Kayıtlar

Boykot, Tarih, Siyaset ve Millet

Resim
Tarihi olmayan bir topluluğun millet olabilmesi mümkün müdür? Sanmıyorum... Yalanlar, hurafeler, sayıklamalar ve hayal gücü ile dolu bir “ ulusal tarih yalanı ” ile de bir topluluğun millet olamadığını tecrübe ediyoruz yüz senedir. Projektörler, büyüteçler hassasiyetle bir yerlere tutuluyor, gayrıda kalanlar karartılıyor, ortaya çıkan ve adına “ ulusal tarih ” denilen hikâye bırakın bir “ millet ” yaratmayı, bir “ ulus ” bile yaratamıyor...  Biraz evvel Ahmed Râsim’in “ Muharrir Bu Ya ” isimli kitabını aldım elime... Kitabın ilk yazısı 1908’de Avusturya mallarına uyguladığımız boykota ve o zamanlardaki millî şapkamız fese dair. Satırlarda ilerledikçe, tarihsiz bir topluluğun yakın tarihine hasbelkader şahitlik ettiğimizi düşündüm. Trajedilerine, sevinçlerine ve kitlesel olarak gaza gelişlerine... Boş amellerine... Tarihsiz Türkler’in kitle hâlinde gerçekleştirdiği sığ ama ateşli boykotlar doldu zihnime...  Bu boykot işiyle ilk olarak 28 Şubat sürecinde tanıştığımızı...

Mutlu Seneler (13)

On beşli dedemin ve Rus işgâlinde muhacir çıkan babaannemin hatıralarına Yeni bir senenin arefesindeyiz. Yeni seneye girişin patırtısını, bir sükûnet takip ediyor her sene… Biraz istirahat, biraz muhasebe… Daha dün gibi ama on üç sene olmuş bile yeni milenyuma gireli. Çocuklarımızın gözümüzün önünde büyümesinin etkisindeyim biraz. Biraz da kırk yaşı aşmış olmanın galiba. Ara ara çocukluğumun arkeolojisini yaparken buluyorum kendimi. Her çocuğun ilk sosyal çevresi ailesi, komşuları ve okuludur. Biz kış aylarını İzmir’de geçirir, okulların kapanmasıyla beraber soluğu Trabzon’da, Merkez’e bağlı Hozemiya köyünde alırdık. Tam bir dualitenin içine doğmuştum. İzmir’den Trabzon’a, Ege’den Karadeniz’e, şehirden köye, köyden şehre gidip geliyorduk her sene. İzmir’deki sosyal çevremizle, Hozemiya’daki arasında muazzam farklar vardı. Türkçemizin aksanı, değerlerimiz, alışkanlıklarımız, adetlerimiz, kahramanlarımız başka başkaydı. Şehrin tekinsiz ortamından, köydeki sınırsız özgürlüğe uzan...

Mutlu Seneler (12)

“Mutlu Seneler (10)” yazısında Osmanlı Devleti’nin Hicrî yıldan 11 gün uzun, Miladî (Gregoryen) yıla eşit bir takvim yılı tasarladığını, yılbaşısı Mart ayı olan ve Miladî (Gregoryen) takvimi 13 gün geriden takip eden bir takvimi 1840’tan itibaren kullanmaya başladıklarını yazmıştık. “Hasta Adam”ın bir yandan hastalığının ağırlaştığı, bir yandan da tedavi yollarının durmaksızın arandığı bir asırdır 19. asır… Değişerek başat Batı medeniyetine benzeme sürecimizin en keskin hamlelerinin yapıldığı asır… Yukarıdan aşağıya doğru inen Osmanlı modernleşmesi… Mağlup ve kararlı adımla Batı’ya doğru ilerlediğimiz asır. Yeni takvimin kullanılmaya başlandığı 1840 senesinden hemen evvel, 1838’de Balta Limanı Anlaşması’nın imzalandığını; 1839’da ise Tanzimat-ı Hayriye’nin ilan edildiğini hatırlatalım bu vesileyle... ***   Osmanlı Devleti’nin Hicrî Kamerî takvim ile Rûmî Takvim arasındaki uyumsuzluğu gidermek için “sıvış senesi” uygulamasına gidildiğini belirtmiştik. Ancak Batı’da k...