Saraybosna (7) - "Bilge Kral" Alija İzzetbegoviç

Bu sabah http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/4783333.stm adresinde okuduğum bir haberle altüst oldum. Haberin özeti şöyle:

"Bosnalı Müslümanların çoğu için savaş yıllarının kahramanı olan Alija İzzetbegoviç'in 'in Saraybosna'daki mezarı bir patlama sonucu tahrip oldu.

"Polis Bosna'nın başkentinde Kovaci (Martyrs) Mezarlığında bulunan kubbeli anıt mezardaki patlamanın Cuma günü yerel saatle 03:00'de gerçekleştiğini bildirdi.

Ekim 2003'te 78 yaşında vefat eden Izzetbegoviç, 1992 senesinde Bosna'nın bağımsızlığına liderlik ettiği için Bosnalı Sırpların öfkesini çekmişti. İzzetbegoviç ülkesinin 1992 - 95 seneleri arasında Sırp ve Hırvat milliyetçilerine karşı verdiği savaşa liderlik etmişti.

Bosna Hlak Radyosu, patlamanın mermer mezartaşlarını tahrip ettiğini, bununla beraber kubbenin ayakta kaldığını belirtti.

Polis mezarlığı mühürleyerek, konu ile ilgili büyük bir inceleme başlattı. Bosna Savaşında yaklaşık 110.000 insan ölmüş ve 2 milyondan fazla insan evlerini terketmek zorunda kalmıştı."

***

Dünyamızda bizi çok yakından ilgilendiren gelişmeler var. Malûm Afrika'da bir kelebek kanat çırptığında, Hindistan'daki kaplanın bundan etkilendiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu minicik dünyamızda, sınırlarımızın hemen ötesinde, Lübnan'da, bir ayı aşkın bir süredir sabi sübyan, kadın erkek siviller acımasızca atılan bombalar altında can veriyor.

Hatırlarsınız önce Lübnan Başbakanı Refik Hariri öldürüldü. Arkasından Batı medyasının "Sedir devrimi" adını uygun gördüğü yoğun protesto hareketi başladı. Protestolar üzerine, vakti zamanında Lübnan tarafından ülkeye davet edilmiş olan Suriye askerleri yoğun diplomatik baskılar sonucunda ülke dışına çıkarıldı. Lübnan hükûmeti devrildi. Oysa Güney Lübnan'da önemli miktarda ülke toprağı İsrail işgali altındaydı. Olsundu... Suriye birlikleri gitmiş, hükûmet devrilmişti. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan haklarından sorumlu müsteşarı Paula Dobriansky, "Gürcistan’da gül, Ukrayna’da turuncu, Irak’ta mor devrimden sonra simdi de Lübnan’da ‘sedir devrimi’ için halkın gücünü bir araya getirdiğini" söylemişti. Operasyonun ilk aşaması tamamlanmıştı.

Sonra İsrail, Hizbullah tarafından kaçırılan iki askerini bahane ederek kuzeyinde Suriye kuvvetlerinden arındırılmış cepheyi temizleme harekatına girişti. Bunu sivil hedefleri (trafo, deniz feneri, köprü, yol, baraj, petrol tankeri vb) vurarak, günlük hayatı felç ederek, tüm Lübnan'ı terörize eden bir yıldırma harekatına dönüştürdü. Bugünlerde ABD ve Fransa'nın üzerinde çalıştığı barış planı ise, İsrail'in isteklerinin Lübnan'a ve dünyanın geri kalanına dayatılmasından başka bir şey değil. Bu planın, Batı destekli Sedir Devrimi ile yenilenen ordusuz Lübnan yönetimi tarafından kabul edilmesi sürpriz olmayacak.

***

Adeta kendisini ısıran sivrisineği tüfekle vurmaya çalışırken etraftaki insanları öldüren adamın fıkrasına benziyor Lübnan'daki durum. Ve hem yaşanan trajedinin boyutları hem de saldırganın vahşeti bana, 1992-95 yılları arasında, yine dünyanın gözü önünde gerçekleşen ve dünyanın yine bugünkü gibi kayıtsız kaldığı bir başka toplu cinayet ve yıldırma harekatını, Bosna Katliamını hatırlatıyor. Yine silahsız ve savunmasız bir halk, yine hindiler gibi guruldayarak saldırganın operasyonunu tamamlamasını bekleyen Batı dünyası, yine altyapısı yerle bir olan, insanları evsiz kalan bir ülke... Yine babasız kalan çocuklar, kolu bacağı kopan insanlar, evlâdının cesedi kucağında çıldıran acîz babalar...

ve Nihat Genç'in "Doğu" tanımı: "Doğu; bombaların atıldığı yer!"

Dün mezarı bombalanan Aliya İzzetbegoviç, bugün Lübnan'ın maruz kaldığı şiddetin daha vahşîsine, Avrupa'nın göbeğinde maruz kalan Boşnakların "Bilge Kralı'dır . Neden "Bilge Kral"dır İzzetbegoviç ve neden mezarı bile bugün saldırılara maruz kalmaktadır? Bu sorunun cevabı oldukça önemlidir. Aliya, kuşatma ve katliam altında bile ahlâklı olmayı önemseyen, hatta Nihat Genç'in ifadesiyle "ahlâka, özgürlükten bile fazla önem veren" bir bilgeydi.

İzzetbegoviç'in neden "Bilge Kral" diye anıldığı sorusunun cevabını bulursak, onun mezarına yapılan saldırının nedenlerini daha kolay anlayabiliriz.

Klasik Yayınlar'dan çıkan, Konuşmalar isimli kitapta, Aliya İzzetbegoviç'in değişik tarihlerde, çoğu kuşatma altındaki Saraybosna'da, savaş psikolojisi altında yaptığı konuşmalar yer alıyor. Malûm insan karakteri baskı altındayken daha rahat çözümlenir. Aynı önerme medeniyetler için de geçerlidir. Dün Bosna'da, Çeçenistan'da, Irak'ta, bugün Lübnan'da Batı Medeniyetinin karakteri kolayca çözümlenebiliyor. Buyrun, 1992 - 1995 yılları arasında saldırılar tüm şiddetiyle sürerken, Boşnaklar kuşatma altında soykırıma tabii tutulurken, Boşnakların lideri Aliya İzzebegoviç'in ortaya koyduğu tavrı kendisinden dinleyelim. Bu bizi sorumuzun cevabına kendiliğinden götürecektir:

"Saraybosna ruletimizi oynuyoruz. Kimimiz su ve ekmek aramak, kimimiz işe gitmek için dışarı çıkıyoruz ve savaş muhabirleri, barışın gelmesini bekleyerek otellerinde oturuyor (...) Avrupa kökenli halklar, savunmasız insanları öldürdüler, camileri ve köprüleri tahrip ettiler. Biz bunu yapmadık. Bu nedenle yurtdışına gittiğimde büyük bir gurur duyuyorum (...) Bizler özgürlük için mücadele veren, kimseden nefret etmeyen bir halkız (...)"

Komuta Merkezindeki Ahlak Yönetim Semineri, Saraybosna, Dom Ijiljana, 9 Aralık 1993

***

"Aldığımız en kötü haberlerden biri Foça'da Müslüman nüfusun toplu olarak katledilmesiydi (...) Foça'da müslümanları kendi Sırp komşuları öldürüyorlardı. Ünlü Ladjia Camii -ki dört yüz seneden daha eski bir eser- buldozerlerle yerle bir edilmiş ve yerine kamyonlar park edilmişti (...) Soykırım burada, II. Dünya Savaşı'nda olduğundan daha korkunç ve vahşi bir şekilde yeniden başladı (...) Tecavüz işi etnik temizlik stratejisinin kademelerinden biriydi (...) Tüm müslüman halkı yok etmek istiyorlardı (...) Savaşın ilk aşaması boyunca büyük bir katliam uyguladılar (...) Savaşın ikinci aşamasında ise muhteşem yapıdaki dini eserlerimiz sistematik bir şekilde yıkılmaya başlandı (...)

Bosna Cumhuriyeti demokratik bir devlet olacak, sık sık vurguladığımız gibi orada hiç kimse dini, milliyeti veya politik görüşü sebebiyle sürgüne gönderilemeyecek. İşte bu, devletin temel yasasıdır. "

Bernard Henry Levi ile ropörtaj, 25 Kasım 1993

***

"Bir şeyler söylemeden evvel duvarlarda resimlerimin olduğunu ve resimlerimin oraya benim onayım olmaksızın asıldığını zikretmek istiyorum ve verilecek ilk arada, duvardan kaldırılmalarını rica ediyorum. Bu, bir sahte tevazû sorunu değil. Basitçe söylemek gerekirse, bu bizim adetimiz değil. Umarım benimle aynı fikirdesinizdir."

SDA Kongresi, Saraybosna, 25 Mart 1994


***

"Burası, Bey Camii, Katolik Katedrali, Eski Ortodoks Kilisesi ve Sinagogun bir arada bulunduğu, hiçbirinin diğerinin yoluna çıkmadığı ve kudsiyetine karışmadığı küçük bir alan. İnsanlar genelde, hoşgörünün Fransız devrimi ile başlayan yakın bir dönemin ürünü olduğunu düşünüyorlar. Ancak hoşgörü Fransız devrimi ile değil, çok daha önce başladı. Bu kutsal mabetlerin kimisi Fransız Devrimi'nden daha yaşlı. Gördüğünüz gibi burayı, elbette ki haklı bir gururla, yabancılara göstermek için elime geçen tüm fırsatları kullandım (...)

Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiç bir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve inssan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlakî olan bir kavramı, yani, insanolmak ve insankalmak kavramını politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız demektir. Bu, aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal veya politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız. İmtihanda bu nedenle başarılı olduk. Yasal otoritenin ve Bosna-Hersek ordusunun kontrolünde olan yerlerde hâlâ katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz. Orada hâlâ Hırvatlar ve Sırplar var. Bütün olumsuzluklarımız ve mücadelemizle birlikte, böylesi bir tavrı, savaş zamanında muhafaza edebilmişsek, barışta benzer hatta çok daha iyi bir tavrı ortaya koyacağımıza eminim."

SDA kongresi, Saraybosna, 25 Mart 1994

***

"Bir İslam Cumhuriyeti kurmanın peşinde değilim; ancak -hoşlansınlar veya hoşlanmasınlar- dünyanın bu parçasında İslâm'ın kurtulmasını istiyorum (...)

Herhangi bir kutsal nesneyi tahrip etmemiz, bizlere, sarih bir biçimde yasaklanmıştır. Sırbistan'a dört asır boyunca Türkler hükmetmiş olmasına rağmen, bu yasaklama sayesinde, Decani, Gracanica ve Sopocani manastırları yerlerinde duruyorlar. Türkler buraları tahrip etmediler. Çünkü inandığımız Kitap, bu türden bir tahribatı reddediyor (...)

Subaylara kısa ve öz bir biçimde, halktan biri gibi olmalarını önerdim. Halktan biri olmak için elinizden geleni yapın. Halkımız bazı şeylerden hoşlanır, bazı şeylerden hoşlanmaz. İnsanlar neden hoşlanıyorlarsa sizde onlardan hoşlanın, neden hoşlanmıyorlarsa ondan hoşlanmayın. Halkınıza benzemekten utanmayın (...)

Şiddet ve suç üzerine kurulan bu ırkçılıkların geleceği yoktur (...) Komşularımız, tıpkı sarhoşların ayrıldıktan sonra yaptıkları gibi sakinleşecekler. Onlar ulusçuluk ve nefretle sarhoş oldular. Bu, biraz zaman alacak (...)"

SDA Yönetim Kurulu, Saraybosna, 12 Ocak 1994

***

"Size sadece neyi arzuladığımı ve ne için mücadele edeceğimi söyleyebilirim. O da, içerisinde herkesin arzuladığı ve inandığı biçimde Tanrı'ya ibadet edebildiği bölünmez bir şehirdir. "

Vecernje Novine, Saraybosna, 15 Ekim 1994

***

Evet. Yukarıda felsefesini ve politikasını aktarmaya çalıştığımız Bosna'nın Bilge Kralı'nın minik mezarı dün saldırıya uğradı. Mezar yeri ile ilgili kısa bir bilgi verip yazıyı toparlayalım:

İzzetbegoviç'in mezarı şehir merkezi Başçarşı'ya yürüyerek 15 - 20 dakika mesafede. Saraybosna'yı çevreleyen tepelere doğru uzanan tarihî Osmanlı mezarlığının yanında kurulan şehitliğin içinde yer alıyor.Mezarlığın olduğu bölge Ramazan ayında iftar toplarının atıldığı yer olduğu için "Top" veya "Sarı Tabya" adıyla anılıyor.

8 adet mermer sütün tarafından ayakta tutulan, petek desenli, dekoratif ve oldukça sâde bir kubbenin altında yatıyor Alija. Kubbenin yerden yüksekliği ise yaklaşık 6 metre, çapı ise 5,64 metre.

Türbenin çevresi tamamen açık. Tepesinde bir âlem var. Öyle ihtişamlı, abidevi bir türbe değil. Çevresindeki mezarlar ile fevkalade uyumlu, her haliyle onların bir parçası. Hatta mezarın uzaktan zor seçilen petek desenli, paslanmaz çelikten yapılan kubbesi, bir türbeden ziyade bir sebili andırıyor. Mezarın ön tarafı mezara göre asimetrik duran hilâl şeklinde mermer bir şekille çevrelenmiş. Anıtmezar 2005 yılı sonunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından Bosna halkına ve İzzetbegoviç'in hatırasına bir saygı olarak yaptırılmış.

Mezarda mesai saatleri içinde iki Bosnalı asker nöbet tutuyor. Devirteslim törenlerinde hep beraber mezarın başında dûa ediyor ve nöbetlerini devrediyorlar.

Son olarak Aliya'nın mezar yeri ile ilgili vasiyetini nakledelim... İzzetbegoviç ağır hastadır. Kimse kabul etmek istemese de vâde dolmak üzeredir. Aliya "Vasiyetimdir, beni şehitlerimin yanına gömün. Benim yanım onların yanıdır. Beni ayrı bir yere defnetmeyin, zirâ benim ziyaretime gelenler onlardan da dûalarını esirgemesin, mahzûn kalmasınlar" der ve bu vasiyeti üzerine müstakil bir başka yere değil, Kovaci'deki şehitler mezarlığına defnedilir.

Mezarına bombalı saldırıda bulunulan Aliya İzzetbegoviç'i kısaca anlatmaya çalıştım. Sırplar İzzetbegoviç'i, "Bosna'nın Sırbistan'dan ayrı kalmasının en büyük engeli" olarak değerlendiriyor. Onun mezarına saldıranların, yarım kalmış projelerini tamamlama gayreti içinde oldukları aşikâr. Dünyada yükselen İslâm karşıtı küresel dalganın etkisiyle, Bosna'da yeniden bir takım tezgahlar planlanıyor. Uyanık olmak, dikkatli olmak gerekiyor vesselâm...

4 yorum:

Adsız dedi ki...

HAYDİ BİR İTİRAFTA BULUNAYİM:

TURKİYEDE COK İNSAN TANİDİM, COK DOSTLARİM OLDU, HALA HERGUN BİRİLERİ İLE TANİSİYORUM... FEKAT, HENUZ SENİN GOSTERDİGİN İNCELİKLERİ HAİZ BİR "TURKİYEDEN BALKANA" BAKİSA RASTLAMADİM!
COK YASA CELEBİ, COK YASA..

KOSOVALİ DOSTUN,
BİLGİN S.

H a l i l dedi ki...

Memleketini, yani ailesinin yerleşip kök saldığı coğrafyayı tanırsak, muhatabımızı daha iyi tanıyacağımızdan olsa gerek, bu toprakları paylaştığımız dostlarımızla senelerdir memleket muhabbeti yaparız.

Aynı havayı, suyu paylaştığımız arkadaşlarımızdan açık tenli, çoğu renkli gözlü, genelde boyu uzunca olanlara memleketlerini sorduğumda "biz göçmeniz" cevabını aldım yıllarca. Balkanlardan göçmüşlerdi… İlginçtir, Kırım’dan veya Kafkasya’dan Anadolu’ya göçenler kendilerine “göçmen” demezler. “Göçmenlik” Balkanlardan gelenlere has bir ünvândır.

"Biz göçmeniz" diyen arkadaşlarımıza sorardım nere göçmeni olduklarını... Genellikle ya Bulgaristan ya Yugoslavya göçmeniyiz cevabını alırdım.

Tarihimizin 600 yılının geçtiği topraklardan gelenlerin soyundan biriyle karşılaşmanın merakıyla "Yugoslavya'nın neresi?" diye sorardım... Merakla sorardım, zira Balkanlar hakkında okuduklarımın haricinde bir şeyler duyma ihtiyacı içindeydim. Okuduklarımı teyid edecek hatıralar, izlenimler, yorumlar arardım… Ama "Yugoslavya'nın neresi?" sorusuna "Bilmeeem… Dedemler gelmiş vakti zamanında" gibi cevapları aldığım o kadar çok olurdu ki?!

Göçmenlerin adeta, yaşanan hayal kırıklıkları ve acıların etkisiyle, belleklerini arkada bırakıp da geldiği bir ülkedir Türkiye…

Geçenlerde Mustafa Armağan'ın “Ufukların Sultanı” kitabında İstanbul'u merkez alan bir harita gördüm. Harita civarındaki şehirlerin İstanbul'a olan mesafesini veriyordu. Trabzon ve Antakya ile Budapeşte İstanbul’a aynı mesafedeydi. Belgrad, Kayseri kadar yakındı, Sofya, Ankara ile aynı uzaklıktaydı İstanbul’a. O kadar yakından gelmişlerdi ki oysa…

Ne yazık ki dedesinden öte atalarını tanımayan, tarih ve coğrafyadan bîhaber insanların yurdudur Türkiye…

Seni bu iklimde tanıdım… Gemiyi hâlâ terk etmeyen bir aileden, Balkanlı inadına, sabrına, heyecânına, iddiasına sahip, etrafına ilhâm ve enerji saçan, eylem kışkırtıcı bir adam… Esas ben bir itirafta bulunayım… Ne yazık ki ben bu coğrafyada senin gibi balık gözüyle etrafına bakan bir adama rast gelemedim bugüne kadar…

Eeee, her şeye rağmen tenekelerin, molozların, tozların içinde “gevher-î yektâ”lar bulma şansına sahip insanların yurdudur Türkiye…

gaykedi dedi ki...

nerede Alija İzzetbegoviç gibi modern demokrat şeriatci olmayan mücadeleciler....miller hizbullahi birsey zannediyor...
*************************
Antiemperyalist mücadele verirken, özgürlük ve demokrasi için de mücadele etmek gerekir. Antikapitalist olmadan antiemperyalist olunmaz. Bu özelliklerin hiçbiri yok Hizbullah’ta.

Şeriatın ve siyasal İslam’ın yol gösterdiği mücadele antiemperyalist olmadığı gibi özgürlükçü ve demokrat da değildir, kesinlikle özgürlükçü ve demokrat olamaz. Hizbullah’ın zaten böyle bir iddiası da yok.

Benim Ortadoğu barışı konusunda hiza ve istikametime baktığım tarihsel ve siyasal bir formül var:

1. Başta Araplar olmak üzere bütün Müslüman devletler, İsrail’in devlet olarak varlığını kabul edecekler;

2. İsrail 1967 savaşından önceki sınırlarına çekilecek ve barış antlaşması imzalanacak.

Özdemir İnce

http://gaykedi.blogspot.com/

Adsız dedi ki...

Özdemir İnce ya çok saf ya da alemi çok saf zannediyor... Ya da işgal edilmiş zihni başka bir yorum yapmasına izin vermiyor...
Cemal K.