İstanbul (4) - Hayat Dolu Musalla Taşı

Küresel yaşıyoruz… Küresel ısınıyoruz… Esamesi okunmuyor Mart’ın… Dalları çiçek basmış… Kışın yağlanan kuşlar hareketlenmiş… İstanbul’un havası serin ile ılık arasında gelip gidiyor… Kaç kat giyinelim veya soyunalım? Kestiremiyoruz… Bulutlarla güneş, boğazla tepeler, rüzgârla dallar oynaşıyor İstanbul dekorunda...

Bizim gibi çocuklar da evde durmak istemiyor haliyle… Ödevlerini bitirince parka, oyuna gitmek hakları.. Ayazma Camii ve Şemsi Paşa İlköğretim Okulu’nun hemen önündeki Ayazma Parkı’na çıkıyoruz… Yerlerinde duramıyor bizimkiler… Koşturup duruyorlar… Ve haliyle susuyorlar bir süre sonra…

“Baba su içmeye camiye gidebilir miyiz?” diye soruyor Elif… Beraber geçiyoruz parkın hemen yanındaki Ayazma camii'nin bahçesine… Emre de peşimizde…



Üsküdar Ayazma Camii bir çok kendine has özellik barındırır… Boğaza nâzır bir tepe üzerine kurulu olması, sultanın değil halkın verdiği isimle anılması, barok mimari esintilerini taşıyan ilk Osmanlı selâtin camilerinden biri olması, eşsiz kuş köşkleri ile Vak’a-i Hayriyye’den sonra tahrip edilen ve günümüze pek azı kalabilmiş olan hazîresindeki yeniçeri başlıklı mezar taşlarıyla özeldir…

Üsküdar sahilinde Mimar Sinan'ın yaptığı “Kuşkonmaz Camii"ne nisbet yaparcasına daima kuşlarla doludur Ayazma… Caminin ve kapılarının duvarlarında İstanbul'un en güzel kuş köşklerini görmek mümkün. Bu nefis kuş köşklerine kimileri kuş evi diyor… Şu resme bakın hele… Bu esere ev mi denir, köşk mü? Ben kendi kararımı çoktan verdim ama bir de siz görün…

Serçeler, kırlangıçlar, güvercinler köşklerin daimi misafirleri…


Çocuklar bahçede, caminin yan cephesinde abdest alınan musluklardan su içerken bir beyefendinin avludaki musalla taşına su döktüğünü gördüm uzaktan… Hayırdır dedim kendi kendime… Yanına yaklaşıp musalla taşına neden su döktüğünü sordum…

“Kediler ve kuşlar için” dedi mütebessim… Sonra vazifesini yapmış olmanın çocuksu neşesiyle usulca geri döndü, beyaz plastik su bidonunu itinayla yerine bıraktı…

Dikkatli bakınca, musalla taşının yüzeyinin zamanla içe doğru aşındığını, adeta sığ bir yalağa dönüşmüş olduğunu gördüm… Beyefendinin döktüğü su, ilk kez “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde rastladığım, musalla taşının üzerinde rüzgârın tesiriyle titriyordu bu sıcak bahar gününde…

  

***

Saraybosna’da, bir parkta mezarı kaybolmuş, adeta kaidesiz küçük heykeller gibi duran mezar taşları şaşırtmıştı bizi…

İstanbul’da da Boğaz’ın en manzaralı yerlerinin, camilerin avlularının hatta evlerin bahçelerinin mezarlara ayrıldığını görüyoruz… Üstelik mezarlıkların duvarları bile yokmuş 50 – 60 sene evveline kadar…

Hâla sabah evden çıkan veya akşam eve dönen Üsküdarlıların Karacaahmet mezarlığının içinden gidip geldiklerine şahit oluyoruz.

***

Oysa Fatih - Harbiye'de Neriman Fahriye'ye parmağıyla caddeyi işaret ederek:

- Allah aşkına bak! Yol üstünde mezarlık olur mu? Koskoca cadde... Ortasında mezarlık... Mezarlar arasında yaşıyoruz.

diyordu...

***

Hayat ile ölümün kesintisiz devam eden bir sürecin iki aşaması olduğu düşünüldü bu topraklarda... Ne hayat, ne ölüm bitiyordu... Yaşarken ölüyor, ölürken yaşamaya başlıyordu insanlar... Hz. Mevlana'nın ölüm günü, düğün gecesi olarak anılmıyor muydu?

Bu yüzden İstanbul'da mezarların hayatın devam ettiği çevreler ile iç içe geçtiği çok yer görmüştüm... Görmüştüm ama... Musalla taşında kedi ve kuşlara hayatın kaynağı suyu takdim eden beyefendi başka bir şeyi, bu medeniyetin bir musalla taşının bile ne kadar hayat dolu olabileceğini gösterdi bana...

Sağolsun...

7 yorum:

Adsız dedi ki...

çok güzel bir yazı daha

mustafa

Adsız dedi ki...

hayat, ölüm,
sağım, solum,

karacaahmet ağlar,
boğaziçi güzelleri ağırlar.

budur üsküdar!!

KASIM dedi ki...

a

KASIM dedi ki...

oncelikli olarak sayfanızı deneme tahtası yaptıgımız için ozur dileriz :)
teknik bir hatadan dolayı olmustur..

sadece sunu soylemek istiyorum, aslında son diye bir şey yoktur, her son yeni bir başlangıctır, o yuzden her olum nasıl bir yeni yaşamsa bu kuslar ve kedilerin yaşaması içinde belki birilerinin olmesi lazım dır ?

Adsız dedi ki...

Üsküdarın güzellikleri
boğazın özellikleri
kim sevmez ki böyle bir yeri
aşık olur akıllı biri
canım Üsküdar yerim seni

Adsız dedi ki...

Üsküdarın güzellikleri
boğazın özellikleri
kim sevmez ki böyle bir yeri
aşık olur akıllı biri
canım Üsküdar yerim seni

Adsız dedi ki...

Sevgili Gezgin,
Ayazma camii avlusundaki içi oyuk musalla taşı ile yorumunuza teşekkür ederim. Bu güzel bir dikkat ve incelik. Yanlız bütün Osmanlı topraklarını defaatle dolaşmış "fakir bir derviş gezgin" olarak, gözünüzden kaçan şunu vurgulamak isterim ki;
Asil ecdadımız ne varsa ve ne yapmışsa onu maksatlı olarak yapmıştır. Gezegenin en dayanıklı yapı maddelerinden olan Marmara adasını mermerinin ortası, kullanmaktan aşınmaz. Aşıns, aşınsa tabut çarpmalarından kenarları aşınır ve kırılır. Ecdad bunu, kuş evlerinde oturan kuşlar, yere inip kedilere yem olmasınlar ve yukarıda su içebilsinler diye, maksatlı olarak iç bükey, ortasını oyuk yapmışlardır. Bu pek çok İstanbul camisinde mevcuttur. Bir benzeride eski Osmanlı şehri Makedonya/Ohri'de şehir içi Nakşibendi dergahında, mezar üzerinde sallanan bakır su kaplarıdır.
Nurlar içinde yatsınlar.
Dünya bir handır
Kimi gelir, kimi gider,
Kalanlar da misafirdir.

Selam ve sevgılerımle,
Prof.Dr.Dr.Aykut Mısırlıgil
Ankara Üniv. Diş Hek. Fak.
0 536 588 50 90
aykut@dentistry.ankara.edu.tr