağmen, uzun süre Avrupa’da önemli bir süs taşı / mücevher olarak kabul görmemiştir. Zira Orta Çağ boyunca ceberrut Roma Katolik Kilisesi fîrûzenin ancak seküler bir mücevher olarak kullanılmasına müsade etmiştir. 13. asırdan itibaren fîrûze Avrupa’da daha yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamıştır.
Türkler sırasıyla İpek Yolu’nun yağmacıları, gardiyanları, tüccarları ve  hâmisi olmuşlardır.

Avrupalı tüccarlar, Venedikliler, Cenevizliler, Floransalılar, Portekizliler, İspanyollar, Lehler, Franklar ve diğerleri Nişâbûr fîrûzesini Anadolu’dan, Türkiyeli tüccarlarından satın alır. Bu yüzden Fransızlar fîrûzeyi
Türk Taşı” mânâsına gelen “Pierre Turquoise” olarak anar. Bu isimlendirme hemen hemen bütün batı dillerinde kabul görür, yayılır. Fîrûze taşının ve renginin ismi artık İngilizce’de “turquoise”, İtalyanca’da “turchese”, İspanyolca ve Katalanca’da “turquesa”, Felemenkçe’de “turkoois”, Almanca’da “türkis”, Macarca’da “türkiz”, Sırpça’da “tirkiz”, Slovakça ve Çekçe’de “tyrkys”, Lehçe’de “turkus”, Romence’e “turcoaz”, Yunanca’da “tyrkouáz”, Fince’de “turkoosi”, İsveççe’de “turkos” diye anılır olmuştur.

Hâl böyleyken, Batı’dan geleni baş tacı yapan “yeni” Türkler’in ülkesinde, “kadîm” Türkler’in “fîrûze”si demode olur zamanla, fîrûze taşı da, fîrûze rengi de “turkuaz” ismiyle anılmaya başlanır 1950’lerden sonra.


Zaman geçer, devran döner, “kıskanılan rengini”, taşıdığı sihriyle, tılsımıyla, uğuruyla  beraber “bir orman kuytusu”na bırakır gibi şarkıların, şiirlerin içine saklar ve “ağlar, ağlar” fîrûze...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)  Bu yazı Yeşim Çoruh Çalışkan ile ortaklaşa hazırlanmış ve yayınlanmıştır... 

Hiç yorum yok: